“Yanasın kül olasın, ahirette gül olasın
Haykırdığımda yanımda bulunasın.
Ben sizi verdim Elif’e, Elif sizi çeksin soruya
Ne siz beni arayın ne de ben sizi.”
…
Amma da dilime pelesenk oldu! Ne takıldım buna… Hiç mi akıldan çıkmaz? Hiç mi unutulmaz? Hani annemi de görmedim rüyamda tırnak da kesmedim. Bunca zaman geçmiş arkadaş. Nasıl oluyor da dua niyetine söylenen böylesi bir tekerlemeyi hala eksiksiz hatırlayabiliyorum? Yani onca şeyi unuturken…
Belletme böyle bir şey olsa gerek… Şu talihe bak. Çocuksun, gele gele aklını bu türden şeylerle eğrilten bir coğrafyaya denk geliyorsun. Boş işler… Dünyayı nasıl görmen gerektiğini anlatan büyük bir heyula, kurumlarıyla, toplumuyla, kabulleriyle üzerine çökmüş. Dört bir yanını sarmış. Seni mahkum edecek bir format atıyor. Cahil cühela konular… Çocuksun tabi itiraz da edemiyorsun. Duygusal kanala girmişler bir kere. Doğru olduğu inancıyla her söylenene dikkat kesiliyorsun. Büyük otoritesi, aile sadakati işliyor. Anan söylüyor, baban, kardeşlerin, koca koca insanlar “böyle düşüneceksin, böyle inanacaksın, böyle davranacaksın” diyor… Yetmiyor okulda öğretmenin, mahallede imam, radyoda konuşanlar, televizyonda dizi kahramanları… İnanıyorsun, rıza gösteriyorsun, teslim oluyorsun. Acı yanı tüm değerler de o zamanlarda gelişmeye başlıyor. Aklın da vicdanın da o yaşlarda serpiliyor. Ne doğru ne yanlış ne iyi ne kötü… Hepsi… Ne yazık! Koca bir zaman kaybı…
Gün geliyor anlıyorsun tabi bazı şeyleri. O koca koca insanlar, o izlenen, dinlenen şeyleri yapanlar büyük bir düzenin köleleriymiş meğer. Ve seni de bu köle düzenine yetiştirme işini görmüşler. Yaşadıklarından bihaber ya da hizmetkar…
Genzim yandı resmen. Egzoz kokusuna bulanmış bu şehir daha ne kadar çekilir? Çay da işe yaramadı, maden suyu mu denesem?
Vardır bir nedeni elbet bunların… Belki içimde biri, belki çocukluğum ses vermeye, bir şeyleri iyileştirmeye çabalıyor. Olaya bir de öyle bak. “Sakin ol, uzun bir yol geldin ama gördüklerin seni yıldırmasın” demeye çalışıyordur belki. Ya da abartma, teknik bir açıklaması da olabilir. Belki de milyarlarca nötrino bir yerlerden bir şeyler taşıdı. ‘Şu kainata takılma, sen de bir nötrino olup gideceksin sonunda’ demeye çalışıyordur… Kim bilir?
O kornalara basmasanız olmaz sanki…
İnsan kendini mi dinler içinde yoksa başka birini mi? Kimdir konuşan? Eskiden olsa “kendi kendine konuşuyor, yemiş lan bu kafayı, deli bu” diyeceğim insanlara döndüm sonunda. Demek ki tanık olduğum şeyler boşa değilmiş. Demek ki insan en çok bu zamanlarda konuşuyormuş kendiyle. Belki farkındalık konusu bu işler. Belki belletilenlerle tanık olduğun gerçeklik arasındaki farkları görmeye bağlı…
Kendini bilmeyen biri başkasını nasıl bilebilir? Hadi bakalım buradan yak… Ya da kendini bilmenin yolu başkasını, kendi dışını bilmekten mi geçiyor? Çık çıkabilirsen işin içinden.
Ama nasıl da güzel yuttun o zokayı… Eh tabi, iletişimden anlayan biriymiş gibi kendini bir matah zanneder, “bilimini yaptım ben bu işin” diye havalarda gezinirsen böyle tufaya getirirler adamı. Arkadaş sen daha dönen dolapları anlayamıyorsun, ne işin var elin uyanıklarıyla oturup kalkıyorsun. Kabul et artık. Şu toplumu, insanlarını tanımıyorsun. En yakınım dediğin, en güvendiğin, mahremini açtığın insanlardan yiyorsun hayatın tokadını…
Öyle kitaplarda yazıldığı gibi değilmiş ha, gördün mü? Yok alıcıymış, vericiymiş, kanalmış, ortammış, gürültüymüş… Yok iletişim tek aşamalı olunca şöyle iki aşamalı olunca böyle… Anladın mı şimdi aşamaları? Kuram bilgileriyle iki artı iki dört eder meselesi değil bu işler.
Ne zaman akıllanacaksın doğrusu ben de bilmiyorum…
Ne söylenenleri çözümleyebiliyorsun ne de arkasında anlatılmak istenenleri… Neyin kafasını yaşıyorsun bilmiyorum. Bildiğim bildik çaldığım düdük. Sıfır esneme. Sınırlarının dışına çıkamıyorsun. Nasıl edindin sen bu aklı?
Neyse olanlar oldu artık. ‘Acı patlıcan kırağı çalmaz’ de, geç git… Neler yaşadın şu hayatta, bu da geçer… Şu Muzaffer Abi’de nerede kaldı?
Bu kadar kesin tanımları olan, bu kadar keskin çizgilerle belirlenmiş bir hayat ne kadar anlamlı ne kadar çekilebilir? Bak bu da ayrı bir dert olsun sana. Hiç sürpriz yok. Hiç renk yok. Mekanikleşmiş bir akış. Aynı yollar, aynı yollular, aynı dönemeçler, rampalar, geçitler… Bir de her işini, her kararını kendi isteğinle, iradenle yaptığını düşünmen yok mu senin? Hani ağır bir şeyler demeyi de hak ediyorsun bazen…
Elinde olmayan bir sürece teslim olup gitmişsin.
Dışına çıkamazsın, yoksa yoksun. Gerçi içindeyken de yoktun. Kendin değilsin be birader. Verili roller, ezbere yaşamlar, zorunluluklar, birbirinin kopyası günler… Dağlardaki kır çiçekleri, gökyüzündeki kuşlar bile senden şanslı. Kendi renkleriyle, kendi ruhlarıyla geldikleri şu hayata kendilerinden izler bırakarak gidiyorlar.
Meta kapitalizmine teslim olmuş şu pejmürdeleri görmekten bıkmadın mı? Toplum düzeni için kurgulanmış bedenler. Hepsi efendileri için var sonuçta. Ne ala… Hani çok değil yüz elli yıl önce fabrikayı icat etmiş insanlara öyle bir çağ gelecek ki insan bir makineye dönecek, kendini gönüllü olarak piyasaya sunmuş meta olacak dense kimse bu şekliyle hayal edemezdi.
Yani böylesi doğasından kopmuş, alışveriş aklıyla kodlanmış, kalıplaşmış insan ruhlarında hangi vicdanlar gelişecek, hangi adalet büyüyecek? Hangi sevgi, hangi merhamet, hangi insanlık?
“Geldim paşam geldim…”
“Ooo nihayet Muzaffer Abi. Yolunu gözleye gözleye bir hal olduk.”
“Yahu son dakika iş çıkardılar. Valla yetti artık. Bu işleri oğlana devredeceğim. Sözde patronuz, patron muyuz ırgat mıyız anlamıyorum. Bıktım. Her gün ayrı dert. Hesap, kitap, topla, çıkar… Ne zaman yaşayacağız biz?”
“Dur hele dur. Bir soluklan, çay söyleyeyim.”
“Yani hak mı bu? Böyle değirmende öğütülmek için mi geldik dünyaya?”
“Dur Muzaffer Abi dur. Zaten kafa gitmiş. Keyfimizi bozmayalım.”
“Keyif mi kaldı birader! Her gün ayrı bir mevzuya uyanıyoruz. Yok ekonomik kriz, yok okullarda cinayetler, yok köylünün iki metre tarlasına çökme, yok küresel şirketlere peşkeş çekilen madenler, orman talanları… Çürümüş her şey çürümüş. Al takke ver külah işler. Sokakta herkes burnundan soluyor. Devlet mi kalmış ortada? O da çürümüş. Bak sabahtan bu yana taktım bir konuya. Aklım almıyor.”
“Ne oldu, neye taktın?”
“Şu Gülistan Doku var ya. Onun cinayeti konusu. Yahu nasıl bir ülkedeyiz. Kızın katili altı yıldır ortada yok. Yani var ama yok etmişler. Altı yıl boyunca cinayet örtbas edilmiş. Ülkenin memuru, vali denilen bilmem ne işin içinde. Şimdi kime neye güveneceğiz?”
“Hala güvenmeyi seçiyorsun yani…”
“Ne yapacağız, inimizden çıkmadan, kendi yalnızlığımızda mı yaşayacağız?”
“Yok Muzaffer Abi. Öyle değil tabi. Ama devleti bu kadar yüceltirsen, devletin çalışanını halk için çalışan değil de soyut, üst bir gücün temsili gibi, halkın üstünde bir güç gibi tanımlarsan olacağı bu olur. Kendini her alanda herkesin üstünde gören oligark kafalı insanlar yaratırsın. Oysa devletin memuru bu, bildiğin halkın vergilerinden maaşını alan ve halka hizmet için çalışan kişi. Ama şimdi bunun böyle olmadığını sen de biliyorsun. Çakarlı arabalar, ulaşılmaz makamlar, ballı maaşlar, olağanüstü imkanlar… Kirli politik düzenin ürünü, çeteleşmiş, yozlaşmış bir kamu sistemi…”
“Yani ne alaka…”
“O alaka. Güç başkası üzerine otorite kurmak, başkasının hakları üzerine çökmek isteyenlerin ihtiyaç duyduğu bir şeydir Muzaffer Abi. Sonuçta bugün devlet üzerinden kamu çalışanını ölçülemez, tartılamaz şekilde güçlü kılar, halkı zayıflatırsan onu halkın üzerine çökmek için kullanmaya elverişli hale getirirsin. Yani devletin yönetim organlarını elinde bulunduranlar elindeki gücü ne yapar sence?
Kapitalizmin temeli buna dayanıyor sonuçta. Yoksa sömürüyü nasıl makul kılabilirsin? Bak köylü madeni için ayağa kalkıyor, madenci emeğinin hakkı için. Ne oluyor? Güç ne için kullanılıyor? Hem devlet dendiğinde yalnızca yasal kurumları mı anlıyorsun sen? Ya medya mesela? Ya özel okullar, özel hastaneler? Özel sektör adıyla oluşmuş bir mafya gücü, devlet gücüyle hareket etmiyor mu sence? Halk üzerinde hangi gücü kullanıyorlar?”
“Abarttın iyice ama sende.”
“Peki sence Vali oğlunun cinayetini örtbas etme gücünü nereden alıyor? Bak bir sürü insan işin içinde. Vali’nin koruması, çalışanı, hastane başhekimi bile… Biliyor musun bu iş bana yıllar önce bir konuyu hatırlattı Muzaffer Abi. Yine böyle partili cumhurbaşkanının ve tek parti kafasının hakim olduğu zamanlar. Sene 1945. Meşhur Ankara cinayeti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay birini öldürüyor. Ama bunun örtbas edilmesi lazım. İşi kim görüyor? Ankara Valisi. Hani ‘Ulan öküz Anadolulu! Bu memlekete komünizm gerekirse onu da bir getiririz’ diyen Nevzat Tandoğan. Haşmet Orbay’ın bir ev arkadaşı var. Ona baskı yapıyor ve suçu üzerine almasını sağlıyor. Tabi yargı süreci başlıyor. Her şey yolundayken konu Yargıtay’da değişiyor. Dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, adını hatırlayamıyorum şimdi, kararı o bozuyor. Ne oluyor biliyor musun? Başsavcı bu olaydan sonra otomobilinde ölü bulunuyor. Anlayacağın işler sarpa sarıyor. Ve üstünden bir ay bile geçmeden vali Tandoğan’da intihar ediyor. Tabi intihardır umarım, kayıtlar böyle. Olay açığa çıkınca da genelkurmay başkanı istifa ediyor. Ya işte al sana partili tek adam rejimlerinde dönen işlerden bir örnek.”
“Ankara’daki Tandoğan meydanı ismi o kişiden mi geliyor?”
“Ne sandıydın? Düşün bir de uzun yıllar meydanın ismi adıyla soyadıyla anılmış. Nevzat Tandoğan meydanı diye. Sonra sonra utanmış olacaklar sadece soyadı ile anmışlar. Yakın zamanda değişmiş, Anadolu Meydanı olmuş oranın adı.”
“Desene değişen bir şey yok…”
“Nasıl değişsin. Devlet için halk mı var yoksa halk için devlet mi? Üstelik bugünün devleti küresel kapitalistlere bağlanmışken… Bu sorunun yanıtı önemli. Gülistan Doku cinayetinde de aynı durum söz konusu. Düşünsene Muzaffer Abi, düzen öyle bir düzen ki bu insanları topluma örnek kişiler olarak sunuyor, pazarlıyorlar. Nasılsa her şey ellerinde. Propagandanın kralını yapıyorlar. Bak şu valiye beş kez yılın kaymakamı ödülü verilmiş mesela. Birçok kez de devletten takdirnameler. Tabi Tunceli valisi olunca bazı şeyleri görmezden gelmeleri gerekiyordur herhalde.”
“Kim bilir geçmişte insan dışı ne yaratıklar toplumda örnek kişilikler olarak pazarlanmıştır. Devlet gücüyle kimler nerelere getirilmiş, nerelerde gizli kapaklı ne tür işler dönmüştür.”
“Şimdi ölen şey sence ne Muzaffer Abi? Şu ülkenin hukukuna, adalete, toplum ahlakına kimin inancı kaldı? Gücü elinde bulunduranlar devleti dilediği gibi kullanıyor. Herkesin aklında bu fikir sabit hale geldi neredeyse… Sen ‘Bülbülü Öldürmek’ filmini bilir misin Muzaffer Abi?”
“Evet iyi hatırlarım. Şimdi böyle işler yapılmıyor. Abuk sabuk filmler…”
“Orada Atticus adında bir baba vardı.”
“Bilmez miyim? Irk ayrımı nedeniyle baştan suçlu ilan edilmiş bir siyahın avukatlığını yapıyordu.”
“Kızı vardı bir de. Adı Scoot.”
“Ha evet. Bir de kızı vardı. Babasının hikayesini o anlatıyordu değil mi?”
“Evet, onun ağzından anlatılıyordu gelişmeler. Orada çok ince bir sahne var. Aklımda yer etmiş. Scoot okulunun ilk günü akşamında babası Atticus ile konuşuyor. Bir daha okula gitmeyeceğini falan söylüyor. Laf oradan buradan bir yere varıyor. Baba ‘Uzlaşma ne demektir biliyor musun?’ diye soruyor. Kız ne cevap veriyor dersin?”
“Ne diyor?”
“Kanunu saptırmak mı? diye soruyla karşılık veriyor.”
“Yani kanunları eğip bükerek uzlaşma sağlayanlar var diyorsun.”
“Evet Muzaffer Abi. Arkada gücü elinde bulunduranlar kanunları eğip bükerek anlaşır ama ezilen sınıflara kanunlar uygulanır. Hem kanunları eğip bükmek de ne ki Muzaffer Abi. Artık koca devleti eğip büküyoruz. Şahsi menfaatler uğruna yasaları, kurumları hiçe dönüştürüyoruz. Uzlaşma yok, mutabakat yok, menfaat var. Filmdeki gibi toplum vicdanını temsil eden, kendi halindeki o iyilik temsili bülbülü öldürüyoruz Muzaffer abi, adaleti yok ediyoruz.”

