Kentler ve insanlar arasında sıkı bir bağ vardır. İnsan zamanla yaşadığı yerle bütünleşir; kentin kimliği kendisin de kimliği haline gelir. Mesela, kentin yavaşlığı, adımlara karışır, güneşin batışı, yağmuru, kaosu ve kasveti insanın ruhuna işler. Bu ilişki de kendisini en çok romanda, müzikte, sinemada gösterir zaten. Yaşadıkları kentle bütünleşen yazarların cümlelerine baktığımızda o yerin seslerini, tarihlerini duyarız. Müzisyenler, kentin seslerini melodilerine karışır, mekânın duyguları notlardan sızar.
Yağmurun hiç dinmediği, kasvetli ve melankolik Seattle de kendine has karaktere sahip kentlerden. Seattle’i yeryüzünde ayrıksı kılan özelliği sadece iklimi değil aynı zamanda müzik tarihinde derin izler bırakan grunge akımına da öncülük etmesi. Bugün, “Seattle sound” u olarak da anılan grunge 1980’li yılların başlarında ortaya çıkmıştı. Grunge, Seattle’in kasvetli atmosferini bünyesinde barındıran, isyankâr olduğu kadar melankolik şarkı sözleriyle ve “eyvallahsız” duruşa sahipti. Nirvana, Pearl Jam, Alice in Chains, Stone Temple Pilots gibi grupların başını çektiği grunge akımı kısa sürede dünyada büyük ilgi görmeyi başarmıştı. Aynı dönemde müzik yapmaya başlayan bu gruplar kısa sürede başarıyı da trajediyi de yaşamak durumunda kalmışlardı. Nirvana’nın solisti Kurt Cobain, Alice in Chains’in vokali Layne Staley, Stone Temple Pilots’ın solisti Scott Weiland genç yaşlarında hayatlarını kaybetmişlerdi. Özetle, Seattle’ın kara bulutları bir türlü grunge’ın peşini bırakmamıştı.
Bu grupların haricinde Chris Cornell’in 2017 yılındaki zamansız vedası yüzünden biraz da buruk bir şekilde andığımız Soundgarden da yer almakta. Soundgarden, aynı dönemde çıkan diğer grunge temsilcileri gibi agresif olduğu kadar melodik bir müzikal bir anlayışa, derinlikli şarkı sözlerine sahip ve Chris Cornell’in karakteristik vokali ile dikkat çekiyordu. Zaten grubu, müzik tarihinde bu denli eşsiz kılan nokta ise hiç şüphesiz Chris Cornell’ın benzersiz vokal tarzıydı. Zamansız vedası belki de bu yüzden hepimizi çok sarsmışı.
“Uzun, kıvırcık saçlı Beatles hayranı genç”
1964 yılında yılında Seattle’da dünyaya gelen Chris Cornell zorlu ekonomik ve aile koşulları içerisinde bir çocukluk geçirmiş. Okulu bırakıp bir dönem lokantalarda aşçılık yapmış. Cornell, uyuşturucu ile ufak yaşlarda tanışmış. Bu bağımlılığı ona depresyon ve panik atak olarak geri dönmüş. Müzikle iletişimi arttıkça da bu dünyadan uzaklaşmış.
Seattle’in tüm melankolisini heybesinde taşıyan Cornell’e müzik tanrılarının ilahi dokunuşu bir çöp kutusunda gerçekleşmiş. Komşularının çöpe attığı (Gerçekten böyle bir şey yapabilmişler!) Beatles plaklarını tesadüfen bulan uzun kıvırcık saçlı, depresif görünümlü genç Cornell onları eve getirmiş, titizlikle temizlemiş. Günlerce odasından çıkmadan o plakları dinlemiş. John Lennon, Paul McCartney’in sesi o dönem hayatının istikametini arayan Chris için bir pusula olmuş. Coğrafya bazen kader olduğu kadar yoldaşlık da edebiliyor. Müziğe ilgisi ve dikkate değer bir müzik kulağı okuldaki hocaların dikkatini çekse de, Liverpool’u dört gencin yaptığı müzik Seattle’lı melankolik Cornell için fitili ateşleyen nokta olmuş.
Chris Cornell, sanılanın aksine müziğe vokal olarak değil davulla başlamış. Davulcu olarak bir süre Seattle merkezli cover gruplarında çalmış. Chris’in müzikal hayatını değiştirecek olay ise cover grubu The Shemps’e katılmasıyla olmuş. The Shemps hem Soundgarden’ın temellerinin atılacağı hem de Cornell’in davul zilleri arasından mikrofona geçiş yapmasını sağlayan olaylar zincirini başlatmış. Chris, grupta ilk başlarda davul çalıp, vokal yapmış. Lakin grup elemanları Chris’in dış görünüşün dikkat çekici olduğunu ve bu sayede daha çok seyirciye ulaşabileceklerini düşünüp onu sahnenin önüne çıkarmışlar.
Gruplar ve tek başına yollar
The Shemps’in ömrü uzun olmaz. Kısa sürede grup dağılır. Basçı Hiro Yamamoto ve Chris Cornell başka bir isim başka elemanlarla yeni bir grup kurmak ister. Gitarist Kim Thayil’in ve davulcu Matt Cameron’ın onlara katılmasıyla artık bir grup olurlar. Grubunu ismini o dönem çağdaş sanat dünyasında ilgi gören Sound-Garden’dan ilham alarak Kim Thayil bulur. Aradaki tireyi atarlar, gerçek bir grup olurlar. 1988 yılında ilk albümleri Ultramega Ok yayımlanır, dikkat çekici hamle ise 1989 yılında Louder Than Love ile olur. O tarihlerde rock camiasında heavy metal ve punk baskındır. Grunge’a kitleler hoş gözle bakmazlar, iç bayıcı melankolik sözler ve melodiler olarak yaftalanır. Grunge’ın kitlesel hale gelmesi için 1990’lı yıllar beklenecektir. Soundgarden da çıkışını 1991 yılındaki Badmotorfinger (Bu albümde Outshined yer alır. True Romance filminde çalar) ve 1994’te yayımlanan Superunknown’la yapar. Superunknown albümü sadece grunge akımı için değil aynı zaman rock tarihi için dönüm noktası albümlerinden biri olur. Spoonman, Black Hole Sun ve Fell on Black Days gibi günümüzün klasikleri bu albümde yer alır. Soundgarden, biraz da MTV’nin varlığıyla kısa sürede beynelmilel bir grup haline gelir. Grup, kendine has gitar partisyonları, klasik rock tarihine selam gönderen riffleri ve Cornell’in kirli ama parçanın duygusunu aktaran benzersiz vokaliyle rock tarihinde saygı değer bir yer edinir. Soundgarden, 2000’e doğru gelirken şok bir şekilde dağılma kararı alır. Dağılan gruplar ve yola tek başına devam etme mecburiyeti Chris Cornell’in aşina olduğu bir durumdur. Onun için müzik ufak yaşlardan itibaren yalnızlığını giderebilmek ve dünyayla sahici bir iletişim kurabilmenin en iyi yoludur. Soundgarden sonrası, sırtında gitarı tek başına yeni yolların peşine düşer. Cornell’in elinde pusulası vardır geriye sadece yola çıkmak kalmıştır. 1999’de ilk solo albümü Euphoria Morning’i yayımlar. Albümde You Can’t Change Me, Steel Rain gibi klasikler yer alır.
Cornell’in yolu 2000’li yıllarda müzik camiasının süperstar prodüktörü Rick Rubin’le kesişir. Rubin’in aklında tarzları birbirine benzemeyen farklı müzisyenleri yana yana getirme fikri vardı. O dönem vokalsiz kalan Rage Against The Machine ile Chris Cornell’i bu düşünceyle buluşturur. Rage Against The Machine’in öfkesi, Seattle’in melankolik sesi Chris Cornell’le ilginç bir karışım olacaktır. Grup 2001 -2007 yılları arasında üç albüm yayımlar. Grup kısa zamanda Like a Stone, I Am the Highway, Show Me How to Live, Be Yourself, Cochise gibi bugün rock tarihinin unutulmazları arasında yer alan parçaları yazar. 2005 yılında Küba/Havana’da konser veren ilk ABD’li grup olurlar. Audioslave, 2007 yılında grup içi anlaşmazlıklar yüzünden dağılır. Cornell, yine tek başına kalmıştır. Gitarını sırtına asar. Kaldığı yerden yoluna devam eder. Carry On isimli başka bir solo albüm çıkarır. Yeni James Bond filmi Casino Royale için You Know My Name isimli bir parça besteler. Arada Rock’n Coke için İstanbul’a bile gelir. Kendisine üzerinde nazar boncuğu olan t-shirt hediye edilir.
2000’li yılların ortalarına geldiğimizde Chris Cornell müzikal olarak olgunluk dönemini yaşar. Cornell bu dönemde bir süre Bob Dylan tarzı tek gitarıyla, akustik parçalar çalar, söyler. İsveç’te mütevazı bir barda kafasına göre takılır mesela. Led Zeppelin’nden, Prince’den parçalar söyler. Kendi parçalarının akustik hallerini yorumlar.
2010 yılında sürpriz bir gelişme olarak Soundgarden geri döner. Grup yeniden birleşir, birlikte yeni albüm yapıp yollara düşerler. Cornell, gençliğinde olduğu gibi yine saçlarını uzatır, sakal bırakır. Zamanı durdukları yerden yeni başlatırlar. Chris Cornell için her şey yolunda gidiyor gibidir. Yakın dostları onun çok mutlu göründüğünden bahsederler. Lakin gerçek göründüğü gibi değildir. Bulutlar tepede toplanmaya başlanmıştır hava dönmüştür, fırtına kapıdadır.
2017 yılında Chris Cornell ve grubu Detroit’e konser vermek için giderler. Cornell, sosyal medyadan heyecanla konser duyurusunu yapar. Konser öncesi ve sonrası Chris’in keyfi aşırı yerindedir. Herkese gülümser. Konser sonrası herkes otellere dağılıp, kendi odalarına çekilir. Eşi, Cornell’i arar. Telefon çalar, açılmaz, telefon çalar ama yine açılmaz… Akla kötü senaryolar gelir. Panikle otel odası açılır kötü senaryo gerçekleşmiştir. Dünya bir süre susar. Gitarlar amfilerden çekilir. Sahnenin ışığı kapanır; çünkü Corbin Reiff’in onun hakkında yazdığı Total Fucking Godhead biyografisinde söylediği gibi “Artık kimse onun gibi söylemeyecektir”
Kayıp bir Seattle yağmuru damlası
Hepimiz aynı manzaraya aynı duygularla bakmıyoruz. Bazılarımız kadrajlarına geçmişlerinden getirdikleri gök gürültülü ve sisli bir manzara yerleştiriyor. Güneş aradan kendini gösteriyor ama manzara bir türlü aydınlanmıyor. Melankoli de böyle bir şey güneşli bir havada tepenize dikilen sevimsiz bir yağmur bulutu gibi hissettirebiliyor. Şemsiyenizi bile açsanız kar etmiyor. Böyle durumlarda anlaşılmak istiyoruz, kara bulutlar tepeden çekilsin diye bekliyoruz. Lakin anlaşılmak için icat ettiğimiz kelimeler başkaları için kulağın içinde yankılanan sessiz harfler olabiliyor. Chris Cornell de ağır başlı, sakin, çocuklarıyla ve eşiyle mutlu bir şekilde dünyayı dolaşırken, bavulunun içerisinde hep bir sıkıntıyı ve melankoliyi taşımış sanki. Gülüşün ardına saklanan tarifsiz bir hüzün…
Chris Cornell’in agresif, yırtıcı vokaline her daim sızan soğuk bir Seattle akşamı atmosferi vardı. Her daim buğulu camlardan dünyaya bakıyor gibiydi. Rock dünyasının abartılı dünyasından uzaktı herkesin deli gibi eğlendiği bir partide kenarda tek başına bekleyen gibi görünüyordu. Like a Stone klibinde Jimi Hendrix’in müzeye dönmüş evinde, kirli postallarıyla ağır başlı bir havayla parçasını söyleyen Fell on Black Days’ın siyah beyaz klibindeki efkarı birikmiş bir hali vardı. Efkârlı bir Seattle yağmuruyla dünyamıza uğradı ve çok acelesi varmışçasına bizlere veda etti. Umarım gittiği yerde sonunda yağmur dinmiş ve huzuru bulabilmiştir.

