ArtCraft’ın Crafting Apps’i bize iki şey anlatıyor: yapay zekânın iyi bir mühendisin elinde neye dönüştüğünü ve büyük yazılım devlerinin rekabet avantajını neden yitirdiğini.
Creative Cloud aboneliğinizi iptal etmeye kalktığınızda karşınıza “erken fesih ücreti” çıkar ya… Meğer yıllık planı aylık ödüyormuşsunuz, sözleşmenin yarısındaymışsınız falan filan, sonunda ya o parayı bayılırsınız ya da sözleşme sonuna kadar dişinizi sıkarsınız. Ajans dünyasında bu ekranla karşılaşmamış tasarımcı az bulunur (paketi ajansı satın alanlardan bahsetmiyoruz), karşılaşıp da söylenmemiş olanı hiç bulunmaz. Atlanta’da yaşayan Brandon Thomas adında bir yazılımcı da bu ücreti birden fazla kez ödemiş. Onu bizden ayıran tek şey, söylenip geçmek yerine oturup Adobe’nin yedi uygulamasını baştan yazmaya karar vermesi oldu.
Geçen hafta GitHub’a ne düştü

ArtCraft’ın GitHub hesabında geçen hafta yedi yeni repo belirdi ve isimleri size tanıdık gelecek: Photoshop’un karşılığı PhotoCraft, Illustrator’ınki VectorCraft, Premiere için FilmCraft, Lightroom için LightCraft, Acrobat için PdfCraft, After Effects için EffectCraft, InDesign için de DesignCraft. Hepsi Rust ile sıfırdan yazılmış, MIT ve Apache lisanslarıyla açık kaynak, macOS, Windows ve Linux’ta gerçek masaüstü uygulaması olarak çalışıyor. FilmCraft dışındakiler WebAssembly sayesinde bir tarayıcı sekmesinde de açılıyor. Arada Electron yok, gömülü web görünümü yok, dosyalarınız da buluta falan gitmiyor.
Thomas, ArtCraft’ın kurucusu yani işin başındaki isim. Öncesinde Storyteller.ai’ın CEO’luğunu yapmış, Square’de yazılım mühendisi olarak çalışmış. Reddit’teki duyurusunda bu yedi uygulamayı Anthropic’in Claude Opus 5.5 modeliyle, “clean-room” denen yöntemle yazdığını anlatıyor. Birkaç gün içinde PhotoCraft deposu dokuz bin dört yüz civarında yıldız ve bin iki yüz fork topladı. Açık kaynak dünyasının emektarlarından Eric S. Raymond da X’te Adobe’nin vurulduğunu, kapalı kaynağın öldüğünü üç kere üst üste yazarak ilan etti; paylaşım bir milyon sekiz yüz bin görüntülemeyi geçti.
Burada küçük bir düzeltme yapayım, çünkü haber başlıklarında “tek başına bir yazılımcı” diye dolaşıyor. Depolardaki imza “ArtCraft ekibi ve topluluk“. Thomas da Hacker News’te film yapımcılarına yazılım geliştiren bir ekipleri olduğunu, bu işin oradan finanse edildiğini söylüyor. Yani bodrum katında tek başına kod yazan yalnız dahi tablosu tam doğru değil. Ama yükün kimin sırtında olduğu da belli: bir kurucu, birkaç yardımcı el ve görünen o ki kodun büyük kısmını yazan bir model.
Otuz küsur yıllık bir kale

Şimdi bir de karşı tarafa bakalım. Photoshop, Knoll kardeşlerin yazdığı bir programın lisanslanmasıyla 1990’da piyasaya çıktı. After Effects ile InDesign’ın atası PageMaker, Adobe’ye 1994’teki Aldus satın almasıyla geldi; ertesi yıl Frame Technology ile FrameMaker katıldı. 2005’te Macromedia 3,5 milyar dolar civarına alındı, Flash, Dreamweaver ve Fireworks da onunla birlikte eve girdi.
Bir de manşete pek çıkmayan küçük alımlar var ki bence asıl hikâye onlarda. Audition dediğimiz şey, Syntrillium’un Cool Edit Pro’sunun yeniden adlandırılmış hali. GoLive, CyberStudio adlı bir HTML editöründen doğdu ve Dreamweaver eve gelince sessizce emekliye ayrıldı. RAW dönüştürücüsü RawShooter’ı yapan Pixmantec alındı, ürün Lightroom’un gölgesinde rafa kaldırıldı. Renk düzenleme aracı SpeedGrade Iridas’tan, 3B doku araçları Substance Allegorithmic’ten, Adobe Stock Fotolia’dan, Adobe Fonts da Typekit’ten geldi. Video inceleme platformu Frame.io için 1,275 milyar dolar ödendi, birkaç yıl önce de Figma’ya 20 milyar dolar teklif edildi, regülatörler geçit vermeyince vazgeçildi. Yani reçete hep aynıydı: işini iyi yapan küçük bir rakip bul, satın al, adını değiştir ve Creative Cloud’un içinde erit. Bu ürünlerin arkasında otuz küsur yıllık birikim, onlarca satın alma ve on binlerce çalışan var; hendeğin bir kısmını kazmadılar yani, satın aldılar.
Yatırımcıların “moat” dediği şey var ya, Türkçede tam karşılığıyla hendek: kalenin etrafını çeviren, üstünden atlamak isteyeni boğan su. Bence Adobe’nin hendeğinin büyük kısmı, pek dile getirilmese de, kod yazmanın pahalı olmasıydı. Photoshop’un katman sistemini, PSD dosya formatını, renk yönetimini, otuz yılda parmaklarımıza işlemiş kısayolları yeniden üretmek yüzlerce mühendis yılı demekti. Kimse bu işe girişmezdi; girişen de GIMP gibi kendi mantığını kurmak, kullanıcıyı her şeyi yeniden öğrenmeye mecbur bırakmak zorunda kalırdı. ArtCraft’ın yaptığı, o hendeğe bir taş atıp ne kadar derin olduğunu ölçmek oldu… ve taş sandığımızdan çok daha çabuk dibe vurdu.
Lokantaya girip tarifi tadından çıkarmak

“Clean-room” yöntemi, rakip ürünün koduna hiç bakmadan, sadece dışarıdan gözlenen davranışından ve kamuya açık belgelerinden yola çıkarak aynı işi yapan bir şey inşa etmek demek. Hani bir lokantada yediğiniz yemeği eve gelip tadına bakarak yeniden yaparsınız ya, aşçının defterini çalmıyorsunuz, mutfağa da girmiyorsunuz. PhotoCraft’ın README dosyası da tam bunu iddia ediyor: kamuya açık şartnameler ve gözlenen davranış, tescilli kod ya da shader yok. PSD okuyucusu Adobe’nin yayımladığı spesifikasyondan yazılmış ve gerçek dosyalardan oluşan bir derlemeyle test edilmiş.
Tabii bu benzetme bir yerde kırılıyor. Yemeğin tarifini kopyalamak serbest olabilir ama lokantanın tabelasını, masa düzenini, garsonların kıyafetini birebir aynı yaparsanız iş değişir. Ars Technica da buna dikkat çekiyor: işlevi tersine mühendislikle yeniden üretmek genelde kabul görüyor, ama arayüz Adobe’ninkine fazla benzerse “trade dress”, yani ürünün ticari görünümünün taklidi iddiası gündeme gelebilir. Raymond’ın “Photoshop’u decompile ettiler, çıkanı bir spesifikasyon diline çevirip modele verdiler” yollu tahmini ise şimdilik kanıtsız bir spekülasyon. Açıkçası henüz bilmiyoruz; büyük ihtimalle de bunu sosyal medyada değil bir mahkeme salonunda öğreneceğiz.
Burada aklıma hep Borges geliyor. 1939’da yazdığı “Pierre Menard, Kişot’un Yazarı” öyküsünü belki bilirsiniz: Menard adında bir Fransız yazar, Don Kişot’u kopyalamadan, Cervantes olmaya da çalışmadan, tamamen kendi zihninden yola çıkarak yeniden yazmaya girişir ve sonunda birkaç bölümü kelimesi kelimesine aynı çıkarmayı başarır. Borges’in anlatıcısı da bu iki metnin aynı olmadığını, hatta Menard’ınkinin çok daha zengin olduğunu savunur, çünkü aynı cümleler başka bir yüzyılda, başka bir zihinden çıkmıştır. Şaka gibi ama değil yani. Adobe’nin tek satır koduna dokunmadan aynı davranışı gösteren bir PhotoCraft, Photoshop’un kopyası mı, yoksa başka bir eser mi? Hukukçuların önümüzdeki yıllarda tartışacağı soruyu Borges 87 yıl önce bir öyküye sığdırmış.
Hukuk kazanılsa bile ayrı bir bedel var gerçi. Abonelik yorgunluğu yaşayan yaratıcıların gönlünde Adobe zaten pek parlak bir yerde durmuyor; bedava, açık kaynak ve sevilen bir projeye dava açan dev şirket görüntüsü, mahkemede kazanılan bir zaferi kamuoyu nezdinde kolayca yenilgiye çevirebilir.
“Öyle sıradan bir vibe coder değilim”

Hikâyenin en çok gözden kaçan yeri işte burası bence. Haberlerin çoğu “biri vibe coding ile Adobe’yi kopyaladı” diye geçti, Gizmodo’nun başlığı bile böyle. Oysa Thomas kendini Reddit’te bambaşka anlatıyor: on beş yıllık bir sektör emektarı, günde milyarlarca dolarlık işlem taşıyan ödeme altyapıları yazmış, gelişmiş robotik ve optik otomasyon üzerinde çalışmış biri. PetaPixel’e göre yaklaşık on yıldır yoğun şekilde Rust kullanıyor ve büyük ölçekli Rust sistemlerini nasıl kurup ayakta tutacağını biliyor.
Repoyu açınca ne demek istediği anlaşılıyor arkadaşlar. PhotoCraft’ta her menü öğesi, her araç, her diyalog beş yüzü aşkın komuttan oluşan tek bir kayıt defterinden çalışıyor. Uygulama yirmi dört ayrı crate’e bölünmüş; crate, Rust’ta bir paket demek, yani programı yirmi dört kutuya ayırmışlar ve hangi kutunun hangisine dokunabileceğini derleyici denetliyor. 1.700’ü aşkın test var. İşin bence en zekice kısmı da şu: iki ayrı görüntü birleştirici yazılmış, biri işlemcide yavaş ama güvenilir bir hakem gibi çalışıyor, diğeri ekran kartında hızlı olanı, ve ikisi sürekli birbiriyle kıyaslanıyor. Üstüne bir de Photoshop’un dosyaya kendi kaydettiği birleşik önizlemeyle karşılaştırma yapılıyor. Projenin kendi beyanına göre psd-tools test setindeki 309 dosyanın 307’si yeniden kaydedildiğinde aynı görüntüyü veriyor.
Düşünsenize, burada model kod yazan bir işçi, ama ölçü aletini, terazinin ayarını, hangi dosyanın “doğru” sayılacağını belirleyen biri var. Bence asıl ders tam da burada: yapay zekâ bir çarpan ve neyle çarptığınıza bakıyor. On beş yıllık birikimi, testi nereye koyacağını bilen bir gözü, doğruluğu ölçecek hakemi önceden kurmuş bir disiplini modelle çarparsanız yedi uygulama çıkıyor. Aynı modeli boş bir kafayla çarparsanız da çok hızlı üretilmiş çok büyük bir enkaz elde ediyorsunuz, ve işin kötüsü o enkazın ilk haftası en az PhotoCraft’ınki kadar parlak görünüyor.
Eskiden “10x yazılımcı” diye bir efsane vardı, hani ortalama bir mühendisin on katı iş çıkaran o nadir tip. Bence ArtCraft bu efsanenin bir üst basamağını gösteriyor: 1000x mimar. Yapay zekâ sıfırdan ürün icat etmiyor; mimari vizyonu koda döken devasa bir işçi arı sürüsü gibi çalışıyor. İnsan ise artık satır satır kod yazan kişi değil, sistemi, uç durumları (edge case denen o köşe bucak senaryoları) ve ürünün hissiyatını yöneten bir orkestra şefi. Farkı en iyi istek cümlesi gösteriyor: deneyimsiz biri modele “Photoshop klonu yaz” der, deneyimli olan “PSD’yi doğru okuyan, katmanları, maskeleri, ayar katmanlarını destekleyen bir Rust çekirdeği kur, şu menü ağacını birebir karşıla, şu uç durumları test et” der. İlki parlak bir prototip alır, ikincisi bir ürünün iskeletini.
Bir de şuna dikkat edin, hani Thomas’ın seçtiği problem yapay zekâ için neredeyse ideal bir problem. Hedef belli, çünkü Photoshop’un nasıl davranması gerektiğini milyonlarca insan biliyor; elinde ölçü var, çünkü gerçek PSD dosyaları ve Photoshop’un kendi çıktısı ortada; bir de bolca test var. Var olan bir şeyi klonlamak, olmayan bir şeyi icat etmekten çok daha kolay. Bunu küçümsemek için söylemiyorum, tam tersine, bir sonraki bölümün neden bu kadar rahatsız edici olduğunu anlatmak için söylüyorum.
Parlak vitrin, yarım kalmış mutfak

Bu kadar övgüden sonra biraz dengeyi kuralım, yoksa Raymond’ın tweet’inden farkımız kalmaz. PhotoCraft’ın README’si şaşırtıcı derecede dürüst: Photoshop’un özellik yüzeyinin büyük kısmı bir biçimde var, ama günlük profesyonel iş için henüz bir Photoshop yerine geçmiyor. Üretken yapay zekâ özellikleri eksik, yaklaşık yirmi araç yok, tipografide ve profesyonel iş akışlarında derinlik yok, eklenti uyumluluğu yok. Bir de şunu ekliyor, ki bence bütün projenin en olgun cümlesi bu: her menü öğesinin bir komuta bağlı olması kablolamayı ölçer, davranışı değil.
Gizmodo’nun yazarı PhotoCraft’la bir dakikada Mona Lisa’nın yüzüne Dario Amodei’yi yapıştırmış; araçların hepsi beklediği yerdeymiş ama Serbest Dönüştürme’den çıkmak bir çalışmış bir çalışmamış. Thomas’ın kendisi de başta bir ay içinde tam özellik eşitliği vaat etti, birkaç gün sonra Hacker News’te bunun yıllarla değil aylarla ölçüleceğini söyleyerek geri adım attı ve uygulamaların hazır olmaya yakın bile olmadığını kabul etti.
Bell Labs’tan Tom Cargill’in meşhur doksan-doksan kuralını bilirsiniz: kodun ilk yüzde doksanı geliştirme süresinin ilk yüzde doksanını yer, kalan yüzde onu da süresinin geri kalan yüzde doksanını. Profesyonel araçlar o son yüzde onda kazanılıyor yahu. Dev dosyalarda performans, matbaaya giden PDF’in doğruluğu, CMYK’da renk, garip girdilere karşı dayanıklılık, on yıl sonra hâlâ bakımı yapılıyor olmak… Alman teknoloji sitesi ifun.de’nin yorumlarında biri tam bunu soruyordu: yirmi yıl Photoshop kullanmış birine bu programlar on yıl sonra da güncellenecek mi, çıktısı matbaaya uygun olacak mı?
SaaS’lar ve dev yazılımevleri için asıl kâbus

Peki madem uygulamalar henüz hazır değil, Adobe neden rahatsız olsun? Çünkü bu hikâyede önemli olan bugünkü PhotoCraft değil, maliyet eğrisinin nereye gittiği.
İlk mesele şu: sadece yapması pahalı olduğu için var olan özelliklerin artık savunulamaması. Hatta işin ironik bir tarafı da var, düşünsenize: Photoshop’u bu kadar klonlanabilir yapan şey, otuz yılda bir standarda dönüşmüş olması. Kısayolları, panel düzeni, YouTube’daki milyonlarca eğitim videosu, yayımlanmış dosya formatı… Başarılı bir ürün kendi şartnamesini kendisi yazıyor ve o şartname artık bir model için bedava. Ne kadar standartlaşırsanız, o kadar kopyalanabilir oluyorsunuz.
İkincisi, kullanıcıyı kapıda ceza keserek tutan modellerin çağı kapanıyor. ABD federal hükümeti 2024’te Adobe’yi kullanıcıları abonelik planlarına hapsettiği iddiasıyla dava etmişti; şirket bu yıl 150 milyon dolarlık bir uzlaşmayı kabul etti. Thomas’ın motivasyonu da tam olarak buradan doğuyor. Kilitleme bir zamanlar akıllıca bir stratejiydi; kopyalamanın ucuzladığı bir dünyada ise rakiplere gönderilmiş bir davetiyeye dönüşüyor. Ve hani o öfkeli kullanıcıların arasından biri artık bir model, bir hafta sonu ve biraz inatla karşınıza çıkabiliyor.
Üçüncüsü organizasyonun kendi ağırlığı. Biliyorsunuz, Fred Brooks’un The Mythical Man-Month’ta yazdığı o eski gerçek: geciken bir projeye adam eklemek onu daha da geciktirir, çünkü her yeni kişi yeni bir iletişim hattı demektir. Büyük yazılımevlerinin en büyük avantajı insan sayısıydı, şimdi aynı sayı bir koordinasyon vergisine dönüşüyor. Bir özellik yol haritasına girene, toplantılardan, uyumluluk incelemelerinden geçene kadar, karşıdaki küçük ekip birkaç yeni sürüm çıkarmış oluyor; nitekim Phoronix, uygulamaların daha ilk haftasında yapay zekâ destekli hızlı iterasyonlarla birden fazla sürüm aldığını yazdı.
Bu ağırlığın bir de kod tarafı var ve büyük şirketlerin asıl kâbusu orada. Mesele klonların bedava olmasıyla bitmiyor; on yılların biriktirdiği spagetti koddan, teknik borçtan, “bu fonksiyona kimse dokunmasın, 2004’ten beri böyle çalışıyor” türü mayın tarlalarından arınmış olmaları asıl mesele. Teknik borç, hani bugün işi çabuk bitirmek için aldığınız kestirmelerin yıllar sonra faiziyle kapınızı çalması… PhotoCraft ise Rust gibi modern bir dille, sıfırdan ve tertemiz bir masada kuruluyor. Otuz yıllık bir kod tabanına tek bir buton eklemek, uyumluluk testleri ve onay zinciri derken aylar sürebilir; çevik, yapay zekâ destekli bir geliştirici aynı şeyi saatler içinde yayına alabiliyor. Tabii madalyonun öbür yüzü de var: yapay zekâyla hızlı yazılan kod da kendi teknik borcunu aynı hızla biriktirebilir, ve PhotoCraft’ın on yıl sonra bugünkü kadar hafif kalıp kalmayacağını henüz bilmiyoruz. Ama yönetim kurullarında “bu kadar kişiye gerçekten ihtiyacımız var mı?” sorusunun daha sık sorulacağından eminim.
Dördüncüsü, gözden kaçan ama bence en derin olanı: kullanıcının kendisi değişiyor. PhotoCraft baştan ajanlar için tasarlanmış, her komutu bir CLI’dan, JSON kanalından ya da MCP sunucusundan çağrılabiliyor. MCP, yapay zekâ ajanlarının programlarla konuşmak için kullandığı ortak bir priz gibi düşünülebilir. Bir ajanın “otuz yıldır bu menülere alıştım” diye bir sadakati yok yani. Arayüz alışkanlığı, Adobe’nin en sağlam hendeklerinden biriydi; işi giderek ajanlar yapmaya başladığında o hendek de sessizce boşalıyor. Adobe’nin kendisinin de Google Gemini’ı Photoshop ve Firefly’ın içine taşıması, şirketin bunu gayet iyi gördüğünü gösteriyor.
Beşincisi, “yeterince iyi” kavramının zaferi. Profesyonel stüdyolar bir süre daha endüstri standardına bağlı kalacak, buna şüphe yok; matbaaya iş gönderen, yüz kişilik ekiple aynı dosyada çalışan kimse yarın sabah bir alfa sürüme geçmez. Ama abonelik yorgunluğu yaşayan bağımsız yaratıcılar, öğrenciler ve küçük işletmeler için “yeterince iyi” ve kendi makinesinde çalışan bir alternatif, oyunu değiştirmeye fazlasıyla yetiyor. “Kirala ve sürekli öde” modelinin karşısına “sahip ol ve kontrol et” modeli dikiliyor. Yılda iki kez doğum günü davetiyesi hazırlayan Gizmodo yazarını hatırlayın; ayda bir PDF imzalayan, haftada bir Reels kesen biri tam kapsamlı bir yaratıcı paket için neden para ödesin ki? Bu da yalnızca Adobe’nin derdi değil arkadaşlar. Bugün pek çok SaaS ürünü aynı tuğlalardan örülü: kullanıcı girişi, rol yönetimi, formlar, panolar, raporlar, bildirimler, birkaç API bağlantısı ve biraz alan bilgisi. Özellikle yatay ürünlerde, yani her sektöre aynı şeyi satanlarda, bu tuğlaların her biri artık bir hafta sonunda yeniden dizilebiliyor.
Wall Street’te bu yıl dolaşan “SaaSpocalypse” fikri, yani insanların abonelik ödemek yerine kendi yazılımlarını yazacağı kehaneti, bence bu yüzden yarı doğru. Herkes kendi Photoshop’unu yazmayacak tabii. Ama birileri yazacak ve bedava dağıtacak. Tehdit “kendin yap” değil, “biri yapar ve açık kaynak yapar”.
Hendek nereye taşınıyor

Karşı görüşü de hakkını vererek koyalım. ifun.de’deki yorumculardan biri “Affinity, Adobe’nin yerinden edilemeyeceğini gösterdi” diyordu; bir başkası hemen hatırlattı: QuarkXPress de bir zamanlar standarttı, ta ki kullanıcılarını o kadar bezdirene kadar. İronik olan, Quark’ın tahtını alan şeyin bizzat Adobe’nin InDesign’ı olması. Yani Adobe bu filmi daha önce izledi, sadece o zaman kahramandı.
Kod ucuzlayınca değerin gittiği yerler de aslında az çok belli değil mi? Eklentiler, fırçalar, şablonlar, eğitimler, ajansların yıllardır biriktirdiği dosya arşivi gibi ekosistem birikimi; kurumsal müşterinin aslında özellik değil hesap sorabileceği birini satın aldığı güven ve sorumluluk; fontlar, stok kütüphaneleri ve üretken modeller gibi kodun içinde olmayan servisler; ve tabii dağıtım. Bunların hiçbiri bir hafta sonunda klonlanmıyor. Ama hiçbiri de sırf kod yazmanın pahalılığına yaslanarak kendiliğinden korunmuyor artık.
Bu soru aslında hiç yeni değil dostlar. Walter Benjamin 1935’te yazdığı “Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri”nde, fotoğraf ve sinema çağında bir eserin kopyaları çoğaldıkça “aura”sının, yani burada ve şimdi olmasından gelen o biricikliğin çözüldüğünü anlatıyordu. Yetmiş küsur yıl sonra Kevin Kelly aynı soruyu internet için sordu. 2008’deki “Better Than Free” yazısında, kopyaların bedava olduğu bir dünyada kazanmanın yolunun kopyalanamayanı satmaktan geçtiğini söyledi ve bunları tek tek saydı: anındalık, kişiselleştirme, yorum, özgünlük, erişilebilirlik, cisimleşme, patronaj ve bulunabilirlik. Listeye dikkatli bakın, hendeğin taşındığı yerlerin neredeyse birebir dökümü. Benjamin’in sorusu tablo için, Kelly’ninki şarkı ve film için sorulmuştu; şimdi sıra yazılımın kendisinde, ve bence Photoshop’un aurası artık kodunda değil, etrafına örülmüş güvende, alışkanlıkta ve toplulukta duruyor.
Bakın, geçmişte yazılım ekosistemindeki en büyük bariyer üretimin kendisiydi. Yapay zekâyla üretimin maliyeti ve süresi sıfıra doğru yaklaşırken şirketlerin elinde kalan gerçek savunma hattı dağıtım gücü, topluluk ve ekosistem kilitlenmesi, yani “vendor lock-in”. Burada küçük ama önemli bir ayrım yapmak lazım: dosyalarınızın, eklentilerinizin, ekibinizin alışkanlıklarının sizi bir platformda tutması başka şey, iptal ekranındaki cezanın sizi tutması başka şey. İlki kazanılmış bir bağlılık, ikincisi düpedüz rehine tutmak. Kopyalamanın ucuzladığı dünyada ilki hendek olmaya devam ediyor, ikincisi ise kendi rakibini kendi eliyle doğuruyor.
Bir SaaS kurucusuysanız ya da büyük bir yazılımevinde ürün yönetiyorsanız, bu hafta kendinize beş soru sorabilirsiniz. Ürünümdeki hangi özellikler sadece yapması zor olduğu için var, ve davranışları dışarıdan ölçülebilir mi? Müşterim bende değer gördüğü için mi kalıyor, yoksa çıkış kapısındaki ceza yüzünden mi? İşi bir ajan yapmaya başladığında elimde ne kalıyor: veri mi, entegrasyon mu, güven mi? Bir ajan ürünümü API ya da MCP üzerinden rahatça kullanabiliyor mu, yoksa ona da menü mü ezberletiyorum? Ve belki en rahatsız edicisi: benim ekibimin içinde bir ArtCraft neden hâlâ yok?
Yazılımcılar için de mesele aynı yere çıkıyor. Kod yazmak ucuzladı ama neyin doğru olduğunu ölçmek ucuzlamadı. “İyi yazılımcı” tanımı, satır üreten kişiden; hakemi kuran, mimarinin sınırlarını çizen, modele ne yapması gerektiğini ve ne zaman durması gerektiğini söyleyen kişiye doğru kayıyor. Geleceğin tek kişilik yazılım şirketini kuran kişi de iyi prompt yazmakla yetinemeyecek; aynı anda ürün yöneticisi, tasarımcı, test mühendisi ve biraz da pazarlamacı gibi düşünmek zorunda, çünkü model iyi kararları hızlandırdığı kadar kötü kararları da aynı hızla ve çok daha geniş ölçekte uyguluyor. Thomas’ı Thomas yapan Opus 5.5 değil; Opus 5.5’e ne vereceğini bilmesi.
İptal ekranına geri dönersek
Belki Adobe’nin asıl sorunu PhotoCraft değil. Asıl sorun, o iptal ekranında bekletilen on binlerce kişiden birinin artık bir model, birkaç arkadaş ve bolca inatla karşısına çıkabiliyor olması. Bugün çıkan şey yarım bir mutfak, evet. Ama bir sonraki çıkacak olanın kaç haftada yarım olmaktan çıkacağını kimse bilmiyor.
Kod yazmanın neredeyse bedavaya geldiği bir dünyada bir yazılım şirketi tam olarak neyi satar? Ben cevabı bildiğimden emin değilim valla. Ama sorunun artık “bunu yapabilirler mi” olmadığından, “neden hâlâ bize para ödesinler” olduğundan eminim.
Kaynaklar
- Crafting Apps · ArtCraft
- storytold/photocraft · GitHub
- Someone Vibe Coded a Free Knockoff of Adobe Creative Suite · Gizmodo
- Someone Rebuilt Free, Open-Source Versions of Photoshop, Premiere, and Lightroom Using AI · PetaPixel
- “Software is over”: Bold AI developer takes aim at Adobe with open source clones · Ars Technica
- Developer uses AI to clone seven Adobe apps as free, open source software · tbreak
- AI Makes “Open-Source, Clean Room” Implementations Of Adobe Photoshop & Premier In Rust · Phoronix
- PhotoCraft: An Open-Source Rust Photoshop Clone, and Why “Closed Source Is Dead” Overreaches · explainx.ai
- ArtCraft: Sieben kostenlose Kreativ-Apps gegen Adobe · ifun.de
- List of acquisitions by Adobe · Wikipedia
- Adobe acquires Allegorithmic, makers of the Substance texture tools · TechCrunch
- The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction · Walter Benjamin · marxists.org
- Pierre Menard, Author of the Quixote · Jorge Luis Borges · Wikipedia
- Better Than Free · Kevin Kelly · Edge

