Bir insanın ne yaşadığını biliyor olması kadar önemli bir şey yok şu hayatta. Yani olan biteni idrak edebilecek bir akla sahip olması, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmesi, varlığını sorgulayabilmesi, geleceğini öngörebilmesi, yaptıklarının sonuçlarını ölçebilmesi. İster iş ister ilişkiler isterse başkaca uğraşlarda olsun…
Her insan için bu geçerli değil sanırım. Ezbere, derin bir kabul içinde geçen, yok olmaya, yok etmeye koşullanmış hayatlar. Hep aynı lakırdı: “Biz böyle bildik, bunun dışında bir yol mu var?”
Gelenek, din, töre, ideoloji, kültür, para. Bunlarla biçimlenmiş benlikleri içinde kendilerinden pek bir eminler…
Öğretilmiş, bir şekilde belletilmiş şeylere kendilerini mahkum ettikleri bir yaşamları var. Ama farkındalar mı? Sanmam. Başka bir dünya düşünebilmeleri ne mümkün. Hayal dünyaları körelmiş, kabulleri katılaşmış, insani yönlerini adeta bir büyücünün labirentinde kaybetmişler.
Misal şu içinde bulunduğumuz sıkıntılı ekonomik mevzular. Kimle konuşsam bildik ekonomi kavramları, aynı lakırdılar… Borsa, altın, döviz, fon, faiz vs. Ekonomi tiyatrosuyla, alışverişin, değer yaratmanın çerçevesi öylesine çizilmiş, her şeyin adı öylesine açık ve net belletilmiş ki bunun dışında başka bir şey düşünmek neredeyse imkansız. İnsanlar arasında başka bir paylaşım yolu, üretme, refah yaratma yöntemi ya da piyasa araçları olamazmış gibi belli kalıplarda yüzmeler, ezberin dışında kalanları elleriyle yarattıkları piyasanın çürük tarafına itmeler.
“Her şey ticarileşmeli, her şey alınıp satılan bir mal olmalı”. Böyle bir aklın insanı ele geçirmiş olması, kendi benliğini dahi satabilecek insanları üreten bir düzenin yaratılması hayret verici doğrusu…
İlla tek tip bir ekonomi, tek tip bir piyasa düzeni. Tabi düzen dediğimize göre bu düzeni çekip çeviren, üzerine kurulmuş bir sınıftan da bahsetmeli. Egemen sınıf ve hizmetkarları…
Kimine göre şu bizim ekonominin efendileri ne yaptıklarını bilmiyor. Bazıları da “yok yok onlar ne yaptığını iyi biliyor, zaten amaçları buydu” diyecek. Bunu duyar gibiyim. Ama bana göre pek öyle değil. Evet pratikte yaptıkları işi iyi biliyorlar. Bir teknisyen aklıyla, ayrıcalıklı okullarda satın alınan bilgileriyle, egemen sınıfın ve kapitalist piyasa düzeninin kendilerinden beklediği işlemleri tıkır tıkır yapıyorlar.
Ama “yaptıklarının ne anlama geldiğini biliyorlar mı?”, hiç sanmıyorum. Yani ekonomiyi belli bilgi ve yöntemler kapsamında biliyorlar bilmesine ama bunun yaratacağı sonuçları, politik çıktıları, toplumsal ilişkileri, insanı nasıl, ne yöne savuracağını öngöremediklerini düşünüyorum.
Onlar yalnızca küresel güce erişmiş kapitalist ekonomi zorbalarının kılıçlarına boyun eğmiş, o şebekenin tedrisatından geçmiş, onların istekleri uğruna ne gerekiyorsa yapan, üzerine çöreklendikleri halklara boyun eğdiren, emeklerini, hayatlarını kullanan, sömürü düzeninin zavallı insanları…
Eskilerin tabiriyle “kıt akıllı”lar…
Bir şey biliyorlar bilmesine ama nasıl bir zarar ürettiklerini bilmiyorlar.
Anlayacağınız cehalet, bir şeyi bilip bilmemek üzerinden açıklamakla, sınırlı bir bakışla ele alınabilecek mevzu değil. Öngörebilme yetilerine sahip olmakla ilgili. Eh zaten öngörebilmenin şartı da bilmek, anlamak, sezmek değil mi?
Lakin bunlarda tek başına yetmiyor. O bildiğin şeyi seni insan kılan benliğinde, varoluşunun içinde harmanlayabilmen gerekiyor. Tabi eğer yitirmemişsen…
Öyle şak diye kendi kendine de olmuyor bu işler… Emek gerektiriyor. Okul okudum, kitap okudum “ben oldum” da diyemezsin. Toplum denilen yapının koridorlarında dolaşman, egemen düzeni, ilişkileri gözlemlemen, nasıl bir aklın, hangi değer kalıplarının egemen kılındığını ve bunların hangi araçlarla, yöntemlerle gerçekleştiğini, insanı insan kılan şeyler ile bunlar arasındaki farkı sorgulaman gerekiyor.
Seni mutlu kıldığını sandığın birçok şeyin aslında insani benliğine ters olduğunu, isteklerinin, davranış ve düşüncelerinin gerçekte ne kadar çok zarar ürettiğini bir bilsen!
Belki o zaman yaşanılan şey neymiş farkına varabilir, geleceğe ilişkin öngörülerini geliştirebilirsin.
Şu ülkede olanlara bakınca öngörüsüz bir topluma dönüştüğümüz çok açık. Bir kere ne olduğunu bilmeden ne olacağına ilişkin bir öngörü gelişebilir mi? Boşuna dememiş filozoflar “önce kendini bil” diye.
Batıl inançların, çağdışı geleneklerin, değerlerin esir aldığı, pozitif bilimlerden, analitik düşünmeden, eleştirel bakış açısından, özgür bir akıldan fersah fersah uzak bir toplum.
Eh sonuç malum. Böyle bir dünyada kendini nasıl bilebilirsin?
Asıl konu işte burada düğümleniyor: Kendini bilmen için gerekli olan toplumsal koşullar yok. Bilinçli bir şekilde yok ediliyor, sana ait benliğin elden gidiyor. Aklın devamlı bir türbülansta, giderek körleşiyorsun. Boşuna mı devasa bir kitle iletişim düzeni ve bunları yöneten egemen bir sınıf var.
Okullar, din gibi bilişsel alanını kontrol eden yapılar bil bakalım sana ne öğretiyor?
Durum ortada. Duvarlarla örülü bir yaşam ve bu görünmez duvarların arkasında, kontrol kamplarında yaşamlarını sürdüren insanlar, bildik mahpushane maceraları…
Amma beylik laflar ettim.
Giderayak içinde bulunduğum topluma benziyor oluşuma fena halde içerliyorum. “İnsan en çok vakit geçirdiği beş kişinin ortalamasıdır” diyene selam olsun. Oysa böyle mi çıkmıştım yola?
Lise yıllarımı düşünüyorum da… O vakitler yaşananlar, itibar edilen değerler, inançlar, kabuller, anlayışlar… Yalnız yürüyeceğim ta o zamandan belliymiş.
Kadını erkeği farksızdı. Günlük yaşamları birbirinin kopyası tekrarlardan ibaret, rutin, renksiz, zamanın ruhuna aykırı, anlamsız. Şans getirsin diye kapıya at nalı niye asılır be birader?
Yokluğun baskısından olacak hayatla ilişkileri yalnızca mala, eşyaya sahip olmak arzusuyla dolu, en büyük kaygıları, korkuları bunlara ulaşamamak olan küçük dünyalar. Bir kuzu kavurmalık et, bir ağaç soba odunu demekti. Basitliğin içinde her şey ama her şey “işe yarar ya da yaramaz” hanesine göre bir değer ederdi.
Para günlük koşuşturmanın yegane amacıydı. Sorsan “mühim olan insanlık” ama önemsenen her şeyin arkasında o vardı. Şiddet olağan, hoyratlık sıradandı… Toprağa acır mı bu insanlar?
İletişim hep bir üstünlük dili üzerine. Yüksek sesten, bağır çağır. Gelenekler tamamen hiyerarşinin kutsanması adına işlerdi. Bayramlar, kına geceleri, düğünler, sünnetler… Masallar, ninniler, atasözleri, lakaplar, şakalar… Halay başı olmak gibi soğan başı olmak da önemliydi.
Hayatın akışında ilişkiler kurnazlığın, öteki üzerine kurulacak bir üstünlüğün, hiyerarşik düzenin öğretilmesi üzerine işlerdi. Zayıflar doğada nasıl eleniyorsa, bu düzende de zayıfa yer yoktu.
Okumak, öğrenmek, gelişmek? Zor işti vesselam. Dokunulmaz bir yeri vardı, orası kesin. Ama saygıdan değil, anlamamaktan. Belki de korkudan. İki satır okumak dahi büyük bir zül gibiydi. Öyle ya zavallı düşünceler, bildik düzenler sarsılabilirdi. Oldukları bir şeyden başka bir şeye dönüşme ihtimali büyük bir korku yaratıyordu sanırım. Yoksulluk kader, küçük kazanımlar kısmetin büyüğü, Allah’ın bir lütfuydu. Kimse bilmiyorsa eğer, hilafsız her biri ahlak ve erdem timsali, önemli insanlardı.
En nefret ettiğim şey ise hep şikayet etmeleri ama bunun için hiçbir şey yapmamalarıydı. Karı kocadan, komşular birbirlerinden, mahalle belediyeden, halk hükümetten, hükümet hepsinden. Devamlı şikayet, nefret. Düşünüyorum da belki de ihtiyaç duydukları ilgiyi ancak bu yolla sağlayabiliyorlardı.
Dedikodu günlük meşgaleydi. Memleketçilik kitaplardaki önsöz gibiydi. Uymuyorsa kitabı kapat… Kürt, Laz, Yörük, Çerkez, Sünni, Alevi, fark etmeksizin hepsi, bir arada yaşamaya itildikleri o yoksul mahallelerde birbirlerine belli etmeden kimlikçilik yapıyor, zoraki mesafelerle yaşıyorlardı. Çok duymuşluğum var “onlarla kız alınıp verilmez”, “onların dini başka”, “uzak dur şunlardan” tarzı cümleleri. Ne bilsinler önyargılarla dolu bu tutumlarının zamanı gelince egemen sınıf tarafından “kimlik siyaseti” yoluyla kendilerine karşı kullanılacağını.
Yokluk, umutsuzluk içinde, filmlerde, dizilerde ruhlarına ekilen hırslar, mutsuzluklarını teselliye dönüştüren, duygularını uyuşturan şarkılar akıllarını baştan almıştı bir kere…
Oysa yaşadıkları şeylerin kendilerine biçilmiş şeyler olduğunu, gözle görünmez yüksek duvarlarla çevrili bir dünyaya, varoş kamplarına mahkum edilerek yaşatıldıklarını bir anlasalardı!..
Lakin görememek böyle işte. Duvarlar, her bir yanda…
Kontrol altında, yönlendirilmiş zihinlere sahip olduklarının farkında değillerdi bir kere. Bilinçleri büyük bir hipnozun etkisinde, düzenin elinde bir oyuncak olduklarını anlayamayacak kadar sersemleştirilmişlerdi.
Etraflarını sarmış aşılması güç duvarlara ulaşan, durumun farkına varanlar da olmuyor değildi tabi. Kimisi için görmek acı verici olmuştur muhtemelen. Çok az kişi yaşadığı bu deneyimi anlatıyor, ancak onlara da kafası gidik muamelesi yapılıyordu. Tabi bu anarşist olmanın yanında en masumuydu…
Eh olacak o kadar. Öyle propagandaya kim maruz kalsa aynı şey olur. Devlet büyüktü, devlet adamları bir yana mahalle bekçisi dahi önlerinde düğme iliklenmesi gereken önemli insanlardı. Asla sorgulanamaz kabuller vardı. Kim tarafından ilan edildiği belirsiz kutsallar üzerine söz etmek, küçük bir eleştiri yapmak. Mümkün mü? Akıldan bile geçemezdi. Sonu aforoz gibi bir şeydi.
Düpedüz güç ilişkileri içinde yaşadıklarının farkında değillerdi. Ama güç üzerine ilişki kurmayı bilinçli yaptıklarını söylemek yanlış olmaz. Öylesine ustaca kurgulanmıştı ki yukarıya “ağam paşam” aşağıya ezmenin her türlüsü. Kadınlar ve çocuklar bu zincirin en altındaki halkalar. O vakitler edilgen davranışları, devamlı olarak gelişmelere göre yön almaları ve olan biteni kabullenişleriyle kadınları iki yüzlü bulurdum. Öğrenilmiş çaresizliğin iki ayaklı simgeleri gibiydiler. Sanırım her tür yoksulluğa mahkum edilmiş bu sınıflar içinde cahillik en çok onları vurmuş olmalı.
Giderek içinde bulunduğum toplumdan uzaklaştım. Hiçbir şeylerini beğenmiyor, yaşadıkları hayatlarını bir tür çürüme olarak görüyordum. Yüzlerini bir daha görmek istemiyor, gidebileceğim en uzak yerlere gitmenin yollarını arıyordum.
Aklıyla, hür iradesiyle yaşayan, eğitimli, koşullar kalıplar içine sığdırılamaz özgür insanların olduğu yerlere gitmeli, geçmişin bu karanlığından bir şekilde çıkmalıydım. Duvarı aşmalıydım.
Öyle de oldu.
Gün geldi, her şeyin bambaşka olacağı hissiyle dolu, duvarın gerisinde kalanları orada bırakarak ayrıldım.
Ayrıldığımı sanmışım…
Hayatta öyle anlar oluyor ki yıllarca doğru bellediğiniz, öyle olduğuna inandığınız şeylerin aslında bir sanrı olduğunu fark ettiğiniz durumlar yaşayabiliyorsunuz. İşte öyle bir andı benim için. Kendimi öyle bir anda yakaladım.
Jack London’un “Martin Eden”iyle karşılaşmam bu farkındalığımı açığa çıkarmıştı. İçimde gezinen şüpheler onda dile gelmişti: “Bir zamanlar öylesine saftım ki; yüksek mevkilerde oturan, iyi evlerde yaşayan, öğrenim görmüş ve bankalarda hesapları olan insanları saygı değer kimseler sanırdım.”
Yaşadığım çevre, içinde bulunduğum toplum aslında o küçük mahalleden farklı değildi. Yüksek mevkilerde dolanıyor, iyi evlerde yaşıyor, sözde saygın ilişkileri deneyimliyordum. Ama düpedüz aynı mahalledeydim. Üstelik o artık iktidar olmuştu.
Değişen bir şey yoktu. Halen duvarların her yeri sardığı bir hayatın içindeydim. Halen ne yaşadıklarının bilincinde olmayan insanlara bakıyordum.
İnsanın ruhu mu maddeyi biçimlendiriyor, yoksa madde mi insan ruhunu? Şu cep telefonu kulaklığını kim yaptıysa bence bu soruya takılmış. Bu nasıl kablodur arkadaş. Her seferinde düğüm düğüm, karmakarışık. Ne kadar düzenli toplasam da açmak için her defasında bir dolu çaba…

