Birkaç mumun cılız ışıkları altında haritalara bakarken asla teslim olmayacaklarını, yanmış yıkılmış, küller içindeki bu şehirde boşu boşuna beklediklerini düşündü. Bir türlü kabul edemiyordu. Nasıl oldu da böyle bir duruma düşmüştü? Nerede hata yapmıştı?
Şöminenin bir işe yaramadığı salonda, soğuktan mıdır bilinmez, ellerindeki titremeyi, kan dolmuş gözlerinde ise ruhunun tüm öfkesini görmek mümkündü. “Olan oldu bir kere, tutunmak imkansız” diye söylendi. 1812 yılı Ekim ayı ortalarıydı. Tam yedi yıl önce Austerlitz muharebesiyle başlayan maceranın bu şekilde sonuçlanacağını hiç böyle hayal etmemişti.
Zemheri kapıdaydı ve Moskova’nın giderek kötüleşen şartlarıyla inat etmenin bir anlamı olmadığına ikna olmuştu.
Uzun çekilme yürüyüşüne karar verdiği o gün işin sonunun buraya varacağını, adeta cellatları olacak dondurucu soğuğa yüzbinlerce askerini teslim edeceğini henüz bilmiyordu.
Her savaşın sonunda olduğu gibi muzaffer bir komutan edasıyla, gururunu sergileyeceği büyük bir teslim töreni eşliğinde şehri devralacağını, zaferini tüm dünyaya bu yolla ilan edeceğini düşünmüştü. Öyle ya kimsenin yapamayacağı şeyi yapmış, Rusları dize getirmiş ve Moskova’yı ele geçiren bir fatih olarak adını altın harflerle tarihe yazdırmıştı.
O Napolyon’du. Avrupa’ya boyun eğdiren adam…
Lakin öyle olmadı. Adeta terk edilmiş olan şehrin dört bir yanında her gece yangınlar çıkıyor, soygunlar, çatışmalar patlak veriyordu. Yeterli erzak kalmadığından barınmak da artık mümkün değildi. Üstelik yağmalayacak bir şey bulamayan askerleri de açıktan açığa mızmızlanıyordu. Başa çıkmak zorunda kaldığı anlamsız sorunlar içinde debelenirken zamanın dahi buz tuttuğu Moskova’da Çar’ın teslim olmasını beklemenin beyhude olduğunu kabullenmişti.
Aslında onun sonunu getiren süreç aylar öncesinde başlamıştı. Rus ordusunu en çetin savaşlardan biri olan ve 70 binden fazla askerin öldüğü Borodin Muharebesi’nde yenmişti. Yani ona göre… Gerçekte ortada bir galip yoktu. Evet Ruslar geri çekiliyor, Moskova yolu açılıyordu. Ama orduları halen tükenmiş değildi.
İşte tam bu sırada, adını pek az kişinin bildiği bir isim giderek yükseliyordu: Prens Mihail İllarionoviç Golenişev Kutuzov…
Sıra dışı bir generaldi Kutuzov. Öyle Çar’ın bildik subaylarından değildi. Fransız ordusunun ikmal hatlarından uzaklaştıkça zayıflayacağını öngörmüş, geri çekilmenin en iyi strateji olduğunu düşünmüştü. “Ne kadar çok geri çekilirseniz, düşmanınız sizi takip etmek zorunda kalır ve onları o kadar çok cezbedersiniz.” Plan buydu. Kahramanlığın ve savaş onurunun yüceltildiği bir dönemde herkes Kutuzov’un stratejisine katılmıyordu tabi. Ama o “tek yol bu” diyordu.
Eleştiren eleştirene… Özellikle Rus asilzadeleri yaşanan toprak kayıpları nedeniyle karşı çıkıyorlardı. Kim takar… Sade, mütevazı kişiliğiyle Avrupalıların genelde betimlediği kahraman tipine pek uymuyordu. Ahlaki yüceliği ve girdiği her savaşta kafasından vurulmasına karşın hayatta kalması nedeniyle, insanların adeta aziz gibi gördüğü, “Tanrı tarafından görevlendirilmiş” mistik biriydi. Hatta o vakitler Rus karargahında bulunan Avusturyalı bir prens, Charles de Lin, hakkında şöyle yazmıştı: “Kutuzov dün kafasından ikinci defa kurşun yemesine rağmen hayatta kaldı. İnsan bu adamın olağanüstü bir şey için korunduğunu düşünmeden edemiyor.”
Öyle de oldu, olağanüstü bir dönemin adamıydı.
Rus ordusu neredeyse üç ay boyunca geri çekildi. Kayıplar verilse de hala ayaktaydılar. Ama en büyük sınavını Napolyon Moskova’ya dayandığında verecekti. Ya savaşıp direnecekler ya da şehri terk edeceklerdi. Hiç düşünmedi. Ona göre Rusya’nın kurtarılması isteniyorsa orduya ihtiyaç vardı. Eğer ordu biterse Rusya biterdi. Borodin’de bunu çok iyi anlamış, sayıca üstün olunsa bile askeri donanım bakımından daha güçlü olan Fransız ordusunu savaşarak yenemeyeceğine tanık olmuştu.
Kutuzov bu savaşta sergilediği zekası, kişiliği ve duruşuyla Rusya için çok farklı bir yer edindi. Öyle ki “En zor durumlarda soğukkanlılıkla ve doğru kararı vermek” dendiğinde akla gelen ilk isim o olmuştu.
Eh başka bir şey beklenmesi yanlış olurdu. O Rus ordusunu Napolyon’un elinden kurtaran generaldi…
Gençlik yıllarında Çar’ın bir subayı olarak önce Kafkasya’da, ardından Kırım’da savaşlar yaşamış ve Rus soylu sınıfının son huzurlu günlerini eserlerinde ortaya koymuş olan Tolstoy da “Savaş ve Barış” adlı eserinde Kutuzov’a yer vermiş ve onun temsilinde topluma şu düşünceyi bırakmıştı:
“Eğer en değerli varlığını korumak istiyorsan bazı şeyleri terk etmek zorundasın.”
Kutuzov Rusya’nın aklında öylesine yer etti ki, II. Dünya Savaşı sırasında Alman kuvvetlerine karşı Kızıl Ordu’nun yürüttüğü askeri harekata dahi onun adı verildi. Taktik yine aynı taktikti. Bu kez Hitler’in ordusu aynı hataya düşecek, ağır kış koşullarında Rusya’ya yem olacaktı.
Evet, “eğer en değerli varlığını korumak istiyorsan bazı şeyleri terk etmek zorundasın”. Bu düşünce artık bizim de önümüzde. Yumurta kapıya dayandı.
Ülkede yaşanan gelişmeler öylesine büyük sorunlara işaret ediyor ki geleceğe ilişkin kaygılar giderek artıyor. Toplum çürüyor, ülke çürüyor. Yo öyle hemen ekonomik çürüme diye anlamayın konuyu. Mevzu daha derin.
Siyasal güçler bir takım çıkar sınıflarının ihtiyaçlarına göre toplumsal alana müdahale ederken, bireysel hak ve özgürlükler giderek yok oluyor. Bir toplumun ilerleme kaynağı olan bilim, sanat ve kültür üzerindeki kısırlaştırma politikası giderek etkisini arttırırken, ekonomik olduğu kadar düşünsel olarak da yoksullaşan bir toplum istendiği açıkça görülüyor.
Kitle iletişim alanı, medyası, okulları, din kurumlarıyla her kitlesel nitelikteki iletişim alanı giderek despotik, insanı baskılayan, akılları baskıcı düşüncelere alıştıran içeriklerle doluyor. Dogmatik fikirler, taassup ve batıl inançlarla dolu yayınlar, eğlence adı altında pazarlanan yozluk gösterileri özgür insan iradesini yok etmekle meşgul.
Siyasetin böylesine olağanüstü güç edindiği, sivil topluma ait hareket alanının her bakımdan daraldığı bir toplumda ilerleme beklemek, akılcı bir yönelim beklemek tamamıyla hayal. Bir yanda olağanüstü maddi güçle, şiddet ve ceza gücüyle donanmış tırnak içinde devletmiş gibi pazarlanan siyaset kurumları diğer yanda bu kurumlar üzerinden ekonomik sömürüyü ve dahası bununla sınırlı olmayan her tür sömürüyü meşrulaştırmış güç merkezleri, çıkar çevreleri… Halk ise kimsesiz…
En değerli şeyi, yani “insan hak ve özgürlüğü”nü kazanmak için bazı şeyleri terk etmenin zamanı geldi de geçiyor. Çağın gereklerine ayak uyduramamış, gerçeklikten uzak siyasal kurumlar ve dar çevrelerin hizmetkarı kalıplaşmış temsiller ise bu işin başında geliyor.

