İllüzyon

0
105

Bir yanım, 80 darbesinden aylar sonra, mayıs ayının bir gecesi postal gürültüsü içinde kuşatılmış Cide’deki evinden apar topar alınarak sırf küçük düşürülmek için mahalleli arasında eli kolu bağlı götürülen yetmiş yaşlarındaki Rıfat Ilgaz’ın yılgınlığı; diğer yanım Sinop cezaevinde, deniz görmeyen hücresinde dalga sesleriyle oyalanarak, yalnızlık ve haksızlığın boğduğu düşünceler içinde hayalini kurduğu “görecek günler” için “aldırma” diyen Sabahattin Ali’nin umudu…

Sonuçta her gün aynı olmuyor insan. Bazen de böyle. Sıkıntı mı? Hayır. Ama karmaşık…

Modern zamanların otokratik ve otomatik toplumu ile kendinden önceki zamanların köleci toplumlarına ait hastalıklı genlerin her yeri sardığı şu düzende var olmaya, yaşamaya çalışmak.

Ne hayat ama?

Neredeyse kimsenin kimseye ve de insani olan hiçbir şeye inancı yok. Tüketmenin hazzı ile yüceltilen piyasa kafası her yeri ele geçirmiş. Benliğin tüm değer alanları yozlaşmış, tahrip olmuş. Hiçbir şey inanılmaz değil ve hiçbir şeye de inanmak mümkün değil. Her şey herkes bir şüphe. İnsanları, toplumu bir araya getiren bağlar giderek silikleşiyor.

Neden bir aradayız ki arkadaş? Bizi tutan ne? Piyasa aklıyla koşullanmış bir toplum düzeninde her tür yok edicilik olağanlaşırken, her tür kötülük sıradanlaşırken neye tutunmaya çalışıyoruz?

İnsani olan ne varsa tehdit altında. Bir anlama oturttuğun, düşünce, duygu dünyanda bir yer edinmiş herhangi bir şey mesela. Dakikası geçmiyor, yıkılıyor. Benci duygular ve istekler öylesine yücelmiş ki özgeci insan sizlere ömür. Her şeyin hiperi gibi hiper bireycilik de sarmaşık otu gibi yayılmış ortalığa. Duyguların dahi meta haline geldiği, alınıp satıldığı bir dünyada, gerçekliğin son bulduğu bir andayız. Yani insani olan gerçekliğin. Yoksa piyasa arzularına boyun eğmiş bir gerçeklik devamlı olarak pazarlanmıyor mu?

Dali’nin resmettiği “Pierrot’nun Aşkı” gibi adeta. Resme yakından baksan iki aşık, romantizm, uzaktan baksan kuru kafadan bir ölüm illüzyonu. Belki de insanlık piyasa hazzının denizinde, illüzyonun içinde kayboldu. Doğru mesafeden bakamadığı için şu hiper kapitalist dünyanın nasıl bir yanılsama ve yok edicilik barındırdığını tam olarak göremiyor.

“Ooo paşam nerelerdesin sen ya?”

“Muzaffer abi!”

“Valla boyum bir karış uzadı. Seni göreceğimi hiç tahmin etmiyordum. Hiç çıkmıyor musun arkadaş?”

“Yok abi. Havalar soğudu. Bazen gün oluyor hiç çıkmak istemiyorum. Eh senin gibi piyasa işleri de koşturmuyorum.”

“Boş ver gözüm, iyi yapıyorsun. Çıkıp da ne yapacaksın? Tatsız tuzsuz bir dünya zaten…”

“Niye ki?”

“Görmüyor musun? Ortalık toz duman. İnsanlar bir değişik. Her şeyin ayarı kaçık. Kim neyi ne için yapıyor ne istiyor, derdi ne anlamak mümkün değil. Ölçü biçim kalmamış, akıllar karmakarışık. Herkes ayrı bir tel. Ticaret desen tatsız tuzsuz. Kazansan ne olacak? Gün geçmiyor ki yeni bir macera…”

“Çok dertli gördüm seni.”

“Çaylar benden” diyerek el ediyor.

“Yok ya. İşler öyle böyle gidiyor. Memleket bize güzel. Ama bu düzen böyle gitmez. Sorun paradan öte, ortalık tuhaflaştı. Hırs mı diyeyim, göz açlığı mı? Kendini bilmez olmuş herkes.”

“Ya Muzaffer abi sen de böyle diyorsan memleketin emeklisi ne desin?”

“He ya” diyerek üzerindeki montu koltuğun kenarına doğru atıyor.

“Bak ağam yine yaptı yapacağını. Öyle sarayımda rahatım demeyeceksin. Paketleyip götürürler valla!”

Boş bulunuyorum, kısa bir an neden bahsediyor, ne diyor diye iç geçiriyorum.

“Ha şu Amerika Birleşik Şirketleri.”

“Şirketleri mi?”

“Öyle değil mi abi, adam şirket gibi yönetiyor.”

“Valla doğru. Yeni dünya düzeni bu tabi.”

“Eh Muzaffer abi devir öyle devir. Kimin kime gücü yetiyorsa. Hakmış hukukmuş unut o işleri. Bak sabaha ne olur bilinmez.”

Gülüşüyoruz gayri ihtiyari.

“Kabil’in kanunları diyorsun…”

“Hep öyle değil miydi?”

“Tamam da birader eşkıyaya mı bırakacağız dünyayı şimdi? Bir Sandıkçı Şükrü çıkmaz mı?”

“Çıkmaz Muzaffer abi çıkmaz. O devirler geride kaldı. İtibarlı olan insan onuru mu bugün?”

“Desene vicdan öldü.”

“Vicdan da öldü, Tanrı’da.”

“Tanrı niye ölsün yahu? Kim demiş onu?”

“Nietzsche.”

“Ölmez ölmez. Daha çok ekmek çıkar o konudan. Sen öyle orta çağ değişti falan sanma profesör. Senin modern toplumunun hükmü yok bu devirde.”

Yok tabi. Modern toplum da bir dayatma değil miydi sonuçta? Hoş post most diyerek biraz yumuşattık meseleyi ama kısa sürede cıvıdığımız kesin. Şimdi ne var itibar edilebilecek? Metalaşmış, alınıp satılan her şeyin her yeri sardığı bir dünyada neyi nasıl bir değerle tanımlayacağız? Sahi sevgi neydi misal? İyilik miydi? Dostluk muydu? Yoksa emek miydi? Boşa tabi o filmler. Yoksa sevgi para mıydı?

“Dalgınsın sen bugün.”

“Biraz karışığım son zamanlar. Ne diyorduk? Hah… Abi konu din değil. Yani orta çağın din ahlakı meselesini aştık sanıyorum. Sonuçta dinin yarattığı bir toplumsal düzen, bir değerler alanı, ahlak anlayışı vardı. Ama bak insanlık tarihine. Bizi bir araya ne getirmiş olabilir sence? Doğayla mücadele. Din de bu mücadelenin bir ürünü. İş birliği yapmasak türümüz devam edebilir miydi?”

Çayından bir yudumu çekerken göz ucuyla “sadede gel” der gibi bakıyor.

“Şimdi bu iş birliğini doğayla mücadele için, hayatta kalmak için yaptık yapmasına ama aynı zamanda kurallar, değerler geliştirdik. Binlerce yıl içinde geliştire geliştire bugünün toplumu doğdu mu? Doğdu. En temel psikolojik ihtiyaçlara, korkular ve arzulara cevap bulmak için yarattığımız dini daha yüz iki yüz yıl evvel modern toplum ile dışarıya aldık mı? Aldık. Hem artık bu ihtiyaçlara yanıt veren başka bir araç da geliştirdik.”

“Neymiş o?”

“Para…”

“Hadi canım. Para bir toplumu, insanı bu kadar eline alabilir mi?”

“Alır Muzaffer abi. Neden almasın. Modern toplumda geçerli olan ne sence? Adam Venezuela’ya neden daldı? Petrol. Demokrasiymiş, insan haklarıymış, masal olduğunu ilk okuldaki çocuklar dahi biliyor. Artık sona geldik. Her şeyi ters yüz ediyoruz, yok ediyoruz.”

“Desene büyük balık küçük balığı yutacak.”

“Öyle Muzaffer abi. Yeni dünyanın sahipleri, köle-efendi ahlakını yeniden inşa ediyor. Hiper kapitalizme yön verenler yeni efendiler… Ve onlar için metalaşmayan, alınıp satılmayan hiçbir şeyin önemi yok. İnsanlar bu sarmala kaptırdı bir kere. Yeni olan tüm değerler tüketmenin hazzına odaklı.”

“Sen onu bunu bırak, Grönland’a girer mi bunlar?”

“Her yere girdiler zaten Muzaffer abi. Biz bize sunulanın dışında neyi görebiliyoruz?”

“İnsanlar nasıl olur da göremiyor anlamıyorum.”

“Göremezler Muzaffer Abi. İnsan bedeniyle değil zihniyle bir köle artık.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz