“Bugün 22 Aralık’ta hepimizi Semyonovski meydanına götürdüler. Orada bizlere ölüm hükmümüz okunduktan sonra öpmemiz için haç verildi ve başımızın üzerinde hançer kırıldı. Mezar tuvaletlerimiz de (beyaz gömlekler) hazırlanmıştı. Sonra içimizden üçünü ölüm cezasını yerine getirmek için kazıklardan yapılmış çitin önüne götürdüler. Ben altıncı sıradaydım. Üçer kişilik topluluklar halinde çağırıyorlardı bizi. Ben ikinci toplulukta olduğum için bir dakikadan fazla ömrüm kalmamıştı. O zaman seni düşündüm kardeşim benim. Son anımda kafamda yalnız sen vardın. Son ayrılıkta en yakınımda duran Plestceiev ile Dourov’u kucaklamak için vaktim vardı. Sonra çekilme emrini duyduk. Direklere bağlanmış olanlar geri getirildiler ve bizlere Çar hazretlerinin hayatımızı bağışladığını bildiren yazısını okudular.”
Yaşadığı bu trajik sahneyi “Mektuplar” adlı eserinde böyle anlatır Dostoyevski. Kar tanelerinin kalın buz örtüsü üzerinde öteye beriye savrulduğu soğuk bir günde St. Petersburg’un Semenov meydanında bellerine kadar soyulmuş yirmi bir mahkumdan biridir. Sene 1849’dur ve henüz yirmi sekiz yaşında bir gençtir.
Genç olmasına gençtir ama bilinen, tanınan biridir Dostoyevski. 1846’da yayınlanan “İnsancıklar” adlı eseriyle büyük ses getirmiş, “yeni bir Gogol geliyor” şeklinde yorumlanmış ve ismi edebiyat çevrelerinde duyulmuştur.
Olayı biraz başa saralım…
Dostoyevski kendisi gibi bir yazar olan ağabeyi Mihail ile birlikte eğitim için St. Petersburg’a, askeri bir okula gönderilir. Matematik ve askeri mühendisliğe olan ilgisizliği, çizime, mimariye olan düşkünlüğü nedeniyle akademiyi sevemeyen Dostoyevski zar zor da olsa buradaki eğitimini tamamlar ve teğmen olur. Ama ardından bir yıl kadar sürdürebildiği memuriyetin kendine göre olmadığına kanaat getirir. Bu dönemde yeni çevrelere girer, özellikle edebiyata, yazmaya ilgisi nedeniyle farklı grupların içinde yer alır. Rus edebiyatı üzerine entelektüel tartışmalar yapan “Petrashevsky Çevresi” de bunlardan biridir.
Grup, Fransız ütopik sosyalistlerinden Charles Fourier’nin takipçisi Mihail Petrashevsky tarafından kurulmuştur. Aralarında yazarlar, öğretmenler, öğrenciler, küçük devlet memurları ve ordu subayları gibi farklı kesimlerden birçok kişi bulunduğu bu grubun değişen politik rüzgarlara bakıldığında eleştirel ve muhalif olması doğaldır.
Dostoyevski de 1847’de bu grubun düzenlediği “Cuma Günleri”ne katılmaya başlar. O vakitler orada tanık olduğu faaliyetleri ve tartışmaları, komplo içermeyen, sıradan sosyal etkinlikler olarak görmektedir. Ancak ortam karışıktır. 1848 devrimlerinin Rusya’ya da yayılma ihtimalinden endişelenen Çar, Petrashevsky Çevresi gibi organizasyonları batıdan gelen fikirlerin yayılmasında etkili olabilir düşüncesiyle bir tehlike olarak görmektedir. Doğal olarak herkesi takibe aldırır, içlerine casuslar gönderir. Ve tabi kim var kim yok, kim ne iştir türünden her konu açığa çıkarılır. Ardından tutuklamalar başlar.
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski de bu gelişmelerin sonunda devlet aleyhine komplo kurmakla suçlanır, tutuklanır. Beklenenden uzun bir süre, sekiz ay zindanda kalır. Zira haklarında ne yapılacağı konusu tartışma konusudur. Çar I. Nikola tutuklu herkesin idamından yanadır. Çevresi ise böyle bir şey yapılırsa halkın ayaklanacağından endişe etmektedir. Sonuçta çarı ikna ederler. Ancak bir şartla… Mahkumlar son ana kadar idam sahnesini yaşayacak ve o anda çar tarafından affedildiklerini öğreneceklerdir. Tabi sürgün cezasıyla…
İşte o soğuk kış gününde infazın gerçekleştirilmesi için meydandaki direklere bağlanan sekiz tutuklu arkadaşıyla beraber affedilen Dostoyevski, hayatta kalmıştır kalmasına ama Sibirya’nın Omsk cezaevine sürgüne gönderilir. Ve böylelikle yazarın düşüncelerini köklü bir şekilde değiştirecek olan yeni bir sayfa açılır.
Gerçekten de burada geçirdiği yıllar hayata bakışını derinden etkileyecektir. İlerleyen yıllarda kaleme aldığı “Ölüler Evinden Anılar” adlı eserinde şöyle bir ifadede bulunur:
“Hapishane hayatından önce insanları tanıdığımı sanırdım, ama yanılmışım…”
Sibirya’nın Öğrettiği
Dostoyevski Sibirya sürgün günlerinde o yaşına kadar tanık olmadığı türden insanların arasında aynı ortamda kalır ve onları yakından tanıma fırsatı bulur. Başlarda çoğu köylü ve asker kökenli olan bu kişilerin arasına girmekte zorlanır. Farklı dünyaların insanlarıymış gibi hisseder. Kaba davranışlarına maruz kalır, dışlanır, küçümsenir. Zaman geçtikçe katil, cani olarak nitelenen bu insanların aslında sanıldığı gibi olmadığını, ruhlarının çok farklı olduğunu anlamaya başlar. Belletilmiş egemen fikirlerden, kalıplardan sıyrılır. Artık her şey gözünde farklılaşmaktadır.
“Bir kere insanlar öyle anlatıldığı gibi ne saf iyi ne de saf kötü olamazlar. İyi ya da kötü olmalarını belirleyen şey karakter değil, olsa olsa yaşam koşullarıdır.” diye düşünür. Ona göre alt sınıfın bu insanları başka bir gerçekliği yaşamaktadır. Egemen düzen tarafından dışlandıkları yaşamlarında kabullendikleri güç ilişkileri arasında kaybolmuşlardır.
Bu insanlar sanıldığı gibi kötü değillerdir. Kötü olarak tanınan birisi pekala iyi bir davranışta bulunabilir, iyi olarak tanınan birisi ise sokağın köşesini döndüğünde beklenmedik bir cinayet işleyebilirdi. İşte Sibirya’daki “yoksul ve basit, katil, cani insanlardan” öğrendiği dersler bunlardı. Ona göre bu büyük bir trajediydi.
Yaşadıklarından öylesine etkilenmiştir ki hayatı adeta Sibirya öncesi ve sonrası gibi iki keskin döneme ayrılmıştır.
Dostoyevski sürgün sırasında Sibirya hapishanesinde tanıdığı bu insanlar için “kara halk” tanımlamasını kullanır. Ve bu dönemde bir düşünce daha aklında iyice pekişir: “Rusya’nın aydın kesimiyle halk arasında derin bir uçurum var.”
“Kara halkı” tanımak onda birçok şeyi değiştirdiği gibi batı kaynaklı bir devrimin Rusya’da olabilirliği üzerine kuşkuları da giderek artar. Bir kere hapishanede tanıdığı insanlar gerçeklikten uzaklaştırılmış, olan biteni kavramaktan yoksun insanlardır. Ülkedeki esas sorun aydınlardır. Çizgisi giderek değişir, en önemli görevinin halkla aydınların ve soyluların yakınlaşmasını sağlamak olduğuna inanmaya başlar.
Bu bakış açısı 1860–70 yılları arasında yazdığı romanlara da yansır. Tabi bununla da sınırlı kalmaz. Politik çevrelerle çatışır. Ona göre halkın aydınlarla birlikte çarlığa karşı savaşa girişmesi için halk yığınlarında devrimci bilincin artmasını beklemek yanlıştır. İnsanlar eşitsizliklerin, toplumsal alanda düzenlenmiş ve normalleştirilmiş yoksunluk tuzaklarının mağduruyken, üstelik aydınlar halktan bu kadar kopukken, öyle bir bilince erişmek nasıl olacak?
Ve yıllar geçer, gerçekler değişmez…
Dostoyevski’nin deneyimlediği bu sürecin bugün farklı olduğunu sanmak; halk üzerinde baskı ve kontrol aracı olarak işleyen kitle iletişim araçlarını; bu araçlar üzerinden pazarlanan sahte aydınları ve onların egemen sınıf çıkarları için ektiği düşünceleri; “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diyen Fransa kraliçesinden “arzu ettiğime göre geçinemiyorum” diye alay edercesine açıklama yapabilecek servet sahibi patronların yönettiği politik güçleri; küresel sömürü düzeninin örgütlü bürokrasisini; düzene boyun eğdirmenin aracı haline gelmiş din kurumlarını, okulları; ve dahası devasa hale gelmiş şiddet araçlarıyla donanmış, insan üzerine çökmüş devlet yapısal gücünü görmezden gelmek, “kara halk” düzeninin bittiğini düşünmek sanırım hayalperestlik olur…

