Asfaltın Aykırı Çocukları: Chopper Kültürel Tarihi / 3

0
13

Bir önceki bölüme buradan ulaşabilirsiniz

Chopper hikâyesi genellikle Amerika’nın uçsuz bucaksız çöllerinde başlar ve Avrupa’nın steril garajlarında rafine olur. Ancak bu kültürün en modern, en alçakgönüllü ve belki de en “cool” ihtilali, Tokyo’nun dar sokaklarında, gökdelenlerin gölgesindeki küçük atölyelerde minimalizmin zaferi olarak gerçekleşti. Japonya, Amerikan Chopper’ının o gösterişli, krom yığını ve devasa yapısını alıp; onu Uzak Doğu’nun minimalist estetiğiyle yoğurarak ortaya “Brat Style” denilen bir dünya çıkardı.

Bu tarz, Chopper dünyasına şu mesajı veriyordu: “Gürültü yapmak için devasa olmanıza gerek yok; karakter, detaylarda gizlidir.”

“Brat Style” aslında Tokyo’daki bir motosiklet atölyesinin adıdır. Atölyenin kurucusu Go Takamine, 90’lı yılların sonunda, o dönem popüler olan devasa ve pahalı Chopper’lara bir antitez sundu. Takamine, büyük V-twin motorlar yerine Japonya’nın yerel kahramanlarını (Yamaha SR400, Kawasaki W650 gibi tek veya çift silindirli makineleri) kullandı.

Bu motorlar küçüktü, hafifti ve şehir trafiği için idealdi. Takamine bu motorları “kesti” (chopped), şasilerini kısalttı, üzerlerine incecik ve düz seleler koydu. Ortaya çıkan görüntü, bir Chopper kadar asi ama bir sokak çocuğu kadar çevik ve mütevazıydı. Japonca “yaramaz çocuk” anlamına gelen “Brat” ismi, bu motorların ruhunu tam olarak yansıtıyordu.

Japon Chopper kültürünü Amerikan muadillerinden ayıran en büyük fark, Japonların Wabi-Sabi (kusurluluğun içindeki güzellik) felsefesidir. Amerikalılar motorun her yerini kroma boğup parlatırken, Japon ustalar paslanmış bir yakıt deposunu, aşınmış bir deri seleyi veya mat bir boyayı “yaşanmışlık” belirtisi olarak kutsarlar.

Japon Street Bikers dergisinde minimalizmin estetiğini yansıtan bu tarz şöyle tanımlanıyordu:“Brat Style, parıltıyla değil, gölgeyle ilgilidir. Bir motosikletin ne kadar pahalı göründüğü önemli değildir; önemli olan, sahibinin ruhunu ne kadar yansıttığı ve Tokyo sokaklarında ne kadar doğal durduğudur.”

Amerikan Chopper’ları “Long and Low” (Uzun ve Alçak) iken, Japon Chopper’ları “Short and Narrow” (Kısa ve Dar) felsefesini benimser ve daha kompakt bir isyan tasarımıdır. Daralan gidonlar, yüksek olmayan ama dik duran şasiler ve genellikle arka tekerleğin hemen üzerinde biten kısa çamurluklar… Bu teknik seçimler, sadece estetik değil, Japonya’nın dar yollarında otomobillerin aralarından “sıvışmak” için bir zorunluluktu.

“Brat Style”, Chopper kültürünü “elitist” ve “pahalı” bir hobi olmaktan çıkarıp demokratikleştirdi. Artık binlerce dolar harcamadan, eski bir Japon işçi motorunu alıp kendi Chopper’ınızı yapabilirdiniz. Bu akım, 2000’lerin başında internetin de etkisiyle tüm dünyaya yayıldı. Bugün Avrupa ve Amerika’daki pek çok “Hipster” motor kültürü, aslında Go Takamine’nin Tokyo’daki o küçük dükkânında başlattığı bu akımın birer yansımasıdır.

Japonya’da bir Chopper buluşmasına gittiğinizde, pırıl pırıl orijinal bir Yamaha görmeniz zordur. Sürücüler, fabrikadan yeni çıkmış bir motoru alıp aynı gün koltuğunu kesmeye başlarlar. Bir Japon Chopper sürücüsü için “en büyük hakaret”, motorun fabrikadan çıktığı gibi görünmesidir.

Bir Amerikan V2 motoru gök gürültüsü gibi gürlerken, bir Brat Style motoru (örneğin bir SR400) ritmik, seri ve net bir “pıt-pıt-pıt” sesi çıkarır. Tek silindirin ritmik patırtısı, Tokyo’nun neon ışıklı sokaklarında yankılanan bir kalp atışı gibidir. Üzerine oturduğunuzda kendinizi ağır bir tankta değil, hafif ve hırçın bir bisikletteymiş gibi hissedersiniz. Elinizi depoya koyduğunuzda, boyanın altındaki o pürüzlü, mat doku size “ben gerçek bir makineyim” der.

Japon Chopper Kültürü, Chopper’ın sadece “Amerikan kası” demek olmadığını, aynı zamanda bir “Doğu zarafeti” ve “mekanik bir haiku” olabileceğini kanıtladı. Onlar, geçmişin ağır ve hantal efsanelerini alıp, onları geleceğin hızlı ve minimalist dünyasına adapte ettiler.

Modern bir motosiklet sürücüsü için motoru çalıştırmak, sağ gidondaki küçük plastik bir düğmeye basmaktan ibaret olan steril bir eylemdir. Ancak gerçek bir Chopper tutkunu için bu, makineyle girilen bir düello, bir fiziksel güç gösterisi ve hatta bazen hastanelik eden bir kumardır. Kickstart (ayak marşı), Chopper dünyasının “giriş sınavı”dır. Eğer o devasa demir yığınını kendi bacak gücünüzle hayata döndüremiyor, makineyi uyandırmanın acı bedelini ödeyemiyorsanız, o koltuğa oturmaya henüz hak kazanmamışsınız demektir. Bu sadece bir çalıştırma yöntemi değil; metalin, benzinin ve insan iradesinin tek bir saniyede birleştiği kutsal bir ritüeldir.

1970’lerin ortalarına kadar çoğu ağır sıklet Harley-Davidson ve Chopper projesinde marş motoru (electric start) ya hiç yoktu ya da “fazlalık” olduğu gerekçesiyle sökülüp atılmıştı. Bir Chopper’ı çalıştırmak için, şanzımanın yanından dışarı uzanan o ağır metal kolu (kick pedal) aşağıya doğru, tüm vücut ağırlığınızla ve doğru zamanlamayla itmeniz gerekir.

Süreç, bir cerrah titizliği gerektirir: Önce jikleyi ayarlar, benzini silindirlere gönderir, pistonun “ölü nokta” denilen o en dirençli anını ayağınızla hissedersiniz. İşte o an, tüm gücünüzü tek bir vuruşa sakladığınız andır. Eğer zamanlama yanlışsa veya motor “huysuzsa”, karşılığını çok sert bir şekilde alırsınız.

Kickstart dünyasının en korkunç efsanesi “Backfire” (Geri Tepme) olayıdır. Motor bazen çalışmayı reddeder ve silindirdeki patlama, vurduğunuz kolu aynı hızla yukarı geri fırlatır. Bu ani ve devasa güç, sürücünün dizini yukarı doğru fırlatarak menisküsünü yırtabilir, kaval kemiğini kırabilir veya kalçasını yerinden oynatabilir.

Chopper camiasında buna “Sportster Knee” (Sportster Dizi) denir. Eski kuşak sürücülerin çoğu, yağmurlu havalarda sızlayan dizlerini ovuştururken, o meşhur geri tepme anlarını birer savaş gazisi hatırası gibi anlatırlar:

“Motorun o gün ters günündeydi. Ayağımı pedala koydum, tam yüklendiğim anda makine benden nefret ettiğini hissettirdi. Pedalı öyle bir geri fırlattı ki, dizim neredeyse çeneme çarpıyordu. O gün eve topallayarak gittim ama motoru çalıştırdığımda hissettiğim o zafer duygusu, acıyı unutturmuştu.”

1974, El Paso’dan bir garaj ustası.

1960’ların sonunda, motosiklet üretiminde marş motorları standartlaşmaya başladığında, muhafazakâr basın bu değişimi alkışlarla karşıladı. Motorcyclist dergisi, ayak marşını “çağ dışı bir işkence aleti” olarak tanımlayarak şunları yazmıştı: “Neden bir insan, sabah işe gitmeden önce kendi motosikletiyle bir güreş müsabakasına girmek istesin? Ayak marşı, sadece dizleri mahvetmekle kalmıyor, aynı zamanda sürücünün enerjisini yola çıkmadan tüketiyor. Düğmeye basın ve gidin; gelecek elektrikte!”

Ancak Chopper sürücüleri için bu “kolaylık”, makineyle olan bağı koparan bir ihanetti. Onlara göre, bir motoru çalıştırmak için “ter akıtmayan” biri, o makinenin ruhuna asla hükmedemezdi.

Sinemada bir karakterin “sertliğini” göstermek için kickstart sahneleri paha biçilmezdir. Karakter, karizmatik bir tavırla motora biner, güneş gözlüklerini takar ve tek bir sert tekmeyle motoru kükretir. Ancak gerçek hayatta işler her zaman böyle yürümez.

Family Matters dizisinde Steve Urkel’in Isetta’sı ne kadar komikse, bir Chopper filminde motorunu on beşinci kez tekmelemesine rağmen çalıştıramayan “bad boy” karakteri de o kadar trajikomiktir. Kickstart, popüler kültürde “hak edilmiş güç” simgesidir. Eğer motor ilk seferde çalışıyorsa, o sürücü “makineyle konuşan adam”dır.

Bir Chopper’ın kickstart ile çalışma anı, duyusal bir patlamadır. Pedalı aşağı ittiğinizde duyduğunuz o “hıss-pıt” sesi, motorun içindeki sıkıştırmanın (compression) habercisidir. Başarılı bir vuruştan sonra egzozdan çıkan o ilk devasa “GÜM” sesi, sessizliği bir bıçak gibi böler. O an havaya yayılan yanmamış benzin kokusu ve motorun sarsıntıyla kendine gelmesi, sürücü için dünyanın en güzel senfonisidir.

Bugün çoğu modern chopper projesinde, nostalji olsun diye hem marş motoru hem de ayak marşı (kick-only look) bir arada kullanılır. Ancak gerçek tutkunlar hala “Kick Only” (Sadece Ayak Marşı) modelleri tercih ederler. Bu, hırsızlara karşı doğal bir güvenlik sistemidir; çünkü o motoru çalıştırmayı bilmeyen biri, onu çalsa bile iki sokak öteye gidemeyecektir. Kickstart, sürücü ve makine arasındaki o ilk, samimi ve bazen de sert olan mekanik bir el sıkışmadır. O pedal, bir anahtar değil; makineye üflediğiniz candır.

Chopper sadece kesilmiş bir şasi ve gürültülü bir motordan ibaret değildir; o aynı zamanda sahibinin ruhunu taşıyan hareketli bir tuvaldir. Chopper estetiğinin en zarif, en hipnotize edici ve belki de en “cerrahi” dokunuşu şüphesiz Pinstriping’dir. Yakıt deposunun kavislerinde, çamurluğun tam ortasında veya o sert şasinin eklem yerlerinde süzülen o milimetrik ince çizgiler, kaba metal yığınına bir “kişilik” ve “zarafet” katar.

Pinstriping, hata kabul etmeyen bir disiplindir. Bir fırça darbesiyle bir şaheser yaratabilir veya binlerce dolarlık boya işini bir saniyede mahvedebilirsiniz.

Pinstriping denince akla gelen ilk ve en efsanevi isim asfaltın lanetli dâhisi Kenny “Von Dutch” Howard’dır. 1950’lerin başında Kaliforniya’da motosiklet ve otomobil dünyasını sarsan bu adam, pinstriping sanatını bir “garaj süslemesi” olmaktan çıkarıp bir yeraltı kültürü ikonuna dönüştürdü.

Von Dutch, sadece çizgiler çekmiyordu; o, metalin üzerine ruh üflüyordu. En meşhur simgesi olan “Flying Eyeball” (Uçan Göz Küresi), bugün bile Chopper dünyasının en tanınmış logosudur. Efsaneye göre Von Dutch, bir çizgiyi çekerken asla geri dönmez, asla düzeltme yapmazdı. Elindeki uzun tüylü özel fırçasıyla (Sword Striper), sanki bir büyü yapıyormuşçasına motorun üzerinde dans ederdi.

Pinstriping yaparken kullanılan fırçalar, bildiğimiz resim fırçalarına benzemez. Genellikle sincap kılından yapılan bu fırçaların kılları çok uzundur; bu sayede boyayı uzun süre tutabilir ve kesintisiz çizgiler çekilmesine olanak tanır. Sanatçı, çizgiyi çekerken nefesini tutar. Çünkü en ufak bir nabız atışı veya titreme, o kusursuz hattın üzerinde bir “çapak” gibi görünür.

“Pinstriping yaparken dünya durur. Sadece sen, fırçanın ucu ve metalin soğukluğu vardır. Boyanın kıvamı o günkü neme göre değişir, metalin sıcaklığı fırçanın gidişini etkiler. Bu, makineyle yapılan bir sevişme gibidir; acele ederseniz kaybedersiniz.”

1950’lerin sonundaki muhafazakâr Amerikan basını, bu süslü ve tuhaf desenli motorlara pek sıcak bakmıyor, vandalizm olarak niteleyerek bunun bir sanat olduğunu kabul etmiyordu. Custom Rodder gibi dergilerde, pinstriping bazen “gençlerin araçlarını çirkinleştirmesi” olarak görülüyordu. Ancak motorcuların tepkisi tam tersiydi. Sürücüler, Von Dutch’ın dükkânının önünde kuyruğa giriyor, sadece bir çizgi çektirebilmek için günlerce bekliyorlardı.

1956 yılında dönemin bir gazete küpürü şöyle yazıyordu;“Gençler artık sadece hızlı gitmekle ilgilenmiyorlar; motorlarının üzerine garip, simetrik çizgiler ve kanatlı gözler çizdiriyorlar. Bu yeni akım, otoyolları birer açık hava müzesine çeviriyor ama bu müzede her şey çok gürültülü!”

Bugün “Von Dutch” ismini bir giyim markası olarak her yerde görebilirsiniz; ancak gerçek Chopper tutkunları için o isim, bir kamyonun arkasında veya bir Chopper’ın deposunda gizli bir imzadır. Popüler kültür, bu ince çizgileri “retro” ve “cool” bir görsel dil olarak benimsedi. Rat Fink karakterinin yaratıcısı Ed “Big Daddy” Roth ile Von Dutch arasındaki dostluk ve rekabet, bugün “Kustom Kulture” dediğimiz devasa endüstrinin temellerini attı.

Pinstriping dünyasının tek bir kutsal kokusu vardır: One-Shot emaye boya. Bu boyanın kendine has, keskin ve metalik kokusu, bir atölyeye girdiğinizde pinstriping yapıldığını anlamanızı sağlar. Boyanın yüzeyde kururken matlaşması, fırçanın metal üzerindeki o sessiz, kaygan sesi… Bu, dokunsal bir sanattır. Bir pinstriping çizgisinin üzerinden parmağınızı geçirdiğinizde, boyanın yarattığı o milimetrik yüksekliği hissedersiniz; o yükseklik, el işçiliğinin “kabartma” imzasıdır.

Pinstriping’in en büyüleyici bir diğer yanı simetrisidir. Sanatçı, hiçbir ölçü aleti kullanmadan, motorun sağ tarafına çizdiği karmaşık desenin aynısını sol tarafa da çeker. Bu, beynin her iki lobunu aynı anda kullanmayı gerektiren muazzam bir yetenektir. Bir tarafta hata yaparsanız, öbür tarafı da ona göre “uydurmak” zorunda kalırsınız; bu da kaosu bir düzene çevirme sanatıdır. Pinstriping, Chopper’ın o vahşi ve kaba doğasına eklenen bir “şiir”dir. O ince çizgiler olmasaydı, Chopper sadece bir makine kalırdı; onlarla birlikte, otoyolun tozunda parlayan birer efsaneye dönüşürler.

Chopper dünyasında “stil” genellikle görsellikle ilgili olsa da, Frisco Style tamamen hayatta kalma ve coğrafyaya uyum sağlama zorunluluğundan doğmuştur. San Francisco’nun o meşhur, insanın nefesini kesen dik yokuşlarını, tramvay raylarını ve daracık, kalabalık sokaklarını düşündüğünüzde, bu kaotik şehirde 1.5 metrelik ön çatallarla veya devasa gidonlarla gezmek bir intihar girişimidir.

İşte 1960’ların sonunda, Kaliforniya’nın bu “dik” şehrinde, Chopper kültürüne mühendislik ve pratiklik aşılayan bir akım doğdu. Frisco Style, bir motorun hem vahşi görünüp hem de bir şehir faresi kadar çevik olabileceğinin kanıtıydı.

Frisco tarzının en ayırt edici özelliği, yakıt deposunun (genellikle “Sportster” tipi küçük depolar) şasinin tam üzerine, en tepesine monte edilmesidir. Normal Chopperlarda depo, şasinin kavisini takip eder ve alçakta durur. Ancak bir Frisco motorunda depo, adeta şasinin üzerinde “tünemiş” bir kuş gibi durur.

Neden böyle olduğunun cevabı San Francisco’nun yokuşlarında gizlidir. Dik bir yokuşu tırmanırken, deponun içindeki benzin arkaya doğru akar. Eğer yakıt musluğunuz deponun arkasında ve en altındaysa (Frisco modifikasyonu budur), en dik yokuşta bile deponun içindeki son damla benzini karbüratöre gönderebilirsiniz. Frisco tarzı, şehrin ortasında, 45 derecelik bir açıda stop edip geri kaymamak için geliştirilmiş dâhice bir çözümdür.

Frisco tarzı bir motorun gidonu asla geniş olmaz. Şehrin yoğun trafiğinde, aynaların arasından sıyrılabilmek için gidonlar genellikle elcik genişliğinden biraz daha fazladır. “Lane Splitting” (şerit yarma) San Francisco’da bir gelenektir ve Frisco Chopperları bu sanatın fırçalarıdır. Gidonlar o kadar dardır ki, bazen sürücünün elleri birbirine değer; ama bu sayede bir otomobilin geçemediği her boşluktan bir Frisco Chopper mermi gibi geçebilir.

Klasik Chopperlarda ayaklar genellikle en önde (forward controls) uzatılır; bu rahat bir otoban sürüşü sağlar ama ani manevra kabiliyetini sıfırlar. Frisco stilinde ise ayaklıklar tam sürücünün altındadır (mid-controls). Bu durum sürücüye, motosikleti kalçalarıyla yönlendirme ve bir çukurdan kaçarken sele üzerinde hafifçe ayağa kalkma imkânı tanır. Tramvay raylarının kaygan metalinden kaçmak için bu “binici” duruşu hayati önem taşır.

Dönemin yerel San Francisco gazeteleri ve motosiklet bültenleri, sokak savaşçılarının atları olan bu motorları genellikle “Hells Angels” ve benzeri kulüplerin şehir içi devriye araçları olarak tanımlardı. The San Francisco Chronicle’da 1970’lerin başında yayınlanan bir haberde şu ifadeler yer alıyordu: “Bu motorlar alışık olduğumuz o gösterişli Hollywood chopperlarına benzemiyor. Daha kısa, daha dar ve daha agresifler. Sürücüleri, dik yokuşlarda birer cambaz gibi hareket ediyor. Bu makineler San Francisco’nun dik yokuşlarını birer oyun alanına çeviriyor.”

Sinemada Frisco Style, genellikle “gerçekten yol yapan” karakterlerin seçimidir. Sons of Anarchy dizisindeki motorların (özellikle “Club Style” olarak evrilen modellerin) atası Frisco tarzıdır. Bu motorlar “şov” için değil, “iş” için yapılmıştır.

San Francisco’nun ünlü “Haight-Ashbury” bölgesindeki eski bir ustaya göre Frisco tarzı;  “Eğer motorun deposu Frisco tarzı monte edilmemişse, o yokuşta kalırsın. Ve San Francisco yokuşunda kalmak, tüm şehre rezil olmak demektir. Bizim motorlarımız parlamaz, sadece tırmanır.”

Bu tarz bir motoru sürerken en çok hissettiğiniz şey, sol elinizdeki debriyajın ısınan kokusudur. Sürekli vites değiştirilen, dur-kalk yapılan o dik yokuşlarda balataların çıkardığı o kendine has koku, şehrin sisiyle birleşir. Tramvay raylarının üzerinden geçerken lastiğin o hafif kayma hissi ve motorun yüksek devirde yokuşu tırmanırken çıkardığı o yırtıcı ses, Frisco sürüşünün imzasıdır.

Frisco Style, chopper kültürünün “akıllı” tarafıdır. Estetiği konforla değil, fonksiyonla ve şehir mimarisiyle birleştirir. O yüksekte duran depo ve dar gidonlar, sadece bir stil tercihi değil; bir şehrin sokaklarına yazılmış bir meydan okuma mektubudur.

Chopper kültürü, tarih kitaplarına genellikle kirli sakallı, deri yelekli ve sert bakışlı adamların dünyası olarak kazınmıştır. Ancak bu gürültülü ve maskülen dekorun arkasında, en az o adamlar kadar yağ lekeli ellere sahip, en az onlar kadar rüzgâr tutkunu ve çok daha fazla önyargıyla savaşmak zorunda kalmış bir grup “görünmez” kahraman vardır: Kadın Chopper Sürücüleri. 1940’ların sonundan bugüne, kadınlar sadece birer “yolcu” (passenger) veya sissy bar’a yaslanan birer “aksesuar” olmayı reddedip, bizzat direksiyonun başına geçtiler. Onlar için Chopper sürmek sadece bir hobi değil; toplumsal rollerin o dar şasisinden kurtulup, kendi özgürlük hatlarını çizmekti.

Kadınların motosiklet dünyasındaki varlığı sanılandan çok daha eskiye dayanır. 1940 yılında Linda Dugeau ve Dot Robinson tarafından kurulan Motor Maids, bu yolculuğun kurumsal başlangıcıydı. Ancak Chopper kültürü 60’larda radikalleştiğinde, kadın sürücüler de daha asi bir kimliğe büründüler.

Chopper süren bir kadın, o dönem için “çifte isyan” demekti. Birincisi toplumun “kadın narin olmalıdır” dayatmasına, ikincisi ise motosiklet dünyasının “bu erkek işidir” muhafazakârlığına karşıydı. 1970’lerin başında Kaliforniya’da kendi Chopper’ını toplayan bir kadın sürücünün şu sözleri, o dönemin ruhunu özetliyor: “Garaja girip elime anahtarı aldığımda adamlar bana uzaylı görmüş gibi bakıyorlardı. ‘Sen bunu kaldıramazsın, ayak marşını (kickstart) basamazsın’ diyorlardı. Motoru tek tekmeyle çalıştırdığımda çıkan o ses, onlara verdiğim en iyi cevaptı. O gürültü, benim sessiz kalmayacağımın kanıtıydı.”

Kadınlar Chopper dünyasına sadece sürüş becerileriyle değil, estetik anlayışlarıyla da yeni bir soluk getirdiler. Bir kadının inşa ettiği Chopper’da genellikle daha zarif hatlar, daha ince detaylı pinstriping çalışmaları ve ergonomik ama stilden ödün vermeyen çözümler görülür. Özellikle “Frisco Style” gibi dar ve yüksek motorlar, daha minyon yapılı kadın sürücüler için bir avantajdı. Ancak bu, motorların “uysal” olduğu anlamına gelmiyordu. Aksine, bir kadının altındaki 1200cc’lik, süspansiyonu olmayan bir sert şasi (rigid frame), onun fiziksel ve zihinsel dayanıklılığının en sert gösterimiydi.

Dönemin ana akım medyası, kadın chopper sürücülerini genellikle birer “egzotik figür” veya “erkeksi kadınlar” olarak yaftalamaya çalıştı. Life dergisinin 1971 sayılarından birinde yer alan bir makalede şu alaycı ama hayranlık dolu ifadeler kullanılmıştı: “Bu kadınlar, mutfaktaki önlüklerini çıkarıp yağlı denim yeleklerini giyiyorlar. Altlarındaki devasa makinelerle otoyolda süzülürken, bir yandan rujuyla uğraşmıyorlar; onlar vites kolunu bir savaşçı gibi kavrıyorlar. Otoyolun bu yeni Amazonları, geleneksel aile yapısının egzoz dumanı arasında kaybolup gittiğini mi müjdeliyor?”

Sinemada kadın sürücüler uzun süre “kötü kız” veya “çete liderinin sevgilisi” olarak resmedildi. Ancak gerçek hayatta, kadın motosiklet kulüpleri (örneğin The Caramel Curves veya The Sirens) kendi hiyerarşilerini ve efsanelerini yarattılar.

Modern dönemde, Sons of Anarchy gibi dizilerde kadınların (Gemma Teller gibi) kulüp üzerindeki ağırlığı işlense de asıl devrim sokaktaydı. Bugün sosyal medyada kendi motorlarını sıfırdan inşa eden genç kadın ustalar, David Mann tablolarındaki o “mistik kadın” imajını yıkıp, elinde kaynak makinesiyle bizzat o tablonun yaratıcısı haline geldiler.

“Bir barın önünde motorumu çalıştırmaya çalışıyordum. Bir grup adam etrafıma toplanıp gülerek izlemeye başladılar. O gün ayağımda kısa topuklu botlar vardı. Bir tanesi ‘Yardım edeyim mi tatlım?’ dedi. Ona sadece gülümsedim, tüm ağırlığımı pedala verdim ve motor ilk seferde kükredi. Kaskımı takarken onlara dönüp ‘Tatlım değil, Kaptan diyeceksin’ dedim ve tozu dumana katarak uzaklaştım.”

80’lerin efsanevi kadın sürücülerinden “Red”

Bir kadın için Chopper sürmek, duyusal bir özgürlük patlamasıdır. Kaskın altından kurtulan saçların rüzgârda bir bayrak gibi dalgalanması, bacaklarının arasındaki motorun o vahşi titreşimi ve parmak uçlarındaki debriyajın soğuk metali… Bu, bedensel bir farkındalıktır. Kadın sürücüler genellikle “motorla bir olmak” tabirini çok daha derin bir yerden kurarlar; onlar için makine bir araç değil, bedenin bir uzantısıdır.

Kadın chopper sürücüleri, bu kültürün sadece “yumuşak” tarafı değil, aksine en dirençli ve en ilham verici damarıdır. Onlar, otoyolun tozunu yutarken sadece mil kat etmediler; aynı zamanda özgürlüğün cinsiyeti olmadığını tüm dünyaya kanıtladılar.

Chopper dünyasında her şey pırıl pırıl parlayan kromlar, kusursuz pinstriping çizgileri ve “show-room” temizliği demek değildir. Bu parlak dünyanın tam zıttında, karanlık, paslı ve görünüşte “hurda” gibi duran ama aslında yaşayan bir organizma olan, pasın ve çamurun güzelliğini yansıtan Rat Bike (Sıçan Motoru) kültürü yatar. Bir Rat Bike, “estetik” kelimesinin geleneksel tanımını çöpe atar ve yerine şu felsefeyi koyar: “Eğer çalışıyorsa, güzeldir; eğer paslıysa, yaşanmışlığı vardır.”

Bu motorlar, parlatılmak için değil, sonuna kadar sürülmek için inşa edilir. Bir Rat Bike sürücüsü için motorun üzerindeki her bir yağ sızıntısı bir madalya, her bir pas lekesi ise geçilen yolların bir hatırasıdır.

Rat Bike estetiği, “bilinçli bir bakımsızlık” sanatıdır. Bu motorlarda pahalı yedek parçalar yerine yaratıcı çözümlerle tasarımın kaosunu görürsünüz. Kırılan bir çamurluk, paslı bir telle tutturulmuş olabilir; patlayan bir koltuk, koli bandıyla (duct tape) yamalanmış olabilir. Hatta bazen bir mutfak süzgeci hava filtresine, eski bir ordu matarası ise yedek yağ deposuna dönüşebilir.

Bu tarzın en uç noktası olan “Survival Bikes” (Hayatta Kalma Motorları), sanki bir nükleer felaketten (Mad Max evreni gibi) sağ çıkmış gibi görünür. Üzerlerinde kafatasları, zincirler, mat siyah boyalar (genellikle fırçayla veya sprey boyayla rastgele atılmış) ve bazen de yolun tozunu üzerinde tutması için sürülmüş atık yağlar bulunur.

1980’lerin başında Chopper dünyası çok fazla ticarileşmeye ve “zengin oyuncağı” olmaya başladığında, gerçek sokak sürücüleri buna bir tepki olarak “Anti-Krom” ihtilalini başlatarak Rat Bike tarzını benimsediler. Onlara göre bir motorun temiz olması, onun garajda yattığının ve “gerçekten sürülmediğinin” kanıtıydı.

Bir Rat Bike ustası, motorunu neden parlatmadığını şöyle açıklıyor: “Krom, insanın yüzündeki yalan gibidir; her şeyi saklar. Pas ise dürüsttür. Motorumun paslanmasına izin veriyorum çünkü o zaman metalin gerçekten nefes aldığını hissediyorum. Yağmurda sürerim, çamurda uyurum ve motorumun da benimle birlikte yaşlanmasını isterim. Ben parlatmak için değil, rüzgârı hissetmek için buradayım.”

Ana akım basın, Rat Bike sürücülerini genellikle “hijyen yoksunu” ve “tehlikeli” ve “yürüyen çöplükler” olarak yaftaladı. Easyriders dergisinin bile bazı sayılarında, Rat Bike’lar “Chopper’ın yüz karası” olarak nitelendirilmişti. Bir İngiliz gazetesinde 1985 yılında yayınlanan bir haberde şu ifadeler yer alıyordu: “Otoyolda giden bu makineler, birer trafik canavarından ziyade, hareket eden birer hurdacıyı andırıyor. Üzerindeki her şey sallanıyor, egzozlarından kara dumanlar çıkıyor ve sürücüleri bu pas yığınlarıyla gurur duyuyor gibi görünüyor. Bu, modern dünyanın düzenine karşı yapılmış bir ‘paslı’ suikasttır.”

Dünyanın pek çok yerinde düzenlenen Rat Bike festivallerinde, “En İyi Motor” ödülü verilmez; onun yerine “En Kötü Görünen Ama En İyi Giden” veya “En Yaratıcı Çöp” ödülleri dağıtılır. Bu buluşmalarda, motorunun üzerine bira kutuları, eski ayakkabılar veya yol kenarından bulduğu tuhaf nesneleri monte etmiş sürücüler görebilirsiniz. Ancak bu karmaşanın altında, genellikle saat gibi işleyen, bakımı titizlikle yapılmış bir motor bloğu yatar. Çünkü bir Rat Bike sürücüsü dış görünüşe önem vermez ama mekanik güvenilirliğe “tapar”.

Dönemin Frank adında eski bir Rat Bike sürücüsü, motorunun estetiğinin en büyük faydasını şöyle anlatıyor: “Motorumu şehrin en tekinsiz yerinde, anahtarı üzerinde bırakıp barda bira içmeye giderdim. Kimse o paslı, yağlı ve üzerine zincirler sarılmış ‘canavara’ dokunmaya cesaret edemezdi. Hırsızlar parlak kromların peşindeydi; ama benim motorumun bir ruhu, hatta bir ‘ısırığı’ olduğunu biliyorlardı. O motoru çalmak, bir zombiyi evlat edinmek gibi bir şeydi.”

Bir Rat Bike’ın yanına yaklaştığınızda, burnunuza gelen ilk koku sıcak yağ ve eski metalin keskin aromasıdır. Motor çalıştığında, o paslı egzozlardan çıkan ses daha boğuk, daha “öksürüklü” ve karakterlidir. Elinizi deponun üzerindeki o pürüzlü, mat boyaya sürdüğünüzde, parmaklarınızda yolun kumunu ve pasın dokusunu hissedersiniz. Bu, “elini kirletmekten korkmayanların” pasın kokusu ve metalin çığlığını ustaca birleştirdikleri duyusal dünyasıdır.

Rat Bike estetiği, tüketim toplumunun “hep yeni, hep parlak” dayatmasına paslı bir karşı duruştur. O, motosikletin bir heykel değil, yaşayan, kirlenen ve sürücüsüyle birlikte yaşlanan bir yol arkadaşı olduğunun kanıtıdır.

Motosiklet kültürü ile rock müzik arasındaki bağ, sadece bir “hobi benzerliği” değil; aynı kökten beslenen, aynı isyanla büyüyen ve aynı gürültüyle nefes alan simbiyotik bir ilişki, bir senfoninin iki yüzüdür. Bir Chopper’ın egzozundan çıkan o ritmik, düşük frekanslı “pat-pat-pat” sesi ile bir bas gitarın ya da distorsiyonlu bir elektro gitarın vuruşları arasında matematiksel bir uyum vardır. Chopper, asfalttaki rock müziğidir; rock müzik ise stüdyoya hapsedilmiş bir Chopper kükremesidir.

Bu ikili, 1960’ların sonunda bir araya geldiğinde ortaya çıkan enerji, sadece bir alt kültürü değil, tüm dünyayı sarsan bir yaşam tarzını tanımladı.

Müzisyenler ve Chopper ustaları arasındaki en büyük ortak nokta “zamanlama”dır. Klasik bir Harley-Davidson V-Twin motorun ateşleme sırası, müzikteki “syncopated” (aksak) ritimlere benzer. Motorun sesi “potato-potato-potato” (patates-patates-patates) şeklinde tarif edilir; bu ritim, rock ve blues müziğin temelini oluşturan o sallantılı, hipnotize edici ritimle birebir örtüşür.

1968 yılında Steppenwolf grubu “Born to Be Wild” şarkısını yayınladığında, şarkının girişindeki o sert gitar riff’i, bir motorun çalıştırılma anını andırıyordu. Şarkıdaki “Heavy Metal Thunder” (Ağır Metal Gürültüsü) ifadesi, sadece bir müzik türüne isim babalığı yapmakla kalmadı, aynı zamanda krom ve çeliğin otoyoldaki sesini de ebedileştirdi.

Chopper dünyasının “müzikal elçileri” dendiğinde akla gelen ilk isimler ZZ Top ve Motörhead’dir.

ZZ Top: Billy Gibbons ve ekibi, Chopper estetiğini bir “cool”luk zirvesine taşıdı. Kliplerinde görülen o devasa, “Eliminator” tarzı custom makineler, sakallı ve güneş gözlüklü bu adamları chopper kültürünün tanrıları yaptı. Onların müziği, Texas çöllerinde bir Chopper ile süzülürken duyduğunuz o sıcak rüzgâr gibidir; yavaş, ritmik ve yakıcı.

Motörhead: Lemmy Kilmister’ın müziği ise otoyoldaki en hırçın, en kirli “Rat Bike” gibidir. Lemmy, sahnede bir Chopper sürücüsü gibi dururdu: kafası yukarıda, gözleri ufukta ve sesi paslı bir egzoz gibi tırmalayıcı. Motörhead’in hızı, Chopper’ın o tehlikeli ve kuralsız tarafının ses bulmuş haline benzer.

1970’lerin muhafazakâr basınında, rock festivalleri ile motosiklet kulüplerinin bir araya gelmesi “toplumsal bir kıyamet” olarak görülürdü. Newsweek dergisinin 1972 tarihli bir sayısında şöyle yazıyordu: “Bu festivallerde müziğin nerede bittiğini ve motosikletlerin nerede başladığını anlamak imkânsız. Binlerce motorun egzoz patlaması, sahnedeki amfilerin gürültüsüne karışıyor. Bu gençler sadece bir türü dinlemiyorlar; onlar gürültüyle yıkanıyorlar. Eğer cehennemin bir orkestrası varsa, muhtemelen bu şekilde tınlıyordur.”

Filmlerde bir Chopper sahnesi varsa, arkada mutlaka ya bir Rolling Stones klasiği ya da sert bir AC/DC parçası çalar. Bu, izleyiciye karakterin sadece bir yere gitmediğini, aynı zamanda bir “manifesto” sunduğunu anlatmanın en kestirme yoludur.

Özellikle George Thorogood‘un “Bad to the Bone” parçası, Chopper’ın o “kurşun geçirmez” karizmasıyla o kadar özdeşleşmiştir ki, şarkı başladığında gözünüzde canlanan ilk görüntü, ayak marşına basan deri ceketli bir adamdır.

Anlatılanlara göre, Lemmy Kilmister bir gün Londra’daki bir stüdyoda kayıt yaparken dışarıdan geçen yüksek sesli bir Chopper’ın sesini duyar. Kaydı durdurur, dışarı çıkar ve sürücüye; “Dostum, motorunun ritmi benim bastan aldığım La notasından biraz daha pes, ama harika bir tınısı var. Git ve bu sesi tüm şehre dinlet!” der.

Bir rock konserinde hoparlörlerin önünde durduğunuzda göğüs kafesinizde hissettiğiniz o fiziksel baskı, sert şasili (rigid frame) bir chopper’ın selesinde hissettiğiniz titreşimle aynı frekanstadır. Her ikisi de vücudunuzu bir enstrüman gibi kullanır. Müziğin “volume”ü ile gaz kolunun açılması arasındaki o lineer artış, titreşimin ortak dili,  adrenalin seviyesini aynı noktaya taşır.

Chopper ve Rock Müzik, aynı madalyonun iki yüzüdür. Biri metalin şekil almış hali, diğeri metalin ses bulmuş halidir. İkisi birleştiğinde ortaya çıkan şey, otoyolun sonsuz boşluğunda yankılanan bir “özgürlük senfonisi”dir.

Devam edecek…

Önceki İçerikAsfaltın Aykırı Çocukları: Chopper Kültürel Tarihi / 2
1966, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksek Okulu,Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Radyo ve Televizyon Bölümü’nde yüksek lisans yaptı ve doktora çalışmasına devam etti, tez aşamasında ayrıldı. 1984-1989 yılları arasında, bir yandan okurken bir yandan Toros Mühendislik şirketinde İthalat ve Pazarlama Müdürü olarak görev yaptı. , yine aynı yıllar arasında UNESCO’ya bağlı, kar amacı gütmeyen uluslararası programlara sahip “The Experiment In International Living in Turkey”de Program Koordinatörlüğü görevini yürüttü. 1991 yılında Şeker Sigorta’da Reorganizasyon, Pazarlama ve Reklam Müdürü olarak mesleki kariyerine başladı. 1993 yılında Oyak Sigorta’da Reklam Müdürü olarak görev aldı. Dream Design Factory’de 7 yıl Genel Koordinatörlük, (dDf'teki son 3 yılında dDf’nin yan kuruluşu olan dda, Dream Design Advertising’de Müşteri İlişkileri Direktörlüğü) Capital Events’de 2 yıl Genel Koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2003 yılında X-event’in kurucu ortaklarından biri olarak, şirketinin genel koordinatörlük görevini üstlendi. 2005-14 yılları arasında Farkyeri Reklam Ajansının Kurucu Ortakları arasında yer aldı. Ulusal ve uluslararası müşteriler için yüzlerce başarılı projeyi hayata geçirdi.Reklamcılık ve Etkinlik Yönetimi alanlarında bir çok ödül aldı. İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’nde Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı. Doğrudan Pazarlama İletişimcileri Derneği Genel Koordinatör olarak görev yaptı. Çeşitli kitap projelerine katkıda bulundu, çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, araştırma ve makaleleri yayınlandı. Halen bir çok ajans ve markaya danışmanlık vermektedir. TTNet'in "Yaratıcıya Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek" projesinin eğitmenlerinden oldu. 2006-2011 yılları arasında Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde, “Etkinlik Yönetimi” dersleri verdi. Fenerbahçe Kulübü, Yüksek Divan Kurulu Üyesidir Specialties: Advertising, Event Management and Marketing, Special Project

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz