“Havuç ve Sopa”: Trafik Işıklarının ve Kurallarının Absürt Tarihi

0
23

“Amerika, park yeri bulamadığı için arabasının içinde yaşayan insanlardan oluşan ilk millet olacak.”

Will Rogers (1920)

On dokuzuncu yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, dünya şehirlerinin sokakları bugünkü steril ve düzenli halinden oldukça uzaktı. O dönemde sokaklar; seyyar satıcıların, sokakta oyun oynayan çocukların, başıboş köpeklerin ve milyonlarca atın paylaştığı, gürültülü ve kaotik bir “kamusal oturma odası” gibiydi. Ancak bu organik karmaşanın içine, o güne dek görülmemiş mekanik bir yabancı sızacaktı: Otomobil.

Otomobil ilk ortaya çıktığında, insanlar ona bir ulaşım aracından ziyade, zenginlerin yeni ve tehlikeli bir oyuncağı gözüyle bakıyordu. Henüz “şerit”, “tabela”, “ehliyet” veya “hız sınırı” gibi kavramlar icat edilmemişti. Doğal olarak sonuç; sokakların vahşi batısıydı.

O yıllarda bir sürücüyseniz, yolun hangi tarafından gideceğiniz tamamen o anki keyfinize ve karşınıza çıkan engellere bağlıydı. Otomobiller kaldırımlara çıkıyor, at arabalarıyla kafa kafaya geliyor ve yayalar panik içinde sağa sola kaçışıyordu. Atlar, otomobillerden ölesiye korkuyordu. Bir otomobil yaklaştığında kişneyen ve şaha kalkan atlar, sadece sürücülerini değil, çevredeki dükkanların vitrinlerini de indiriyordu.

Dönemin gazeteleri otomobilleri “Devil Wagons” (Şeytan Arabaları) olarak damgalamıştı. The New York Times 1900’lerin başında bir haberinde şöyle yazıyordu: “Bu gürültülü ve dumanlı canavarlar, sadece mülk sahiplerinin huzurunu kaçırmakla kalmıyor, aynı zamanda sokaklarımızı birer mezbahaya çeviriyor.”

Trafik anarşisinin ne boyutta olduğunu anlamak için 1895 yılında Ohio’da yaşanan meşhur ve biraz efsaneleşmiş bir olaya bakmak yeterlidir: O tarihte tüm Ohio eyaletinde kayıtlı sadece iki adet otomobil vardı. İnanması güç ama, bu iki araç bir gün boş bir arazide kafa kafaya çarpışmayı başardı. Bu, tarihin en “istatistiksel olarak imkânsız” kazası olarak kayıtlara geçti ve trafik kurallarının neden bir lüks değil, zorunluluk olduğunu acı bir şekilde kanıtladı.

Bugün otomobilleri çevre kirliliğinin ana kaynağı olarak görsek de 19. yüzyılın sonunda otomobil bir “çevre kurtarıcısı” olarak pazarlanıyordu.

1894 yılında Londra’da yapılan bir tahmine göre, eğer önlem alınmazsa 50 yıl içinde sokaklar 3 metre boyunda at pisliğiyle kaplanacaktı. New York’ta günde 1.100 ton at gübresi sokaklardan temizlenmeye çalışılıyordu. Otomobiller ilk çıktığında, gazeteler “Nihayet sokaklarımız gübreden ve hastalıktan kurtulacak, temiz bir gelecek bizi bekliyor” manşetleri atıyordu. Egzoz dumanının ve korna sesinin, at pisliğinden daha büyük bir kabusa dönüşeceğini kimse tahmin etmemişti.

Hız sınırı kavramı henüz yasallaşmamışken bile, bazı şehirlerde “atın dört nala gitmesinden daha hızlı gitmek” yasaktı. 1899 yılında Jacob German adlı bir taksi şoförü, New York’ta saatte yaklaşık 19 km (12 mph) hızla gittiği için durduruldu. O dönemde polislerin otomobili yoktu. Polis memuru, Jacob’ı bisikletle kovalayarak yakaladı ve hapse attı. Bu, tarihteki ilk hız cezası ve ilk “polis takibi” olarak tarihe geçti.

Otomobilin ilk yıllarında bürokrasinin ve halkın verdiği tepki, bugün bir uzaylı istilasına verilecek tepkiden farksızdı. İnsanlar, kendi kendine hareket eden bu demir yığınlarının sadece fiziksel bir tehlike değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküşün habercisi olduğuna inanıyordu. İşte bu korku, tarihin en absürt trafik yasalarından birini doğurdu: Kırmızı Bayrak Yasası (Red Flag Act).

İngiltere’de 1865 yılında yürürlüğe giren bu yasa (Locomotive Act), otomobili (o dönemki adıyla lokomotifi) evcilleştirmek değil, adeta onu yolda rezil etmek için tasarlanmıştı. Yasanın maddeleri, bugün okunduğunda bir komedi skecini andırıyor: Her otomobilin en az 60 yarda (yaklaşık 55 metre) önünde, elinde kırmızı bir bayrak sallayarak yürüyen bir adam olmak zorundaydı. Gece ise bu adam elinde bir fener taşımalıydı. Şehir içinde hız sınırı saatte 2 mil (3.2 km/s), kırsalda ise 4 mil (6.4 km/s) olarak belirlenmişti. Eğer karşıdan bir atlı geliyorsa ve at huzursuz görünüyorsa, sürücü aracını derhal durdurmak ve motoru kapatmak zorundaydı.

1868 yılındı bir gazete şöyle yazıyordu; “Eğer bu duman kusan canavarların sokaklarımızda serbestçe dolaşmasına izin verirsek, çocuklarımızın gelecekte huzur içinde yürüyebileceği tek bir karış toprak kalmayacak. Kırmızı bayrak, medeniyetin bu makinelere karşı çektiği son settir.”

Hayal etmeye çalışın; elinizde bir bayrak var ve akşama kadar bir otomobilin önünde ağır ağır yürüyorsunuz. Bu “bayraklı adamlar”, tarihin ilk canlı hız sınırlayıcılarıydı. Eğer sürücü biraz hızlanmak isterse, önündeki adamın da koşması gerekiyordu. Çoğu zaman sürücüler ve bayraklı adamlar yol kenarındaki barlarda mola verir, “hız tutkusu” yerine “yürüyüş yorgunluğunu” tartışırlardı.

Bu yasa yüzünden İngiltere’de otomobil gelişimi neredeyse durma noktasına geldi. Mühendisler saatte 30-40 km yapabilen makineler üretiyor, ancak yasalar yüzünden bir kaplumbağa hızıyla ilerlemek zorunda kalıyorlardı.

1896 yılına gelindiğinde, otomobil lobisi ve hız tutkunları sonunda galip geldi. Kırmızı Bayrak Yasası kaldırıldı ve hız sınırı saatte “muazzam” bir rakama, 14 mil (22.5 km/s) seviyesine çıkarıldı.

Bu zaferi kutlamak için sürücüler, Londra’dan Brighton’a kadar sürecek olan meşhur “Emancipation Run” (Özgürlük Sürüşü) etkinliğini düzenlediler. Yarışın başında sembolik olarak kırmızı bir bayrak yırtıldı. (O gün yarışa katılan 33 araçtan sadece 14’ü bitiş çizgisine ulaşabildi. Geri kalanlar ya bozuldu ya da yolda kalan atlılar tarafından “hız yapıyorsunuz” diye protesto edildi.)

O dönem sadece yasalar değil, tıp dünyası da hızın insan vücuduna zarar vereceğinden emindi. Bazı doktorlar, saatte 30 kilometrenin üzerindeki hızlarda insan beyninin “parçalanabileceğini” veya hava basıncı nedeniyle akciğerlerin sönebileceğini iddia ediyordu. Gazetelerde “Otomobil Yüzü” (Automobile Face) denilen bir hastalıktan bahsediliyordu; rüzgâra karşı sürekli gözlerini kısan sürücülerin yüzlerinin kalıcı olarak çirkinleşeceği savunuluyordu.

1860’ların sonuna gelindiğinde, Londra’nın kalbi Westminster’daki parlamento binasının önü tam bir lojistik kabusa dönüşmüştü. At arabaları, faytonlar ve binlerce yaya, Victoria döneminin o meşhur sisi ve çamuru içinde birbirine giriyordu. Milletvekilleri parlamentoya girmek için hayatlarını riske atmak zorundaydı. Çözüm, demiryolu mühendisliğinin o dönemki dâhisi John Peake Knight‘tan geldi. Ancak Knight’ın “ışıklı” devrimi, kelimenin tam anlamıyla patlayıcı bir başlangıç yapacaktı.

J.P. Knight, trenlerin istasyonlara güvenle girmesini sağlayan “semafor” sistemini sokağa uyarlamayı teklif etti. 9 Aralık 1868’de, Westminster Köprüsü ile Great George Caddesi’nin kesiştiği noktaya yaklaşık 6 metre boyunda, dökme demirden devasa bir sütun dikildi.

Bu mekanik kule, gündüzleri iki metal kolu (semafor) aracılığıyla sinyal veriyordu: Kollar yatay ise: “Dur” (Stop), Kollar 45 derece eğik ise: “Dikkatli Geç” (Caution)

Gece olduğunda ise kule, tepesindeki gazlı fenerlerle parlıyordu: Kırmızı (Dur) ve Yeşil (Dikkat). O dönemde yeşilin anlamı henüz “geç” değil, sadece “dikkatli ilerle” idi.

Halk bu demir devin önünde huşu içinde duruyordu. Polis memuru kulenin altındaki kolu çevirdikçe kollar inip kalkıyor, atlar şaşkınlıkla duruyordu. Sanki parlamento binasının önüne mekanik bir trafik polisi dikilmişti.

Sistem ilk ayında harikalar yarattı. Trafik akışı düzene girmiş, milletvekilleri ezilme tehlikesi olmadan yoldan geçmeye başlamıştı. Ancak Victoria dönemi teknolojisinin karanlık bir tarafı vardı: Havagazı. Ocak 1869’un soğuk bir gecesinde, kulenin içindeki gaz borularında sızıntı meydana geldi. Nöbetçi polis memuru ışığı değiştirmek için kolu çevirdiği anda, kule büyük bir gürültüyle havaya uçtu. Polis memurunun yüzü ağır şekilde yandı, kaskı parçalandı ve demir parçaları sokağın dört bir yanına dağıldı. Londra halkı zaten bu “yabancı icatlara” şüpheyle bakıyordu. Patlamadan sonra bu duygu öfkeye dönüştü.

The Times Gazetesi Ocak 1869 tarihinde şöyle yazacaktı: “Sokaklarımızı güvenli kılmak adına dikilen bu fenerler, aslında vatandaşlarımızın tepesinde patlamaya hazır birer bombadır. Bir polisin hayatını tehlikeye atan bu mekanik fecaat derhal sökülmelidir!”

Patlama o kadar büyük bir travma yarattı ki, İngiliz hükümeti projeyi anında iptal etti ve kulenin kalıntılarını söktürdü. Bu olay, trafik ışıklarının gelişimini tam yarım asır boyunca durdurdu.

Dünya genelinde “trafik ışığı” fikri bir tabu haline geldi. Belediye başkanları, “Milleti havaya mı uçuracaksınız?” korkusuyla bu teklifleri reddetti. Trafik yönetimi tekrar o eski, yorucu ve tehlikeli sisteme geri döndü: El işaretleri yapan polisler. Şehirlerdeki her büyük kavşağa, üzerinde beyaz eldivenler ve beyaz bir pelerin olan polisler dikildi. Bir polis memurunun günde 10 saat boyunca kollarını sallayarak trafiği yönetmesi, modern spor salonu antrenmanlarından daha ağır bir işti. Ayrıca sisli havalarda ve gece karanlığında polisler sık sık araçların (veya atların) altında kalıyordu.

“Şehir Sokakları Artık Savaş Alanı!”

“Dün beşinci caddede bir otomobil, bir faytonu altına aldı. Atlar şaha kalktı, kadınlar baygınlık geçirdi. Bu demir yığınlarının şehir içinde saatte 15 milden fazla gitmesine izin vermek, toplu katliama davetiye çıkarmaktır.”

New York Herald (1902)

1900’lerin başına gelindiğinde, sadece Londra’da trafiği yönetmek için görevlendirilen polis sayısı 1.000‘i aşmıştı. Şehir bütçesinin büyük bir kısmı, sadece kavşaklarda elini sallayan adamlara gidiyordu. Bu durum, otomobil sayısının patlamasıyla birlikte sürdürülemez bir hal alacaktı.

Londra’daki gazlı fenerin patlamasından sonra geçen 50 yıl boyunca, trafik yönetimi tamamen “kas gücüne” dayalı kalmıştı. Ancak 1910’lara gelindiğinde Henry Ford’un Model T’si sokakları istila etmeye başlayınca, kavşaklardaki polisler kelimenin tam anlamıyla “havlu atmaya” başladı. Detroit’in dumanlı sokaklarından Cleveland’ın kalabalık caddelerine kadar her yer; at arabaları, otomobiller, bisikletler ve yayaların birbirine girdiği bir metal yığınına dönüştü. Dünyanın bir “elektronik beyne” ihtiyacı vardı.

1911’de Michigan’da bir kadın sürücü (June McCarroll), bir süt kamyonu tarafından yoldan itilince, yolun tam ortasına beyaz bir çizgi çizilmesi gerektiğini savunur. Yetkililer reddedince, eline bir fırça alıp yolun ortasına kendi şeridini çizdi. Bugün dünyadaki tüm şeritlerin anası o “inatçı beyaz çizgi”dir.

5 Ağustos 1914’te, Cleveland’daki Öklid Caddesi ile 105. Sokak’ın kesişiminde dünya tarihinin ilk elektrikli trafik ışığı devreye girdi. James Hoge tarafından tasarlanan bu sistem, sadece Kırmızı ve Yeşil ışıklardan oluşuyordu. Ancak bir sorun vardı: İnsanlar sadece ışığa bakarak durmaya alışık değildi. Çözüm olarak ışıklara devasa bir sesli ikaz (buzzer) sistemi eklendi. Işık değişmeden hemen önce, cihaz sanki bir hava saldırısı oluyormuşçasına acı acı ötüyordu.

The Cleveland Leader1914 yılının ağustos ayında şöyle yazıyordu: “Şehir artık makinelerin komutuyla nefes alıyor. Köşedeki kutu bağırdığında atlar duruyor, sürücüler frenlere asılıyor. Polislerin yorgun kollarından kurtulduk ama artık metal bir kutunun insafına kaldık.”

Bugünkü bildiğimiz anlamda “üç renkli” trafik ışığının hikayesi, Clevelandlı siyahi bir mucit olan Garrett Morgan ile başladı. Morgan, aslında bir terziydi ama boş zamanlarında gaz maskesi (ki bu maskeyi bizzat bir maden patlamasında hayat kurtararak test etmişti) gibi hayat kurtaran cihazlar icat ediyordu.

Bir gün Morgan, yolda atlı bir fayton ile bir otomobilin feci şekilde çarpışmasına tanık oldu. Kazada fayton parçalanmış, at yaralanmış ve bir çocuk ağır yaralanmıştı. Morgan, sorunun “hazırlıksızlık” olduğunu anladı. Kırmızı ve yeşil arasındaki o ani geçiş, ağır at arabalarının durmasına yetmiyordu.

Çözüm olarak üçüncü bir pozisyon, yani sürücülere “yavaşla ve hazırlan” diyen Sarı Işık (veya Morgan’ın ilk tasarımında tüm yönleri durduran Dilemma Zone” / Kararsızlık Bölgesi ‘Uyarı’ modu) önerecekti.

Garrett Morgan’ın 1923’te patentini aldığı bu sistem, trafiğe “nezaket” getirdi. Sarı ışık, sürücüye şu seçeneği sunuyordu: “Emniyetle durabilir misin, yoksa geçmek zorunda mısın?” Mühendislerin “Dilemma Zone” dediği bu saniyelik boşluk, kavşaklardaki kafa kafaya çarpışmaları %80 oranında azalttı.

“Robot Polisler Görev Başında!”

“Artık kavşaklarda selam verebileceğiniz bir memur yok. Sadece gözlerini kırpan ve size ne yapacağınızı emreden dökme demirden bir kutu var. İnsanlık onuru, bir lambanın rengine hapsedildi.”

The Times (1915)

Morgan, bu patentini daha sonra General Electric firmasına 40.000 dolara sattı. Bu, o dönem için muazzam bir paraydı ve bir siyahi mucidin sanayi devleri karşısındaki en büyük zaferlerinden biriydi.

İnsanlık tarihinin en büyük davranışsal değişimlerinden biri bu dönemde yaşandı. Bir polis memuru size dur dediğinde, bu bir otorite figürüydü. Ancak “cansız bir kutunun” size ne yapmanız gerektiğini söylemesi, başlangıçta büyük bir dirençle karşılaştı. Bazı sürücüler, etrafta polis yoksa ışığa uymayı reddediyordu. Belediye başkanları “Işık hırsızlığı” (Red light running) suçunu icat etmek zorunda kaldı. Okullarda çocuklara “Kırmızı Dur, Yeşil Geç” şarkıları öğretilmeye başlandı. Toplum, bir robota itaat etmenin “medeni olmanın” şartı olduğu fikrine alıştırıldı.

Detroit Free Pressşöyle yazıyordu: “Kavşaklardaki o ışıklı kutular, şehrin yeni vicdanıdır. Onlar uyumaz, yorulmaz ve rüşvet almazlar. Onlara itaat etmek, sadece bir kural değil, modern insana yakışan bir terbiyedir.”

Trafik ışıkları otomobilleri disipline sokarken, sokakların kadim sahipleri olan yayalar için bambaşka bir savaş başlıyordu. Binlerce yıl boyunca sokak; pazar kurulan, dedikodu yapılan, çocukların koşturduğu ve herkesin her yerden geçebildiği devasa bir “kamusal meydan”dı. Ancak otomobilin gelişiyle birlikte, insanlık tarihinde ilk kez “yol” ve “yürünecek yer” arasına aşılması zor, görünmez (ve bazen fiziksel) duvarlar örüldü. Kaldırımlar yükseldikçe ve yayalar kendi sokaklarında “mülteci” durumuna düşmeye başlayacaktı.

Yaya kaldırımı fikri modern bir buluş değildir. Milattan önce 79 yılında Vezüv Yanardağ’ının külleri altında kalan Pompeii’de, bugün bile hayranlık uyandıran bir “yaya güvenliği” sistemi vardı. Sokakların ortasında, at arabalarının tekerlek izleri arasından geçebileceği aralıklarla dizilmiş devasa, yüksek geçiş taşları bulunuyordu. Bu taşlar hem yayaların ayaklarının yerdeki at pisliği ve yağmur suyuna değmesini engelliyor hem de trafiği yavaşlatan doğal bir “hız tümseği” görevi görüyordu. Antik Romalılar, yayanın konforunu at arabasının süratinin önünde tutuyordu.

Roma İmparatorluğu çöktüğünde, düzenli kaldırımlar da tarihe karıştı. Orta Çağ Avrupa’sında sokaklar, evlerin pencerelerinden boşaltılan evsel atıkların toplandığı birer drenaj kanalına dönüştü. Kaldırımsız şehirlerde insanlar çamurun içinde yüzüyordu. Venedik ve İspanya gibi yerlerde asilzadeler, kıyafetleri kirlenmesin diye “Chopine” denilen 50 santimetre boyundaki platform ayakkabıları icat ettiler. Sınıf ayrımı burada da kendini gösteriyordu. Yolun kenarında yürümek bir lüks değil, hayatta kalma mücadelesiydi. Zenginlerin uşakları, yoldaki çamuru temizleyerek efendilerine yol açardı.

Modern anlamda “yaya kaldırımı” (Sidewalk), 18. yüzyıl Londra’sında bir güvenlik ihtiyacı olarak değil, bir “temizlik” devrimi olarak doğdu. 1762 Paving Act (Kaldırım Yasası) ile sokakların iki yanına, yolun seviyesinden yüksekte duran taşlar döşenmesi zorunlu kılındı. Kaldırım, yayanın otomobilden (o zamanlar faytonlardan) korunduğu ilk yasal sığınaktı. O dönemde “Duvar Tarafı” (Inboard) kuralı doğdu. Erkekler, kadınları yoldan geçen arabaların sıçratacağı çamurdan korumak için her zaman yol tarafında yürürlerdi.

“Şehir artık ikiye bölünmüştür. Tekerlekli olanlar aşağıda, ayaklı olanlar yukarıda. Bu yükseltilmiş taşlar, yayaya bir kralın kalesi kadar koruma sağlar; çünkü bir at arabasının o eşiği aşması bir savaş ilanıdır.”

The London Gazette (1765)

1920’lerde otomobil üretimi patlayınca, şehir planlamacıları korkunç bir matematiksel gerçekle karşılaştı: Arabalar sığmıyordu. Çözüm, yayalardan çalmaktı. Bir zamanlar ailelerin yürüyüş yaptığı geniş bulvarların kaldırımları, şerit eklemek uğruna daraltılmaya başlandı. Bazı şehirlerde yayaların yola fırlamasını engellemek için kaldırım kenarlarına demir çitler çekildi. İnsanlar artık kendi şehirlerinde “kafeslenmiş” hissetmeye başladılar.

“Eğri yollar eşek yollarıdır, düz yollar ise insan yollarıdır.”

Le Corbusier

Bugün kaldırımların tarihi, komik bir evrime tanıklık ediyor. İnsanlar artık yola değil, ellerindeki telefonlara bakıyor. “Akıllı Telefon (Zombi) Kaldırımları” kavramı çerçevesinde; Seul ve bazı Alman şehirlerinde, telefonuna bakan “zombiler” araçların altında kalmasın diye kaldırımın bittiği yerdeki asfalta LED trafik ışıkları döşeniyor. Çin’de “Telefonla Yürüyenler” ve “Normal Yürüyenler” için kaldırımların ikiye ayrıldığı denemeler yapılıyor.

1920’lerin başına gelindiğinde, otomobil endüstrisi ciddi bir halkla ilişkiler kriziyle karşı karşıyaydı. Sokaklar kan gölüne dönmüştü ve kurbanların çoğu çocuklardı. Gazeteler, otomobilleri “modern çağın Moloch’u” (çocuk kurban isteyen antik bir tanrı) olarak resmeden karikatürlerle doluydu. Halkın öfkesi o kadar büyüktü ki, Cincinnati gibi şehirlerde otomobillere saatte 40 km (25 mph) hız sınırı getiren mekanik düzeneklerin zorunlu kılınması için binlerce imza toplanıyordu.

İşte tam bu noktada, otomobil lobisi yolları yayalardan çalmak için tarihin en başarılı ve en sinsi algı operasyonlarından birini başlattı: Suçu kurbana atmak ve bir aşağılama stratejisi…(Jaywalking)

O dönemde “Jay” kelimesi, büyük şehre gelmiş, trafikten anlamayan, saf, kaba ve görgüsüz “köylü” veya “taşralı” anlamında kullanılıyordu. Otomobil şirketleri tarafından fonlanan gruplar, bu kelimeyi sokakta karşıdan karşıya geçen yayalara yapıştırmaya karar verdiler. Jaywalker: Yani “yoldan geçmeyi beceremeyen görgüsüz köylü.” Eğer otomobil size çarptıysa, bu sürücünün suçu değil; sizin yoldan geçmeyi bilmeyen bir “Jay” olmanızın sonucuydu.

“Sokaklar otomobiller içindir. Bir yayanın dikkatsizce yola atlaması, demiryolunda piknik yapmak kadar ahmakçadır. ‘Jaywalking’ yapanlar, ilerlemeye engel olan modern çağın asalaklarıdır.”

The St. Louis Post-Dispatch (1923)

Otomobil kulüpleri, bu yeni suçu halkın zihnine kazımak için sokaklarda adeta tiyatrolar, “Jaywalker”ları Rezil Etme Seansları düzenlediler. Kalabalık caddelerde, komik kıyafetler giymiş palyaçolar yoldan rastgele geçmeye çalışıyor ve otomobillerin önünde taklalar atıyordu. Arkalarındaki tabelada ise şu yazıyordu: “Sadece bir ‘Jay’ (ahmak) böyle yürür!” Çocuklara sınıflarda yoldan geçmenin bir “suç” olduğu, sokakların oyun alanı değil, tehlikeli birer “makine kanalı” olduğu öğretilmeye başlandı. 1900’lerin başında sokakta top oynayan çocuk, 1925’te “kuralları bozan bir suçluya” dönüşecekti.

“Dikkatsiz Yürüyenler: Şehrin Yeni Baş Belası!”

“Kaldırımdan inip yola fırlayan her yaya, sadece kendi hayatını değil, trafiğin o kutsal akışını da tehlikeye atıyor. Modern şehirde yeriniz kaldırımdır, yol otomobillere aittir.”

Chicago Tribune (1920)

Lobi faaliyetleri meyvesini verdi. 1930’lara gelindiğinde, Amerika’nın birçok şehrinde “belirlenmiş noktalar dışında” karşıdan karşıya geçmek yasa dışı kabul edildi. Bu, insanlık tarihinde binlerce yıllık bir geleneğin sonuydu: Artık sokak, kamusal bir alan değil, sadece otomobillerin aktığı bir kanaldı. Mahkemeler, kazalarda sürücüleri “kontrolü kaybetmekten” değil, yayaları “yola fırlamaktan” sorumlu tutmaya başladı. Bugün bile ABD’de “Jaywalking” ağır cezaları olan bir suçtur; oysa bu kavramın 100 yıl önce bir reklam ajansı masasında icat edildiğini çok az kişi biliyor.

1920’lerin sonunda New York’ta, trafik kurallarını ihlal eden yayaları “cezalandırmak” için gönüllü gruplar kurulmuştu. Bir “Jaywalker” yakalandığında, gönüllüler onun etrafını sarar, düdük çalar ve herkesin içinde ona bağırarak rezil ederlerdi. Bu, toplumsal baskının yasadan daha hızlı çalıştığı bir dönemdi. Ünlü yönetmen Alfred Hitchcock, bir röportajında şöyle demişti: “Sokakta yürürken kendimi her an tutuklanacak bir suçlu gibi hissediyorum. Arabalar sahiplerinden daha fazla hakka sahip görünüyor.”

Otomobilin hızı arttıkça ve “Jaywalking” gibi yeni suçlar tanımlandıkça, devletlerin ve yerel yönetimlerin elindeki en büyük sorun şuydu: Bu hızlı canavarları nasıl yakalayacağız? Henüz dijital radarların, mobese kameralarının veya yüksek performanslı polis arabalarının olmadığı bir çağda, trafik polisliği tam bir “yaratıcı doğaçlama” tiyatrosuna dönüşecekti.

1900’lerin başında bir otomobili durdurmanın en yaygın yolu, arkasından bir bisikletle yardırmaktı. New York ve Londra gibi şehirlerde kurulan ilk “Hız Timleri”, o dönemin en atletik polis memurlarından seçiliyordu. Saatte 20-25 km hızla giden bir otomobili yakalamak için polis memuru pedallara asılıyor, bir yandan düdük çalıyor, diğer yandan sürücüye durması için bağırıyordu. 1901’de bir polis memuru, hız yapan bir aracı durdurmak için 3 kilometre boyunca pedal çevirmiş ve sürücüyü yakaladığında konuşamayacak kadar nefessiz kaldığı için cezayı yazmak yerine sürücüden kendisine bir bardak su getirmesini istemişti.

Radar tabancaları icat edilmeden çok önce, polisler fiziğin en temel formülünü (Hız = Yol / Zaman) “Hız Tuzakları” için kullanıyorlardı. Ancak bu yöntem, sürücüler için tam bir kâbustu.  Polisler, yol kenarındaki iki ağaç arasına belirli bir mesafe ölçer (örneğin 200 metre). İlk ağacın arkasına saklanan polis, araba geçtiği anda elindeki kronometreyi başlatır. İkinci ağaçtaki polis ise araba geçtiğinde kronometreyi durdurur. Eğer süre çok kısaysa, ilerideki üçüncü polis elindeki dev bir halatı yola gererek aracı durdururdu. Sürücüler, polislerin kronometreye geç bastığını iddia ederek tarihin ilk “hız cezası itirazlarını” başlattılar. Bu tartışmalar bazen yol kenarında yumruk yumruğa kavgalara dönüşürdü.

Sessiz sinema döneminde Charlie Chaplin ve Buster Keaton filmlerindeki o meşhur “polis kovalamacaları”, aslında halkın trafik polisleriyle (Keystone Cops) olan alaycı ilişkisinin bir yansımasıydı. Polislerin otomobillerle baş edememesi o dönemin en büyük komedi unsuruydu. Sessiz sinema döneminde çekilen meşhur “polis kovalamaca” sahneleri aslında halkın trafik polislerine duyduğu gizli öfkeyi temsil ediyordu. 1920’lerde polisler, zenginlerin hız yapmasını engelleyemeyen, beceriksiz figürler olarak karikatürize ediliyordu. Buster Keaton’ın bir trenin veya onlarca polisin önünden kıl payı kaçtığı sahneler, izleyiciye “kurallardan kaçmanın” katarsis dolu hazzını yaşatıyordu.

Para cezasının henüz caydırıcı olmadığı dönemlerde, bazı yargıçlar “sosyal utanç” yöntemine başvurdular. Özellikle İngiltere ve bazı Amerikan kasabalarında uygulanan cezalar, sürücüyü toplum içinde küçük düşürmeyi hedefliyordu. “Utanç” cezaları diyebileceğimiz bu cezalar bir nevi itibar suikastıydı. Trafik kuralını ağır şekilde ihlal eden sürücü, bir eşeğe yüzü kuyruğuna bakacak şekilde ters bindirilir ve boynuna “Ben bir hız canavarıyım” yazılı bir tabela asılarak kasaba meydanında gezdirilirdi. Bazı aşırı muhafazakâr bölgelerde, otomobili “şeytan işi” gören yargıçlar, hız yapan sürücülere (otomobile değil, sürücüye!) halkın önünde birkaç kırbaç darbesi vurulmasına hükmedebiliyordu.

Sürücüler polis üniformasını gördüğünde yavaşladığı için, emniyet teşkilatları “gizli denetim” yöntemini buldu. Otomobil tarihi “görünmez tuzaklar” ve gizli polislerin doğuşuna tanıklık ediyordu.  1910’larda Chicago’da polisler, yol kenarındaki bir saman arabasının içine saklanarak ellerindeki kronometrelerle hız ölçümü yapıyorlardı. Sürücü hızlandığında samanların içinden aniden fırlayan bir polis, otomobilin basamağına atlayarak direksiyonu ele geçiriyordu.

“Samanların Arasındaki Göz: Sürücüler Dikkat! Yol Kenarındaki Her Nesne Bir Polis Olabilir!”

Chicago Tribune (1912)

Bazı ekstrem vakalarda, kural tanımaz zengin sürücülerin kibrini kırmak için yargıçlar ilginç bir ceza verirdi: Sürücünün, kendi pahalı otomobilinin lastiklerini veya camlarını halkın önünde bizzat kendi elleriyle (balyozla) kırması istenirdi. Bu, zenginliğin kuralların üzerinde olmadığını kanıtlayan sembolik bir “havuç ve sopa” yöntemiydi.

F. Scott Fitzgerald’ın yazdığı”The Great Gatsby” kitabındaki meşhur sarı otomobil kazası, 1920’lerdeki “hız ve sorumsuzluk” kültürünün en büyük edebi yansımalarından biridir. Zenginlerin kuralları nasıl çiğnediğini ve trafiğin bir “sınıf çatışması” olduğunu görmek mümkündür.

Trafik kuralları genellikle kanla yazılır; yani bir kural varsa, muhtemelen birileri o “saçmalığı” daha önce denemiş ve ortalığı birbirine katmıştır. Ancak bazı yasalar var ki, okuduğunuzda “Bunu yasaklamak için gerçekten bir kanun maddesine mi ihtiyaç duydunuz?” diye sormadan edemiyorsunuz. Biraz da dünyanın dört bir yanından, mantığın sınırlarını zorlayan o meşhur yasalardan en absürt kesitlere bakalım: Amerika’nın Alabama eyaletinde resmi kayıtlarda hâlâ duran bu madde, aslında trajikomik bir hikâyeye dayanıyor. 1930’larda yerel bir sirk cambazı, “hissiyatıyla” araç sürebildiğini kanıtlamak için gözlerini bağlayıp kasaba meydanında direksiyon başına geçmişti. Sonuç? Bir manav dükkânı yerle bir oldu. Belediye meclisi ertesi gün toplandı ve tarihe geçen o maddeyi ekledi: “Sürücünün görüşünü engelleyecek şekilde gözlerinin bağlı olması yasal bir suçtur.”

Tayland’ın tropik sıcağında üstünüzü çıkarmak isteyebilirsiniz ama direksiyon başındaysanız bu size pahalıya patlayabilir. İster otomobil ister tuk-tuk, ister motosiklet sürün; Tayland yasalarına göre üzerinizde bir tişört veya gömlek olmak zorundadır. Gerekçe: “Kamu düzeni ve genel ahlak.” Polisler bu kuralı özellikle turist yoğunluğunun olduğu bölgelerde sıkı bir şekilde denetliyor.

Almanya’nın meşhur hız sınırı olmayan otobanı Autobahn’da hız yapmak serbesttir ama durmak kesinlikle yasaktır. Eğer aracınızın yakıtı biterse ve sağ şeritte durmak zorunda kalırsanız, bu “kaçınılabilir bir duraklama” olarak kabul edilir. Alman yasalarına göre sürücü, aracının menzilini kontrol etmekle yükümlüdür. Durmak trafiği tehlikeye attığı için ağır bir para cezası ve ehliyet puanı kaybıyla sonuçlanır.

Rusya’da, özellikle Moskova gibi büyük şehirlerde, aracınızın aşırı kirli olması polisin sizi durdurması için yeterli bir sebeptir. Yasa aslında “plakanın okunabilir olması” üzerinedir. Ancak kış aylarındaki çamur ve kar, bazen tüm aracı tanınmaz hale getirir. Eğer polis aracınızın rengini seçemiyorsa veya camlarınız görüşü engelliyorsa, “çevre kirliliği ve görsel kirlilik” gerekçesiyle ceza yiyebilirsiniz.

Eğer yolun ortasında bir devekuşu, aslan veya fil sürüsü varsa, kornaya basmak en son yapmanız gereken şeydir. Güney Afrika trafik kanunlarına göre, çiftlik hayvanları veya yaban hayatı her zaman mutlak geçiş üstünlüğüne sahiptir. Hayvanları korkutmak veya onları yoldan çekilmeye zorlamak sadece tehlikeli değil, aynı zamanda hapis cezasına kadar varabilecek yasal bir ihlaldir.

Yüzyıllardır devletler sürücüleri terbiye etmek için “sopa”yı, yani cezayı kullandılar: hapis, para cezası, puan silme, hatta eşek üzerinde teşhir. Ancak 21. yüzyıla yaklaştığımızda, davranış bilimciler şu soruyu sordu: “Sürücüleri korkutmak yerine, kurala uymayı eğlenceli hale getirirsek ne olur?” İşte trafiğin “Havuç” (ödül) dönemi, yani oyunlaştırma (gamification) böyle başladı.

2010 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de devrim niteliğinde bir deney yapıldı. Volkswagen ve İsveç Ulusal Karayolu Güvenliği Derneği el ele vererek “The Speed Camera Lottery” projesini hayata geçirdi. Sistem Şöyle İşliyordu: Hız kamerası hem hız yapanları hem de yapmayanları kaydediyordu. Hız yapanlara her zamanki gibi ceza “sopası” iniyordu. Ancak hız sınırına uyan sürücülere bir teşekkür mesajı gidiyor ve isimleri otomatik olarak bir piyangoya dahil ediliyordu. Piyangonun ödül havuzu, hız yapan sürücülerin ödediği ceza paralarından oluşuyordu! Yani kuralları bozanlar, kurallara uyanların ödülünü bizzat finanse ediyordu. Deney süresince bölgedeki ortalama hız saatte 32 km’den 25 km’ye düştü. İnsanlar ceza korkusuyla değil, “kazanma ihtimali” ile yavaşladılar.

Kırmızı ışıkta beklemek, yayalar için dünyanın en sıkıcı eylemlerinden biridir. Lizbon’da yapılan bir deney, bu sıkıntıyı bir “dans partisine” çevirdi. Kırmızı ışık kutusunun içinde standart bir sabit figür yerine, gerçek zamanlı dans eden bir ışıklı karakter vardı. Yan taraftaki bir kabine giren yoldan geçen insanlar, istedikleri müzikle dans ediyor ve hareketleri anlık olarak trafik ışığına yansıyordu. Sonuç: Yayaların %81’i, ışığın dansını izlemek için durdu ve yeşilin yanmasını bekledi. Bir “eğlence havucu”, yayaların sabrını ve güvenliğini %80 artırmıştı.

Japonya ve Danimarka gibi ülkelerde, mühendisler asfaltı birer plak çalar gibi tasarladılar. “Melody Roads” denilen bu yollarda, asfaltın üzerine belirli aralıklarla kazınmış ince oluklar bulunur. Eğer sürücü tam olarak yasal hız sınırında (örneğin 60 km/s) giderse, lastiklerin oluklara çarpmasıyla oluşan titreşimler bir melodi (genellikle yerel bir halk şarkısı) oluşturur. Eğer hız yaparsanız melodi bozulur ve kulağa tırmalayan anlamsız bir gürültüye dönüşür. Sürücüler “şarkıyı düzgün dinlemek için” hızlarını gönüllü olarak sabitlediler.

Bugün pek çok şehirde dijital hız tabelaları görüyoruz. Üzerinde sadece kaçla gittiğiniz değil, hızınız sınırın altındaysa yeşil bir gülen yüz (:D), üstündeyse kırmızı bir üzgün yüz (:( ) beliriyor. Araştırmalar, insanların sadece “kötü göründükleri” veya “azarlandıkları” hissiyle bile (herhangi bir para cezası olmasa dahi) hız kestiklerini gösteriyor. Toplumsal onay, bazen paradan daha büyük bir “havuç” olabiliyor.

“Havuç” ve “Sopa” yöntemleri, kusurlu insan doğasını dizginlemek için icat edilmişti. Ancak teknoloji, artık insanın bu denklemden tamamen çıkarıldığı, kuralların birer yazılım satırına dönüştüğü bir dünyaya kapı aralıyor. Belki de çok yakında, trafik ışıkları sadece nostaljik birer sokak lambası olarak kalacak.

Yapay zeka ve 5G teknolojisi sayesinde araçlar artık birbirleriyle ve yolla konuşmaya başladı (V2X – Vehicle to Everything). Bu sistemde, bir aracın ne zaman duracağını anlaması için kırmızı bir ışığa ihtiyacı yok; kavşağa yaklaşan diğer binlerce aracın hızını, yönünü ve milisaniyelik niyetini zaten biliyor.

Otonom araçların domine ettiği bir dünyada “dur-kalk” trafiği tarihe karışabilir. Araçlar, bir fermuarın dişleri gibi birbirinin arasından hiç durmadan, saatte 100 km hızla geçebilirler. Tabelalar, ışıklı levhalar ve yerdeki çizgiler… Bunların hepsi “insan gözü” için tasarlanmıştır. Makinelerin dünyasında sokaklar, görsel olarak tertemiz, tabelasız ve sessiz alanlara dönüşebilir.

“Geleceğin şehirlerinde trafik ışığı, bir at arabası kamçısı kadar gereksiz kalacak. Makineler arasındaki dijital el sıkışma, tarihin en güvenli ama en ruhsuz trafik akışını yaratacak.”

MIT Technology Review (2024 )

Kaldırımların daraltıldığı, yayaların “Jaywalking” ile suçlandığı o karanlık dönemin sonuna geliyoruz. Eğer araçlar kusursuzca durabiliyor ve yayayı milimetrik olarak algılayabiliyorsa, yolları ayırmaya gerek kalmayacak. Geleceğin şehir tasarımlarında yollar ve kaldırımlar arasındaki o keskin “seviye farkı” kalkıyor. Araçlar ve insanlar aynı düzlemde, birbirine zarar vermeden hareket ediyor. Bir zamanlar otomobillere kaptırılan sokaklar, yeniden çocukların oyun oynadığı, kafelerin masalarını attığı kamusal meydanlara dönüşme potansiyeline sahip.

Londra’da patlayan gazlı fenerden, Cleveland’ın bağıran buzzer’larına; elinde kırmızı bayrakla koşan adamlardan, İsveç’in hız piyangosuna kadar katettiğimiz bu yol, aslında insanın kaosu düzenleme tutkusunun bir özeti.

Trafik kuralları, sadece güvenliği sağlamak için değil, birbirine yabancı binlerce insanın aynı dar alanda birbirini öldürmeden yaşayabilmesi için icat edilmiş birer “toplumsal sözleşme”dir. Yarın direksiyonu bir yazılıma devretsek bile, bu kuralların ardındaki o absürt, trajik ve komik hikayeler, insanlık tarihimizin en renkli sayfaları olarak kalmaya devam edecek.

Gelecek belki sessiz ve ışıksız olacak; ama unutmayın, o sessizliğin temelinde yüzyıllardır süren o gürültülü ve “havalı” mücadele yatıyor.

Önceki İçerikNo Kings
Sonraki İçerikŞikago Çocukları
1966, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksek Okulu,Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Radyo ve Televizyon Bölümü’nde yüksek lisans yaptı ve doktora çalışmasına devam etti, tez aşamasında ayrıldı. 1984-1989 yılları arasında, bir yandan okurken bir yandan Toros Mühendislik şirketinde İthalat ve Pazarlama Müdürü olarak görev yaptı. , yine aynı yıllar arasında UNESCO’ya bağlı, kar amacı gütmeyen uluslararası programlara sahip “The Experiment In International Living in Turkey”de Program Koordinatörlüğü görevini yürüttü. 1991 yılında Şeker Sigorta’da Reorganizasyon, Pazarlama ve Reklam Müdürü olarak mesleki kariyerine başladı. 1993 yılında Oyak Sigorta’da Reklam Müdürü olarak görev aldı. Dream Design Factory’de 7 yıl Genel Koordinatörlük, (dDf'teki son 3 yılında dDf’nin yan kuruluşu olan dda, Dream Design Advertising’de Müşteri İlişkileri Direktörlüğü) Capital Events’de 2 yıl Genel Koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2003 yılında X-event’in kurucu ortaklarından biri olarak, şirketinin genel koordinatörlük görevini üstlendi. 2005-14 yılları arasında Farkyeri Reklam Ajansının Kurucu Ortakları arasında yer aldı. Ulusal ve uluslararası müşteriler için yüzlerce başarılı projeyi hayata geçirdi.Reklamcılık ve Etkinlik Yönetimi alanlarında bir çok ödül aldı. İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’nde Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı. Doğrudan Pazarlama İletişimcileri Derneği Genel Koordinatör olarak görev yaptı. Çeşitli kitap projelerine katkıda bulundu, çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, araştırma ve makaleleri yayınlandı. Halen bir çok ajans ve markaya danışmanlık vermektedir. TTNet'in "Yaratıcıya Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek" projesinin eğitmenlerinden oldu. 2006-2011 yılları arasında Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde, “Etkinlik Yönetimi” dersleri verdi. Fenerbahçe Kulübü, Yüksek Divan Kurulu Üyesidir Specialties: Advertising, Event Management and Marketing, Special Project

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz