Müfredat

0
25

“Japon firmaların Türkiye pazarına girdiği yıllardı. Honda, Mitsubishi, Toyota, Sony, Panasonic, Toshiba… Say say bitmez… Batılı şirketlerin “hurra” diyerek daldığı ve büyük bir iştahla pastayı kesmeye hazırlandıkları dönemde onlar da sessiz sedasız yerlerini almışlardı. 80 darbesinin üstünden hepi topu dört, bilemedin beş yıl geçmişti. Gümrük duvarları kademeli olarak düşürülüyor, yabancı şirketler için ithalat cennetine dönüşüyorduk.

Her yerde okumakta zorlandığımız tabelalar, ilk defa gördüğümüz ürünler çoğalıyordu. İthalatçılar sanki marifet sahibi işler yapıyormuş gibi hızla zengin oluyor, yeni bir simsar sınıfı şehrin merkezinde göstere göstere yükseliyordu. Tabi ben onlara sansar sınıfı diyordum, orası farklı… Bir de unutmamak lazım, hayali ihracatçılar vardı. Hatırlarsın mutlaka, satmadıkları malların KDV’sini devlet kasasından lüpletenler… Vurguncular için ne kıyak yıllardı. Bugünküler o zamanlardan öğrenmiş olmalı… Ülke dünya bankasından aldığı yüklü dış borcu üretmeksizin eritiyordu. Anlayacağın perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Başımızdaki işbirlikçiler sayesinde geleceğe borçlanıp duruyorduk…

Üniversitenin ilk yıllarıydı. “Big in Japan” şarkısı hala kulaklarımda… Alphaville diye bir grup muymuş neymiş adı, onlar söylüyordu. Zengin bebe kızlardan duymuştuk. Yoksa biz nereden bilelim öyle grupları… Neyse… Anlamı “Japonya’da büyük ol” demek… Onu da bilmezdik tabi. Melodisi ne etkileyiciydi ama!.. Zaten Japonların gözümüzdeki yeri bir ayrıydı, üstüne bunlar da gelince imajları iyice sarsılmaz olmuştu. Biz ‘Shogun’ dizisiyle, Heidi, Vikingler, Şeker Kız Candy gibi çizgi filmlerle büyümüş bir nesiliz Muzaffer Abi…

Ben en çok Vikingler’i severdim. Viki adında bir çocuk karakter vardı. Hatırlarsın belki, hani parlak bir fikir bulunca burnunu ovalayıp ‘buldum, buldum’ diye bağırırdı. Sanki çözümü o değil de ben bulmuş gibi sevinirdim.”

“Bilmez miyim? Ben de çok izlerdim. Onun yüzünden icatçı olacağım diye gidip mühendislik okumuştum.”

“Bizim dönemin çizgi filmleri de farklıymış doğrusu… Bir sonraki kuşağın aksine, kolektif bilinç ve duygudaşlık taşıyan hikayelerle büyütülmüşüz. Sonra gelenlere bakınca insan daha bir iyi anlıyor. Voltran, Kaptan Tsubasa, He-Man… Hepsi rekabet, mücadele, kazanma hırsıyla doluydu… Çay bugün biraz bayat mı ne?”

“Evet evet sanki tadı gidik biraz… Kahve söyleyelim mi?”

“Olur… Filmler Muzaffer Abi… Müzikler, kitaplar, oyunlar her bakımdan farklılaştı bizden sonra. Hatırlarsın belki ‘Tipitip’ sakızı vardı, içinde çizgi hikayeleri olan. Bit kadar yazıları okumak, konuyu anlamak için ne uğraşırdım? Sonra ne oldu? Tazmanya canavarı, Pokemon tasoları, araba serileri, futbolcu kartları… Lezzeti gibi sakızların verdiği şeyler de değişti. Biz ne kadar toplumcu düşüncelerle büyütüldüysek, onlarda o kadar bireyci, benci düşüncelerle büyütüldüler…

Anlayacağın Muzaffer Abi bu iletişim işleri öyle sıradan mevzular değil… Belki bir şarkının sözünde, belki bir televizyon dizisinde, kitaplarda ya da bir Cuma hutbesinde… Seni öyle bir yakalarlar ki! Biliyorum bunlar pek ilgini çekmiyor… Lakin bilmelisin. Şu içinde bulunduğumuz hayatı etkileyen koca bir düzenin, zihinleri ele geçiren makinaların nasıl çalıştığını anladığında meselelere bakışın değişecek…”

“Dur şimdi şu düzen işlerine girme yine. Kahveyi nasıl içiyorsun?”

“Orta olsun benimki…”

“Nasıl yani? Türk kahvesi mi yokmuş? Ne içeceğiz?”

“Ooo bu da yoksa artık!”

“Filtre kahve yapayım diyor. Ya da Americano olabilirmiş…”

“Kalsın kalsın… Americanoymuş… Şu işe bak, ülkenin kahvesi de sizlere ömür… Neyse, ne diyordum… Bir kere şunu anlamalısın Muzaffer Abi, bir piyasada düzen nasıl sağlanacaksa kitle iletişimi ona göre emre amadedir. Yani bütünün bir parçası olarak çalışır. Sömürü düzeni mi isteniyor o zaman sömürü iletişimi çalışır… İçerikler buna göre şekillenir. Aklın sömürüye uyum göstermen için hazırlanır.

Hangi düşüncenin kabul görmesini bekliyorsun? İnsanlar neye itibar etsin? Ne tüketsin, nasıl tüketsin, neler talep etsin? Hangi duygular coşsun, hangileri gözden düşsün… İşte amaç her neyse artık kitle iletişim araçları sundukları içeriklerle bu işleri yönetir. Yavaş yavaş, ürkütmeden… Önce düşünceleri sonra duyguları eğer büker, tercihleri, eğilimleri yönlendirir. Gram anlamazsın, öylesine ustaca yapılır ki! Adamlar boşuna halkla ilişkiler dememiş bu işlere… Eh onca yabancı şirketin malı girmiş memlekete, birilerinin de alması lazım. Değil mi?

“O yılları düşününce insanın içi acıyor. Sömürülmeye hazırlanıyormuşuz meğer…”

“Eh öyle Muzaffer Abi. Kapalı bir ekonomiden, bastırılmış düşünce ve duygulardan, yoğun olarak uygulanmış yasaklardan henüz yeni çıkmış koskoca bir nüfus var ortada. Üstelik yokluk çekmiş, karaborsa işlerini, kuyrukları görmüş. Bildiğin insanlar her şeye aç ve dahası olan biteni anlayamayacak kadar da dünyadan bihaber… Darbe sonrası bir OECD verisi gördüğümü hatırlıyorum. Şimdi geldi aklıma… Ülkede kadınların yarıya yakını okuma yazmadan uzaktı. Nüfusun neredeyse yüzde 35’i hiç okuma yazma bilmiyordu. Hani ilk, orta, lise, üniversite diye düşünme. Hiç okuma yazma bilmiyorlar, hiç… Zaten üniversite, lise mezun oranları o kadar düşük ki! Lise düzeyine kadar mezun olanlar nüfusun yüzde 15 bilemedin 20’siydi hatırladığım kadarıyla… Okullaşma yerlerde. Bence o veriler bile gerçeği tam göstermiyordu… Neyse… Hatırlarsın belki TRT televizyonunda okuma yazma seferberliği başlatılmıştı o vakitler…”

“Sanırım küresel düzenin egemenleri bile böylesi bir pazarı bu kadar kolay şekilde kucaklarında bulacaklarını hayal etmemişlerdir…”

“Maalesef… İşler müthiş bir hızla değişiyordu Muzaffer Abi. Pazar araştırmaları, reklamcılık, halkla ilişkiler, gazete velhasıl medya şirketlerinin hızla büyüdüğü bir dönemdi. Artık Cağaloğlu’na sığmıyorlardı. Kaçak da olsa plazalarını dikecekleri şehrin daha dışında bir yerlere taşındılar… Radyo ve televizyon devlet tekelindeydi ama özel yayıncılığın eli kulağındaydı. Hatırlarsın ilk özel televizyonculuk mevzularının nasıl döndüğünü…”

“Cumhurbaşkanının oğluyla başlamıştı. Kaçak işler… Hatırlamaz mıyım?”

“O zamanlar yazılı basında tirajlar ciddi olarak yükselmese de ticari olarak hızlı bir büyüme vardı. Yeni yeni patronlar çıkıyordu vitrine…”

“Her devir böyle değil mi? İlk işleri de medyayı ele geçirmek…”

“O zamanlar her şey yeniydi tabi. Ama günümüzde hepsi gemiciklerinin kaptanı oldu… Sonuçta ülkeye giren her yabancı markanın tüketicisini yaratmak için kitle iletişim düzeninin de iyi çalışması lazım. Medya dediğin ne ki? Örgütlü bir pazarlama sisteminin amiral gemisi… Ülke serbest piyasa diye anlatılan bir hikayenin içinde küresel şirketler için adeta maymuna dönmüştü.

Bak şimdi hatırlıyorum da Özal henüz başbakanken bir keresinde ‘iki buçuk gazete kalacak’ demişti. O zamanlar neden böyle dediğini anlayamamıştım. Sonra sonra medyada gruplaşmaları görünce işin nereye varacağını kavramıştım. Sadece gazetecilikten, yayıncılıktan para kazanan patronlar devri bitmişti artık. Karteller doğuyordu. Bankacılık, turizm, inşaat gibi sektörlere ve bu işlere girmiş medya sahiplerine sağlanan teşvikler kaynak aktarımının farklı bir yolu haline gelmişti. Anlayacağın plan yazılmış, uygulaması yapılıyordu. Devletin para muslukları açıkça onlara çalışıyordu.

Halka aylık hatta üç aylık, altı aylık, her gün biriktirilecek kuponlar vererek yatlar, katlar, otomobiller ve inanmazsın ama uçak vaat eden bir boyalı basın doğmuştu. Kazan kazan sistemi işliyordu. Eh tabi manşetler de artık başka şeyler anlatıyordu. Bilirsin düzene övgü türünden goygoyculuk işleri… Okulunu okuyorduk lakin mesleğin değişim hızına yetişemiyorduk.

“Ya evet, tek pervaneli iki kişilik bir uçaktı. Tercüman Gazetesi veriyordu galiba. Öyle kalmış aklımda.”

“İşte öyle zamanlardı Muzaffer Abi. Medya küresel yağma düzeninin bir parçası haline dönüşmüş, kitlelerin bilincini alt üst edecek işleri başarıyla uyguluyordu. Halka ulaşacak tüm iletişim araçları ve içerikler kontrol altındaydı. İşleri güçleri belli zaten. İktidarın, yeni düzenin ve küresel şirketlerin satışını yapmak, egemene boyun eğilmesini sağlamak… İş tüketim talebi yaratmak olunca çözümü kolaydı. Aç bir toplumda üzerine oynanacak yerler açlık konuları olur. Öyle de oldu. Hazlar öylesine ustaca uyarıldı, talep öylesine güçlü yaratıldı ki insanların kitleler halinde aç kurt gibi bekleyen küresel şirketlerin önüne düşmemesi mümkün değildi.”

“Soda mı içsek ne dersin?”

“Bak iyi fikir. Ne varmış?”

“Şimdi söylenme, vazgeçtim.”

“Neden?”

“Fransız malı çıktı da ondan…”

“Tövbe tövbe… Gerçi bu hale geleceğimiz ta o zamanlardan belliydi… İnsan kendine de kızmıyor değil hani!

Nasıl uyanamadık, nasıl olan bitenin farkına varamadık arkadaş?

Ama gerçek şu ki uyanmayı önlemek için gereken her şey de yapılmış. Başımıza geleceklerden, küresel güçlerin yağma tuzağına düşeceğimizden bihaberdik.

Ülkece anlatılanların hayaline kaptırıp gitmişiz Muzaffer Abi. Bak halen de öyle değil mi?.. Medyanın popüler kültür üzerinden akılları çeldiği, uyum sağlayanların hızla değiştiği, değişemeyenlerin küçümsendiği zamanlardı. Yalnızca medya mı? Okulu, camisi, edebiyatı, müziği, kitlesel nitelikte iletişim sağlayan her ne varsa, her şey devasa bir propaganda silahının bir parçası olarak çalışıyordu. Dört bir yanımız puşt zulasıydı anlayacağın…”

“İnsan yaşadığı şeyler sanki doğruymuşçasına, toplum dışında kalmama kaygısıyla belki de inanıp güvenince bu sonuçlar kaçınılmaz oluyor.”

“Öyle Muzaffer Abi. Bireysel olarak farkında olsan ne olur? Kitle içinde her şey eriyordu ve kitle iletişim araçları aynı fikirlere sadık yığınlar yaratmak bakımından çok iyi iş görüyordu. Günlerimiz pazara yeni giren yabancı markaları öğrenmekle geçiyordu. “Taksim’de hamburger yemek”, “Walkman ile Michael Jackson dinlemek”, “Ray-ban gözlük takmak” o zamanlar gençlerin dilinde dönen konulardı. Popüler kültür çok baskındı. Gençlerin politik eğilimlerini bastıracağız diye aşırı bir yükleme yapılıyordu. Levi’s, Calvin Klein, Guess, Tommy Hilfiger, Lee… Hızla kıçımızda yer edinmişlerdi. Kot pantolonları statünün göstergesi gibi bir şeydi. Moda olan vardı demode olan vardı…

Her şey değişiyordu değişmesine ama sınıf bilinci henüz alışveriş merkezlerinin yürüyen merdivenlerinde yolunu kaybetmemişti Muzaffer Abi. “Okumaya para mı var?” cümlesi toplumun alt kesimlerinde yükselen bir sesti. Nihayetinde değişen ülkeye ve tüketim alışkanlıklarına uyum sağlayamayan, yoksulluğun ve dışlanmışlığın ağırlığını taşıyan geniş kesimler de vardı…”

“Olmaz mı? Üç kuruş harçlıkla okumaya çalıştığımız zamanlardı. Çok azımız o yıllarını rahat geçirmiştir herhalde.”

“Doğrusu gözle görünür farklar vardı. Üniversitenin tıklım tıkış dersliklerine baksan ülkenin manzarasını kolayca görebiliyordun. Anadolu’nun bağrından kopmuş yoksul ailelerden gelen ve çoğu geleneksel öğretilerle, dinle, milliyetçi düşüncelerle yoğrulmuş gençler; şehirlerin varoşlarında çoğunluğu işçilerden oluşan bir kesimin sol fikirlere yönlenmiş çocukları ve varsıl sınıftan insanların politikadan uzak moda akımlara kaptırmış karakterleri… Bunlara bir de etnik ya da mezhep ayrılıklarıyla formatlanmış insanları ekle… Kılık kıyafetten kullanılan dile kadar her bakımdan kimin ne olduğunu kolayca tahmin edebiliyordun.

Yani şunu diyeyim Muzaffer Abi, o zamanlar kendimi Dostoyevski’nin Raskolnikov’u gibi hissediyordum.”

“Nasıl?”

“Bilirsin işte. Raskolnikov gibi iç dünyam çatışma halindeydi… Onun gibi zıt duygular arasında sürekli gidip gelen ikili bir kişilik hali içimde büyüyordu. Engelleyemiyordum. Bir yanda uyarılmış hazlarla, piyasanın albenili dünyasında duygularını kaybetmiş, yaşadığı toplumun içinde kendini yabancı gibi hisseden biri vardı. Diğer yanda ise içinden çıktığı toplumsal sınıfın gerçeklerini ve duygularını yaşayan, mücadeleci biri. Şunu da diyeyim yeri gelmişken, ne kadar cahil olduğumun da henüz farkında değilmişim…”

“Bugünden bakınca epey cahil olduğumuzu görmemeye imkan yok zaten.”

“Yok Muzaffer Abi, bu farklı bir tür cehaletti. Öyle bir ülkedeydik ki, nasıl diyeyim, belli içerikler üzerinden şartlanmış, kalıplaşmış kişilikler halini almıştık. Ben de herkes gibi bir eğitim düzeninin içinden geçmiştim. ‘Egemen görüş’ ne demektir bilmeksizin egemenin görüşlerine, dogmalarına maruz kalmıştım. Okul hayatı boyunca ders kitaplarında verilen bilgi ve fikirler egemen sınıf ve iktidarın süzgecinden geçerek geldiğinden sistemin istediği yönde birine dönmüştüm.

İnce çalışılmış bir müfredata, hatta okulla sınırlı olmayan, toplumsal alanı da ele geçirmiş bir propagandaya maruz kalmıştık. Hayatın her alanını işgal etmiş bir öğreti modeliyle karşı karşıyaydık. Okul bilgiye dayalı müfredatı taşırken kitle iletişiminin diğer araçları, televizyonlar, gazeteler, ibadethaneler, reklamlar, müzikler devamlı olarak eğilimleri, popüler kültürü ve egemen fikirleri ekiyordu. Kalıp yargılar, davranışlar biçimleniyordu. Öylesine titiz çalışılmış bir müfredattı ki benliklerimize ekilen her şey aynı zamanda sınırlarımızı da belirliyordu. Kapitalizmin ve sömürü düzeninin tüm aşamalarında kendi isteğiyle yer alacak bireyler yaratılıyordu.

Eleştirel düşüncenin ezildiği, farklı bakma ya da görme olasılığının öldürüldüğü bir müfredattı bu. Pink Floyd’un şu şarkısında dediği gibi duvarda bir tuğla olmak için yetiştirilmiştik…

Ama bunun farkına varmıştım. Ayrıca üniversitede tanıştığım çoğu akranımın da aynı şekilde olduklarını görebiliyordum. Şartlanmış, bükülmez düşüncelerle, dogmalarla yaşayan müfredat çocukları…”

“Herkes öyle değildi ya… Ne bileyim, düşünen, direnen insanlar yok muydu? Evet katılıyorum, ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim düzeninde verilen bir müfredatı ‘okumuşluk’ olarak algılayan bir toplumda yaşıyoruz. Her lise bitiren her üniversite bitiren okumuş olarak görülüyor. Ama bunun öyle olmadığını bilen insanlar da var.”

“Okuduğumuzu sanıyorduk ama gerçek bu değildi işte. Müfredatla bizi egemen ideolojinin talep ettiği insan formatına eviriyorlarmış. Hem öyle sanıldığı gibi herkese de eşitçe verilen bir müfredattan, herkesin aynı şeye maruz kalmışlığından da bahsetmiyorum. Yavaş yavaş toplumun hiyerarşik yapısını da çözmeye başlamıştım. Özellikle insanların bilgi düzeylerinin farklılığı dikkatimi çekiyordu. Yalnızca bilgi mi? Okulların da hiyerarşik toplum düzenine özgü yapılanmış olduğunu anlamaya başlamıştım. Müfredat kağıt üzerinde aynıydı ama uygulamada büyük farklar içeriyordu. Farklılıkları gördükçe, farklı içeriklerle karşılaştıkça tuğlaların da farklı farklı oluşturulduğunu anlamaya başlamıştım.

Müfredat Muzaffer Abi, öylesine önemli bir şeymiş ki, işte o zamanlar anladım. Bunu kendi düşünceleriyle yüzleşme cesareti olmayanlara anlatmak çok zor. Düşünsene yaşadığımız şu toplum aslında eğitim düzeninin içinde inşa olmuş katı bir müfredatın eseri. Yalnızca okullarla sınırlı kalmayan, tüm kitle iletişim araç ve içeriklerinde aktarılan devasa bir müfredatın içindeyiz. Her tercihimiz, her davranışımız onun sonucu. Bize boyun eğmeyi öğreten, olan bitene rıza göstermemizi sağlayan bir müfredat. Küresel şirketlerin sömürü düzenine alıştıran, ezen bir düzenin cinayetlerine ses çıkarmamayı öğreten bir müfredat…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz