Müzik dünyasında şu sıralar garip bir yas havası var. Sanki birileri cenaze marşını çalıyor ve “Yaratıcılık öldü, katili de yapay zeka” diye bağırıyor. Gelin, bu karamsar gözlükleri bir kenara bırakıp eğri oturup doğru konuşalım. Fotoğraf makinesi icat edildiğinde ressamlar “Sanat bitti, artık herkes her şeyi bir tuşla kopyalıyor” diye isyan etmişti. Peki resim sanatı bitti mi? Hayır. Sadece şekil değiştirdi; hiper-gerçekçilikten empresyonizme, soyut sanata evrildi.
Bugün müzikte yaşadığımız şey de bir “son” değil, muazzam bir “başlangıç”. Yapay zeka, müziğin katili değil; olsa olsa müzisyenin yeni, süper güçlerle donatılmış asistanıdır.
Dürüst olalım; müzik üretmek tarih boyunca hep “seçkin” bir zümrenin elindeydi. Ya çok paranız olup pahalı stüdyolara girecektiniz ya da yıllarınızı verip bir enstrümanda virtüöz olacaktınız. Peki ya kafasında muhteşem melodiler duyan ama piyano çalamayan o genç ne olacak? Ya da harika bir film senaryosu yazıp, sahnenin atmosferini kafasında duyan ama nota bilmeyen o yönetmen?
İşte yapay zeka (Suno, Udio ve diğerleri) tam bu noktada devreye giriyor ve diyor ki: “Teknik engelleri kaldırıyorum. Sen bana hayalini anlat, ben senin ellerin olayım.” Bu, yaratıcılığın ölümü değil; yaratıcılığın demokratikleşmesidir. Artık “parmakları hızlı çalışan” değil, “hayal gücü geniş olan” kazanacak.
Meseleye profesyonel açıdan bakalım. Bir prodüktörün haftalarca uğraştığı, doğru sesi (sample) aradığı, kanalları temizlediği o angarya işleri düşünün. Yapay zeka bu süreci dakikalara indiriyor. Bu, müzisyeni tembelleştirmez; aksine ona asıl işi olan “sanata” odaklanması için zaman kazandırır.
Dünyaca ünlü DJ David Guetta, yapay zekayı konserlerinde kullanmaya başladı bile. Grimes, sesini bir yazılıma dönüştürüp “Benim sesimi kullanın, şarkı yapın, kazancı bölüşelim” dedi. Bu vizyoner isimler şunu görüyor: Yapay zeka bir “yerine geçen” değil, bir “tamamlayıcı/iyileştirici”dir
Geçmişte elektro gitar ilk çıktığında da “Gürültü bu, müzik değil” denmişti. Synthesizer icat edildiğinde “Gerçek enstrümanların ruhunu öldürüyor” denmişti. Bugün Daft Punk dinleyip duygulanmıyor muyuz? Pink Floyd’un o elektronik seslerinde kaybolmuyor muyuz? Yapay zeka ile üretilen müzik de kendi estetiğini, kendi türünü ve kendi duygusunu yaratacaktır.
Belki de en büyük yanılgımız, yapay zekayı “insanı taklit etmeye çalışan başarısız bir robot” olarak görmemiz. Oysa o, insan beyninin işlem kapasitesinin yetmediği kombinasyonları deneyebilen bir laboratuvar. Belki de bugüne kadar hiç duymadığımız, insan kulağının akıl edemediği ritim yapılarını, armonik geçişleri bize o öğretecek. Müzisyen tıkanacak, yapay zekaya “Bana buradan çıkış için 5 farklı alternatif ver” diyecek ve belki de o 3. alternatif, müzisyene yepyeni bir kapı açacak. Bu, bir “jam session” değil de nedir? Karşınızdaki müzisyen arkadaşınızın kanlı canlı olmaması, o fikrin değersiz olduğu anlamına gelmez.
Ayrıca “duygu” meselesini de fazla mistikleştiriyoruz. Bir şarkının bizi ağlatması için, o şarkıyı yapanın da ağlamış olması şart mı? Bir romancı, katil olmadan da cinayet romanı yazıp bizi gerebiliyor. Bir yönetmen, uzaya gitmeden de bilimkurgu çekip bizi heyecanlandırabiliyor. Yapay zeka da “hüzün” verisini işleyip, bizi darmadağın eden bir melodi çıkarabilir. Eğer o şarkı dinleyicide bir karşılık buluyorsa, bir yarayı sarıyorsa, o şarkı “gerçektir.” Kaynağının silikon veya karbon olması, dinleyicinin hissettiği o titremeyi sahte yapmaz.
Gelecek, yapay zeka ile savaşanların değil, onunla dans edenlerin olacak. “Centaur” (Yarı at yarı insan) modeli deniyor buna. İnsan zihninin “niyeti” ve “vizyonu” ile, makinenin “hızı” ve “kapasitesi” birleşecek.
Bu yüzden korkmayalım. Enstrümanlarımızı yakmıyoruz, sadece orkestramıza çok yetenekli yeni bir üye katıyoruz. Kalem kağıttan daktiloya, daktilodan bilgisayara geçtik. Şimdi de bilgisayardan yapay zekaya geçiyoruz.
Hikaye değişmiyor, sadece kalemi tutuş şeklimiz değişiyor. Ve emin olun, anlatılacak daha çok güzel şarkılarımız var.

