Ya Dışındasındır Çemberin Ya da İçinde

0
20

Güneşli bir gündü, mevsim yaza çalıyordu. Belki denizin etkisinden olabilir, bilmiyorum, hava gölgedeyken epeyce ısırıyordu. Bir yanı duvara dayanmış diğer yanı boğazın ötesinde Anadolu yakasını gören, tarihi binaların hemen bitimindeki köşe bir yerde, imar yasalarını aşmak adına adeta derme çatma kurulmuş öğrenci kantinine oturmuştuk. Gürültülü bir yerdi. Konuşmak için özellikle burayı seçmiştim. Şimdi elin Amerikalısı bu ne der ne ister, lafı nereye getirir, kestirmesi zor. Temkinli olmak her zaman iyidir…

Bu buluşmadan iki hafta önce medyada üst düzey işler yapan bir arkadaşımdan telefon almıştım. Beni tanıştırdığı biri vardı. ABD’de yaşayan ve oranın vatandaşı da olan bir kadındı. Bir süre için İstanbul’a geldiğini söylemişti. Ne kadar doğruydu bilmiyordum ama yine medyada üst düzey birinin üvey kızı olduğu söyleniyordu. Neyse kimin nesiyse artık… Onun arayacağını söylemişti. “İyi, arasın bakalım” demiştim.

Üstünden bir iki gün geçmişti ki aradı. Kısa bir konuşmaydı. “Önemli bir iş var, seni biriyle tanıştırmak istiyorum” demişti. Telefonda konuşmak istememiş yalnızca buluşacağım kişinin ABD’de bazı politik çevreleri temsil ettiğini söylemişti. Nedenini sormama rağmen gelince anlatırım demişti. Açıkçası kısa bir zamanda tanışmış olup da beni başkalarına, hele hele politik işlerle ilgili yabancı birilerine önermiş olması aklımı karıştırmıştı.

Beklediğimden de genç biriydi. Yani işin ciddiyetini düşününce kerli ferli birini bekliyordum. Ama bu neredeyse yüksek lisans, doktora öğrencisi gibiydi. Nasıl olmuş da bu yaşta böyle bir organizasyonda bölge temsilcisi olmuş diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Bir de “ne kazanıyordur acaba” diye düşünmüştüm… Öyle ya ben de gençtim o vakitler ama görüntü ortadaydı. Ben bu ülkenin genciydim.

‘IRI’ yani Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü için çalışan bu zatla Türkiye’de parti içi demokrasi sorunlarını ve bunun çözümü için hayata geçirilmek istenen bir sivil hareketi konuşacaktık.

“Onlara neymiş?” der gibi bakma. Ben de aynısını demiştim ilk duyduğumda. Yani bizim memleketin derdi sizi niye gerdi arkadaş?..

Doktora eğitimim nedeniyle geç gittiğim askerlik hizmeti biteli bir bilemedin iki yıl olmuştu. Mesleğe dönmüş, akademide yükselip maaşımı arttırma derdiyle yayınlar yapmanın peşine düşmüştüm. Bir taraftan da ek iş bakınıyordum. Geçinmek zordu. Belki de ayrılabilirdim, öyle bir çizgideydim yani Muzaffer Abi. Devlet üniversitelerinin maaşları berbattı o dönemler, bir ev kirası bile etmiyordu.

Kantinci plastik bardaklara çay doldururken “müziğin sesini biraz daha açar mısın?” demiştim. Plastik bardakla çay mı içilir arkadaş, gençlere gareziniz mi var? Hayatın her yanı plastik atık, kimyasal içeriklerle doluyordu. Kağıt bardaklarla değiştirtmiştim. İyi hatırlıyorum. ‘Eye of the Tiger’ (Kaplanın Gözü) çalıyordu. Bilirsin belki Muzaffer Abi ‘Rocky’ adında bir film vardı bir zamanlar. Bizim öğrencilik yıllarımızda. Amerika’nın kenar mahallelerinden birinde yaşayan yaman bir delikanlının hayatını konu alıyordu. Gücün, inancın, zaferin temsili. Zorlukların arasından çıkan, yılmaz, yenilmez bir boksör. Sylvester Stallone ne oynuyordu ama…

Türkçesiyle ‘yükseliyorum, tekrar sokağa döndüm’ diyordu şarkının girişi. Bilmem belki bunu da hatırlarsın… Coşkulu, ritmik ve hırsı kaşıyan bir şarkıydı. O zamanlar şarkının ve filmin hızlı yükselişinin nedenlerini tam olarak anlayamamıştım. Öyle ya gösterilen filmlerin, dinletilen müziklerin büyük bir endüstri tarafından belirlendiğini, ticaretinin bu endüstrideki şirketler tarafından yapıldığını ve bu şirketlerin büyük çoğunluğunun da ABD kaynaklı olduğunu bilmediğimiz yıllardı.

Zamanla filmlerin, müziklerin hangi politik amaçlara hizmet ettiğini, toplumlarda hangi tür duygu, tutum ve inançları geliştirmek için iş gördüğünü kavrayınca çakıyorsun manzarayı… Mevzu algıları yönetmekti. Milyonlar belki de milyarların düşüncelerini etkilemek istiyorsan bu alanda güçlü olmalısın. Aynı yıllarda Top Gun, Rambo gibi filmler de gişelerde yerini alıyor, kimisinin serisi yapılıyordu. Yıldız Savaşları da (Star Wars) aklıma geldi şimdi. Hepsi yükselen Amerika’nın gücünü ve Amerikan yaşam tarzını güzelliyordu. Ne zamanlardı değil mi Muzaffer abi, ağamız artık açıkça belliydi…

80’li yıllarla birlikte ABD’de Cumhuriyetçi Reagan yönetimi iktidara gelmiş, bir şeyler değişmeye başlamıştı. 70’lerin sonlarına doğru yaşanan petrol krizini hatırlarsın herhalde. O sıkıntıdan çıkmışlardı. Soğuk Savaş’ın en kritik dönemlerinde dünyanın dört bir yanında, Şili’de, Arjantin’de, Endonezya’da, Nikaragua’da, Panama’da, Ekvator’da ve tabii ki bizim burada da rejimleri değiştirmişlerdi. Anlaşmalar yapılmış Amerikan şirketlerinin yolları açılmıştı.

Amaç belliydi: Ekonomik istila.

Tabi bizim memlekette darbe sonrasında ortam müsait olmadığı için olan bitenden haberdar olmamız biraz zaman aldı.

Artık dünyanın birçok ülkesinde Reagan politikaları yeşeriyordu… Mesela İngiltere’de Margaret Thatcher hükümeti kurulmuştu. Bizde de askeri darbe sonrası Özal iktidar edilmişti. Edilmişti diyorum zira bir proje olduğunu anlamamak için saf salak olmak lazım. Adam Dünya Bankası uzmanı, ‘24 Ocak Kararları’nın yazarı. Henüz CIA çalışanı John Perkins’in ‘Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları’ adlı kitabı yayınlanmamıştı belki ama biz nelerin döndüğünü az buçuk kavrıyorduk. Soğuk Savaş dönemini görmüştük Muzaffer Abi. Küresel itiş kakışın içinde her ülkede derin işlerin nasıl yapılandığını biraz dikkatli bakınca kavrayabiliyordun.

Ülkenin dört bir yanında tarikatlar, din ağları, sözde milliyetçilik üzerine kurulmuş yer altı örgütleri… Hepsi ABD’nin Sovyetlerle kavgası nedeniyle oluşturduğu “Yeşil Kuşak” projesi için fonlanan yapılardı. Devlet dediğin şey adeta hiyerarşik olarak ucu batıya, NATO üzerinden ABD’ye bağlanmış bir teşkilata dönmüştü. En küçük memuruna kadar herkes ipe diziliydi. Düşünsene Muzaffer abi. Bürokrasinin her alanında bir yere kadar herkes çalışabiliyor ama bir yerden sonra işler değişiyor. Kurmay sınıfı deniyor bunlara. İster bankacılık, madencilik, ister üniversite, askeriye, polis teşkilatı. Devletin hangi alanında olursa olsun bir yerden sonra, üst kademelere adaysan bazı yerlerin onayını alman zorunlu. İş gizli odalarda bitiriliyordu. Nedense en kritik devlet işlerinde birkaç istisna dışında aynı akraba klanından yüzlercesini bulabiliyordun. Hepsi mi seçme?

“Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın” sözlerinin kulaklarda yer ettiği yıllardı. Yeni Türkü ne güzel söylüyordu ama değil mi?

Kendin içindeyken kafan dışarıda olamazdı. Ülke düpedüz neoliberalizm ve onun yeni sömürü çarkının girdabına girmişti. Sovyetler çözülmeye başlamış, içerde istenen kadrolar iş başına getirilmişti. ABD’nin önü açıktı…

Batı ekonomi modeli 80 öncesinde yaşadığı krizden sonra doları altına değil de petrole bağlayınca işler tıkır tıkır yürümeye başlamıştı. Araplar da karlıydı ama işin sonunda kaymağı ABD alıyordu. Her şey onların elindeydi. Eğer petrol almak istiyorsan doların olmak zorundaydı. ABD dünyaya dolar ihraç etmiş ve dilediği gibi parasını basabilir hale getirmişti. Müthiş bir gelir kaynağı dünyadan ABD’ye ve koruma vaadi verdiği, her işini kontrol ettiği Suudi iktidarlarına akıyordu.

Şimdi neden İran’la uğraşıldığını çakozladın mı? Petrol fiyatları olağanüstü arttı. Peki sence para kime gidiyor?

Orantısız ve vahşice yapılan küresel soygunun yarattığı ölçüsüz servet gücüyle bugünün batısında ortaya çıkan politik temsillerin neden bu kadar fütursuz olduklarını sanırım daha iyi anlarsın. Krallıklarını gerçekten kurmuşlardı. Amerikan rüyasının sunduğu zevk, şatafat ve sapıklık düzeyine varan ilişkileri görmek neden şaşırtıcı oluyor pek anlamış değilim.

İşte böyle sonuçlara sebep olmuş bir kuruluştan bahsediyorum Muzaffer Abi. Reagan boş bir aktör değil sonuçta. Sovyetlere karşı bizim gibi Amerikan çıkarlarına dost ülkelerde sözde demokratik gelişim adına birtakım işler yapmak istiyorlardı. Rejim belirleyecek işler…

Çayları masaya getirdiğimde toplantıya eşlik eden arkadaşım Amerikalı ile konuşuyordu. Genç yaşta kaybettik onu… Hala her aklıma geldiğinde üzülürüm. Rahmetli oldu ilerleyen yıllarda, ülkede giderek yaygınlaşan kanser onu da aramızdan aldı.

Mevzunun ne olduğunu öğrenmiştim Muzaffer Abi. İki gün önce Ortaköy sahilde beni arayan kadınla buluşmuştum. Bana Amerikalı ile yapılacak görüşmenin nedenlerini anlatmıştı. Şu anki politik iktidar henüz ortalarda yoktu. Üçlü bir koalisyon vardı, hatırlarsın belki. Ülke her zamanki gibi ekonomik sıkıntı içindeydi. Kriz yoldaydı ama durum henüz idare edilebiliyordu.

Amerikalı temsil ettiği kuruluş adına Türkiye’de bir sivil hareket başlatmak için çalışmalara girişmişmiş. Yani bana dediği böyleydi. Burada bazı sendikalar, medya temsilcileri ve sivil toplum yapılarıyla görüşme yapmışlar. Mevcut siyasi partiler ve Ankara herhalde hoşlarına gitmiyordu, bilmiyorum. Türkiye’de parti içi demokrasi olmadığı düşüncesiyle sivil toplum üzerinden baskı yapmayı içeren bir proje tasarlamışlar.

Arkadaşıma “Eh bu konuda ben ne yapabilirim? Niye bana ihtiyaç var?” dediğimde bu sivil hareketin bir iletişim yönetimine, koordinasyona ihtiyacı olduğundan bahsetmişti. İş ciddiydi anlayacağın. Bana Türkiye’de birçok sivil toplum kuruluşunun, özellikle de sendikaların sağ-sol ya da başka nedenlerle ayrı olduğundan, hepsinin aynı çatıda buluşamadığı için de güçlü bir sivil toplum baskısı oluşamadığından söz etmişti. Açıkçası akademik görünümlü birine ihtiyaçları bu yüzden olabilir diye düşünmüştüm. Eh çalıştığım üniversitenin adı da etki bakımından iyi olunca sanırım en olası adaydım. Ama aynı zamanda en zayıf halka. Olur da işler ters giderse…

O zamanları iyi hatırlarsın Muzaffer Abi. Bin yıl sürecek bir 28 Şubat vardı. Ortam gergindi anlayacağın. Böyle sivil girişim mivil girişim kimse takmazdı. Ama arkadaşım medyada ve sivil toplum kuruluşlarında önemli isimlerden destek alındığından bahsetmişti. İsimleri duyunca epey şaşırmıştım. Konu epey ilerlemiş, çekip çevirecek birine ihtiyaçları doğmuşmuş… Pek yemedim mevzuyu ama sonunu merak ediyordum.”

“Sen de amma şüpheci bakmışsın…”

“Öyle Muzaffer Abi. Şu hayatta kimseye güvenmemeyi daha çocuk yaşta bellemiş biriyim ben. Hele bu topraklarda hele de alt sınıflardan geliyorsan. Ne ana ne baba ne kardeş ne dost ne de sevgili. Gözünün içine baka baka söylenen onca yalan gördüm ki! İlişkiler hep çıkara göredir buralarda…

Neyse, Amerikalı lafa girdi. Temsil ettiği organizasyondan, dünyanın dört bir yanında faal olduklarından ve demokrasinin gelişimi için yaptıkları çalışmalardan bahsetti. Yanında getirdiği broşürleri uzattı. Kuruluşlarının Amerika’daki Cumhuriyetçi partinin üyelerinden ve emekli bazı politikacılarından oluştuğundan söz etti. Tanıtım materyallerine bakınca etkilenmemek mümkün değildi doğrusu.

Konuşmasının bitmesini bekledim. O anlattıkça aklıma geçmiş yıllar geliyor, Amerika’nın ülkede nasıl cirit attığını düşünüyordum. İkinci Dünya savaşı sonrası koşullarla başlayan ve bugüne varan uzun bir tarih gözümün önünden akıyordu. Sözde yardım adı altında verilen büyük borçlar, krediler, yerli üretimi bitiren baskılar, kendi mallarına pazar açtıkları uygulamalar; siyaseti bürokrasiyi ele geçirme operasyonları, kontrgerilla işleri, ihtilaller, satın aldıkları işbirlikçiler, gazeteciler, yazarlar, sözde iş dünyasından, bilim dünyasından satılıklar… Cehalet ve sefalete mahkum ettikleri halk üzerinde diledikleri gibi at koşturmuşlardı. Nasıl olsa olan biteni kimse anlayamıyordu. Medyası, okulu, dini özetle kitle iletişim yolları da tıpkı otoyollar gibi ellerindeydi.

Artık nasıl bir ana denk geldiysem, dayanamayarak söze girdim. ‘Neden böyle bir işe kalkışıyorsunuz?’ dedim.”

“Evet neden böyle bir işe girişiyorlarmış? Bak şimdi benim de aklıma başka başka şeyler geliyor bugüne bakınca…”

“Evet Muzaffer abi. Demokrasinin dünyada gelişimi için iş yapıyorlarmış. Yersen tabi. O zaman sizin kuruluşun yönetici takımına danışmalısınız bu konunun çözümü için dedim. Öyle ya oranın yöneticileri muhtemelen 60-70’li yılların aktif politik temsilleriydi. Türkiye’yi onlardan başka kim daha iyi bilebilir?

Nihayetinde neyi konuşuyoruz değil mi? Akılları sıra siyasi gerilimin yüksek olduğu bir dönemde medyanın en çok izlenen programları üzerinden yapılacak bir politik tartışma ve etki işi için görünürde bir saf arıyorlardı. Sözü profesyonelce bir iş konuşmasına döndürdüm. ‘Bunun için bir bütçeniz var mı?’ dedim. Hık mık etti, fazla paralarının olmadığını, bütçelerinin sınırlı olduğunu söyledi. ‘Öyle şey olur mu?’ diye konuşmasını kestim. Böyle bir işe giriyorsanız epey para harcamalısınız dedim. Sıra bana gelmişti doğrusu ve dileğim gibi üst perdeden hava basabilirdim. Ardından ‘bence bu sivil hareket işini bırakın’ diyerek sözü başka bir noktaya taşıdım. Ne dedim dersin?”

“Ne dedin?”

“Bunca uğraş yerine yeni bir politik parti kurulmasına önayak olun dedim.”

“İyi halt etmişsin. Başımızda onlarcası varken.”

“Ama bir dinle. Öyle iş yapın ki bu politik parti, parti içi demokrasi için de örnek bir yapı olsun dedim. Geçmişte destek attıkları, hatta bizzat kurulmasını sağladıkları birçok parti oldu bu ülkede. Neden şimdi olmasın? ‘Nasıl bir bütçe lazım olur bu iş için?’ diye sordu.”

“Bak ilginç bir yere varmış konu.”

“En az bir iki milyar dolar bütçe ayırın dedim. Yani az söylediğimi de düşündüm bir ara. Sonuçta güçlü bir parti ile tüm rüzgarı değiştirmek mümkündü. Hep yaptıkları bir işti bu zaten. Sonra devam ettim. Bu para ile çok kişiyi satın alırsınız. Yıllarca yaptığınız gibi, aç, gözünü toprak doyurası çok kişi bulursunuz dedim. Tabi cümleyi tam olarak böyle kurmadım…”

“Sen de amma yokuşa sürmüşsün.”

“Öyle deme Muzaffer Abi. Zaten girilecek mevzu değil. Ama eni konu meseleyi öğrenmiş olmuştum. Jenkins’in yazdığı ekonomik tetikçilikle ilgili kitabındaki örneklerden birine canlı canlı şahit olmuştum.”

“Kaçırmışsın fırsatı.”

“Fırsat mı? Ne fırsatı?”

“Yani önüne gelmiş adamlar, koparsan gideceksin.”

“Muzaffer abi bunca şeyin farkında olup bunu bir fırsat olarak görmem mümkün olabilir mi sence? Hem ülkede onca adam var işlerini görecek. Onlarla çözsünler. Neyse önerimi düşüneceğini, üstleriyle konuşacağını söyleyerek ayrıldı.”

“Sonuçta eli boş gitti garibim.”

“Herhalde. İlişkiyi ayarlayan arkadaşım çok bozuldu. Ona bozulmaması gerektiğini, olan bitenin böyle olması gerektiğini söylemeye çalıştım ama nafile. Onun için bu kendi dünyasındaki ilişkiler evreninde önemli bir mevzuydu. Ama ne oldu biliyor musun? Üzerinden bir ay geçmedi, bu arkadaş beni yeniden aradı. Bu sefer o kuruluşun genel sekreteri miymiş ne bir kadın ve onun yardımcısı gelmişmiş. Benimle görüşmek istemişler.”

“Hayda. Bak sen şu işe. Seni ikna etmekten vazgeçmemişler demek.”

“Yok Muzaffer abi. İkna etmek için mi bilmem ama şöyle 50 yaş üstü iki kadın geldi. Tipik Amerikalı, yaşlarına göre bakımlı hoş tipler. Bu sefer iyi bir mekanda oturduk. Merak etmişler, neden reddetmişim, neden sivil hareket yerine politik parti kurulmasını önermişim falan… Dedim işiniz daha hızlı çözülür. Halkı galeyana getirmeyin, yazık günah insanlara. Sonra yine döndüler dolaştılar bizimle çalışmayı düşünmez misin dediler?”

“Eh sen ne dedin?”

“Ne diyeceğim Muzaffer abi. Ben çemberin dışında doğmuşum zaten. İçinden birilerini bulmalarını söyledim.”

“Anladılar mı?”

“İçkilerini söyleyince “Yeni Türkü” dinlettim biraz. Anlamışlardır sanırım.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz