Silikon Bir Ruhun Peşinde: Anlamın Yeniden İnşası

0
18

Hani bazen teknoloji sohbetlerinde konu döner dolaşır Yapay Zeka’ya gelir, masadaki biri omuz silkip Yahu alt tarafı gelişmiş bir hesap makinesi, elimizdeki yeni bir fırça işte der ya… Bence o iş aslında hiç de öyle değil. Gözümüzün önünde olup biten şey, basit bir alet edevat değişimi falan değil dostlar; bildiğiniz zemin kayıyor ayaklarımızın altından. Karşı karşıya olduğumuz durum, teknolojinin tarihsel akışındaki sıradan bir adımdan ziyade, varoluşsal bir deprem. Ben kimim, neyi neden yaratıyorum?” sorularının cevaplarını yeniden aradığımız sisli bir yolculuk.

Mesele, sanatın “ne” olduğu değil artık; insan olmanın “nasıl” bir şey olduğu. Düşünsenize, bir algoritma sizin yarım yamalak tariflerinizi alıp mantığa bürüyor, insan düşüncesinin bir kopyasını önünüze koyuyor. Peki bu bir tasarım mı, yoksa devasa bir veri tabanı derlemesi mi? Eğer öyleyse, bizim o yere göğe sığdıramadığımız “yaratıcılık”, “niyet” ve hatta “benlik” kavramları nereye gidiyor? Gelin bu parlak vitrinin arkasına, işin mutfağına, ontolojik fay hattına biraz daha yakından bakalım.

Dahi Sanatçı Mitinin Çöküşü ve Yeni Oyun Kurucular

Eskiden nasıldı bilirsiniz; sanat tarihi de hukuk sistemi de tek bir kahramanı, o “Dahi Sanatçı”yı baş tacı ederdi. Michelangelo’nun Davut heykeli, Mozart’ın notaları… Hepsi o tekil, ulaşılamaz, neredeyse kutsal bireyin ruhunun dışa vurumuydu. İmzayı kim attıysa, ruh ondaydı, mülkiyet ondaydı. Ama artık o devir kapandı; “Üretken Yapay Zeka” dediğimiz şeyle birlikte, o tek kişilik dev kadro miti yerle yeksan oldu.

Bugün bir YZ eseri dediğimiz şey, aslında devasa bir “cybernetic” müzakere masası. Masada kimler yok ki? Algoritmayı kuran mühendis, trilyonlarca veriyi sağlayan kolektif insanlık (yani biz), o ince ayarları yapan ekipler ve tabii o komutu, yani “prompt”u giren kullanıcı

Theseus’un Gemisi paradoksu vardır; tahtaları değişe değişe gemi hala aynı gemi midir? diye sorar. YZ’de durum daha da karışık. Senaryoyu şöyle kuralım: 10 milyar görüntüyle eğitilmiş bir YZ modeline, kullanıcı şu komutu veriyor: “1920’lerin İstanbul’unun gözüyle, sufizmin ruhani abidesi.”

Makinenin önümüze koyduğu o “eser”in reçetesi ne biliyor musunuz?

  • %45: İstatistiksel olarak en sık gördüğü Osmanlı mimarisinin motiflerine benzer piksel kombinasyonları.
  • %30: Delacroix veya Matisse gibi oryantalist ressamlar tarafından “yaratılan” o kurgusal Doğu imajının yansımaları.
  • %20: Hiç var olmayan yapı öğelerinin makine tarafından uydurulan stokastik “halüsinasyonları”.
  • %5: Prompt’ta belirtilen asıl insan niyeti.

Burada soru şu: Kaptan kim? Cevap artık o piksellerde değil, rotayı belirleyen “niyet”te gizli. Sanatçı artık “yapan” (Homo Faber) değil, sonsuz olasılıklar arasından “seçen” (Homo Curator) kişiye dönüşüyor. Tıpkı Refik Anadol’un yaptığı gibi; o artık eline fırça alan bir ressam değil, algoritmik bellekle insan deneyimi arasındaki o hassas diyaloğu yöneten bir orkestra şefi.

İstatistiksel Halüsinasyon mu, Yoksa Yaşanmışlık mı?

İşin bam teli şurası: Bu makinelerin “canı” yanmıyor. Wittgenstein’ın dediği o “yaşam biçimi” bunlarda yok. Bir insan “acı” dediğinde, arkasında biyolojik bir gerçeklik, sosyal bir karşılık var. Heidegger’in dediği, o dünyaya fırlatılmış olma hali, ölüm korkusu, gelecek kaygısı… Bunların hiçbiri YZ’nin kodlarında yazmıyor.

Yapay zeka “hüzün” kelimesini kullandığında, bunu hissettiği için değil, milyarlarca metinde “kayıp” kelimesinden sonra istatistiksel olarak “hüzün” geldiğini bildiği için yapıyor. Biz okuduğumuzda duygulanıyoruz belki ama makine için sözdizimsel bir matematikten ibaret.

Bu noktada AI araştırmacısı Margaret Boden’ın kulaklarını çınlatmak lazım. Boden, yaratıcılığı dört katman halinde tasarımlandırır ve her katmanda YZ’nın nefesi biraz daha kesilir.

  1. Mekanik Yaratıcılık: İlk katman burası. Mevcut öğeleri alıp yeniden karıştırmak. Bir ressamın renkleri yeni bir kombinasyonda dizmesi gibi. YZ, burada bir üstattır. Milyarlarca renk ve ses kombinasyonunu bir insandan çok daha hızlı karıştırır. Ama sadece permutasyondur, sanat değildir.
  2. Deneyimsel Yaratıcılık: Burada sanatçı kuralları kabul eder ama sınırları zorlar. Bir caz müzisyeni düşünün, ölüm sesi veren bir trompetle “yanlış” nota basar ama oradan yeni bir tını yakalar. YZ bu alana kısmen erişebilir, veri içindeki tuhaflıkları bulabilir ama bu keşif çoğunlukla stratejik değil, tesadüfidir.
  3. Transformatif Yaratıcılık: Burası işlerin değiştiği yer. Kuralları yıkmak ve yeni alanlar açmak. Beethoven senfoniyi değiştirdi, Picasso figürasyonu parçaladı. Transformatif yaratıcılık, “bu kurallar neden böyle?” diye sormaktır. YZ bunu yapamaz, çünkü o veri setindeki kuralları optimize etmek için vardır, yıkmak için değil.
  4. Fenomenolojik Yaratıcılık: İşte en derin katman. Sadece yeni bir stil değil, tamamen yeni bir deneyim kanalı açmak. Bir duyguyu “ilk kez” hissettirebilmek.

Frida Kahlo’nun otoportreleri… Bedensel acıyı kendi sanatçı bedeninde çoktan yaşamış, o acı biriken hali tuvale aktarmıştır. Ya da Toni Morrison’un “Beloved” romanı… Irksal travmayı, ölüm sonrası ruh dünyasının katmanlarına yerleştirir çünkü o tarihi ağırlığı kendi belleğinde ve bedeninde hissetmiştir. YZ burada tamamen oyun dışı kalır. Çünkü bir algoritma acıyı deneyimlemez, ırksal kırılmayı bedeninde taşımaz. Kahlo’nun acısının bir YZ tarafından “simüle edilmesi” ile bir insan tarafından “hissedilmesi” arasındaki o devasa uçurum, işte tam burada büyür.

Simülasyon Evreni ve Dijital Aura

Platon’un mimesis’i, yani taklidi vardır ya; sanatçı doğayı taklit eder. YZ ise doğayı taklit etmiyor, taklidin taklidini yapıyor. Zaten dijitalleşmiş veriyi alıp yeniden işliyor. Baudrillard yaşasa “İşte simülasyonun zirvesi” derdi muhtemelen.

YZ sanatı, saf bir “Hipergerçeklik” üretiyor. Bakın etrafınıza:

Instagram influencer’ının o “doğal” hali, aslında algoritma tarafından seçilmiş açı, ışık ve filtrenin bir simülasyonu.

  • “Deepfake” videoları “gerçek gibi” görünmek için tasarlanmaz; gerçeğin kendisini şüpheye düşürmek için vardır.

Baudrillard’ın tehlikesi işte bu: Hipergerçeklikte, gerçeklik ile temsil arasındaki fark silinir ve YZ’nin retoriği, yeni bir “gerçeklik-benzeri” iktidar tabanı olur.

Walter Benjamin sanat eserinin “aura”sının mekanik çoğaltma çağında kaybolduğunu söylemişti ama YZ bunu bambaşka bir boyuta taşıyor. Sonsuz kopya üretebilirsiniz ama paradoksal bir şekilde, o “prompt”u girdiğiniz andaki niyetiniz, dijital boşlukta yeni ve tuhaf bir “aura” yaratıyor. Belki Rembrandt’ın fırça izi yok ama zihinsel bir parmak izi var.

Görünmeyen Emek ve Etik Mayın Tarlası

Tabii madalyonun öteki yüzü ise biraz daha karanlık. Bu sistem neyle besleniyor? Bizimle, hepimizin emeğiyle. “Hiper-Müşterekler” diyoruz buna. Instagram’daki fotomuz, yazdığımız iki satır, hepsi o dev makinenin yakıtı. Ama gariptir ki, modelin eğitimine katkıda bulunan kültür veya birey avucunu yalarken, şirketler milyar dolarlık değerler üretiyor. Görünmeyen devasa bir emek sömürüsü var ortada.

Bir de “epistemik adaletsizlik” meselesi var ki, can sıkıcı. Veri setleri genelde Batı odaklı, İngilizce ve erkek egemen. Rakamlara baktığınızda durum vahim:

  • ImageNet: %70’i ABD kaynaklı.
  • LAION (görüntü-metin veri seti): Türkçe metin %0,1’den bile az.
  • Müzik modelleri: Varsa yoksa Batı klasik müziği ve pop.

Bu durum “Üretken Hermeneutik Cehalet” yaratıyor. Yani YZ, bir kültürün “ne” olduğunu asla anlayamayacak, sadece baskın dilsel motiflerini taklit edebilecek. YZ, Sufi şiirinin derinliğini anlayamaz; sadece biçimsel sekansları kopyalayabilir. Bir YZ, Afrotop’u oluşturamaz; sadece online sınıflandırmalarda görülen “pop” sınırlarında kalır. Marjinal sesler, yerel kültürler bu gürültüde sessizleşiyor.

Ve belki de en büyük tehlike: “Model Çöküşü”. Yılanın kendi kuyruğunu yemesi gibi… YZ, interneti kendi ürettiği içeriklerle doldurdukça, gelecekteki modeller bu yapay verilerle beslenip “vasatlaşmaya”, kısırlaşmaya başlayacak. Kültürel çeşitlilik yerini istatistiksel bir balçığa bırakabilir.

Velhasıl Kelam…

Yapay Zeka, sadece elimizdeki yeni bir alet çantasından ibaret değil dostlar. Varlığımızı, anlam arayışımızı ve yaratıcılığımızı temelden sarsan ontolojik bir şok bu.

Önümüzde üç kritik dönüşüm duruyor:

  1. Faillikten Küratöre: Sanatçı, tekil bir dahiden, dağıtık bir mekanizmanın süzgeçleyen yönetmenine evriliyor.
  2. Semantikten Sözdizime: Anlam, deneyimsel derinlikten çıkıp istatistiksel mükemmelliğe kayıyor. Bu ontolojik bir kayıp ama yeni tür bir bilinç sorunu da açıyor.
  3. Hukuk ve Ahlaktan Politikaya: Mesele artık sadece telif hakkı değil; medeniyet hafızası, kültürel çeşitlilik ve epistemik hakların korunması davasına dönüşüyor.

    Eğer bu gidişatı sadece izlemekle yetinirsek, ruhumuzun ve özgürlüğümüzün endüstriyel bir hammaddeye dönüşmesini seyrederiz. Ama her kırılma anında olduğu gibi, direksiyonu kırmadan, bu yeni yolu anlayarak, insan kalmanın ve yaratmanın yeni tanımlarını yapmak yine bizim elimizde. Sadece bir kod yığını değil, arkasındaki anlamı aramaya devam etmek zorundayız. Çünkü günün sonunda, o anlamı verecek olan yine biziz.

Not: Refik Anadol’un eserinin fotoğrafı haricindeki tüm görseller YZ ile oluşturulmuştur.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz