Andy Warhol’un “Cars” Serisi ve Otomotiv İkonografisinin Pop Art Dönüşümü

0
14

Mekanik Bir Ruhu Ölümsüzleştirmek

1986 yılının New York’u, sanat dünyasının hem en şaşaalı hem de en kaotik dönemlerinden birine tanıklık ediyordu. Aşağı Manhattan’ın grafitlilerle süslü sokaklarından yükselen enerji, yüksek sanatın steril galerileriyle çarpışıyor; Andy Warhol ise “Factory” adını verdiği atölyesinde, yirminci yüzyılın ruhunu seri üretim imgeler üzerinden okumaya devam ediyordu. Tam o sıralarda, okyanusun öteki yakasından, Stuttgart’tan gelen bir teklif, otomobil dünyası ile sanatın o güne dek kurulmuş en sofistike köprülerinden birinin temellerini atacaktı. Mercedes-Benz, otomobilin icadının 100. yılını kutlamak üzere, dünyanın en “mekanik” sanatçısına, tarihin en ikonik otomobillerini resmetmesi için bir açık çek sunmuştu.

1986 yılının bahar aylarında, New York’un meşhur Harry Cipriani barında gerçekleşen bir öğle yemeği, otomotiv ve sanat tarihinin en sıra dışı ortaklıklarından birinin fitilini ateşledi. Masada oturanlardan biri, sanat dünyasının “beyaz saçlı dâhisi” Andy Warhol; diğeri ise Mercedes-Benz’in o dönemki sanat vizyonunu şekillendiren Hans Brinker ve Düsseldorf’lu galeri sahibi Hans Mayer’di. Warhol, o gün tuttuğu günlüğüne şu satırları düşecekti: “Fred aradı ve Hans Mayer ile Mercedes-Benz’den gelen o adamla Harry Cipriani’de yemek yiyeceğimizi söyledi. Adam yakışıklıydı, yemek de eğlenceli geçti. Sanırım resimlerin ‘hissini’ yakalamak için onlardan bir araba ve bir şoför koparmaya çalışacağım (gülüyor). Onlar için eski Mercedes’ler boyuyorum.”

Bu basit günlük notu, aslında otomobilin icadının 100. yılı şerefine kurgulanan ve sanatçının 1987’deki beklenmedik ölümüyle yarım kalan o devasa projenin, “Cars” serisinin doğum belgesiydi. Mercedes-Benz, otomobilin tarihsel gelişimini 20 farklı model üzerinden, Warhol’un ikonik merceğinden dünyaya anlatmak istiyordu. Ancak bu proje sadece bir kurumsal kutlama değil, Warhol’un hayatı boyunca süregelen “makineleşme” takıntısının son ve en görkemli perdesiydi. Warhol’un sanatında otomobil her zaman merkezi bir figür olmuştur, ancak “Cars” serisi bu temada radikal bir kırılmayı temsil eder.

Andy Warhol’un otomobillere olan ilgisi sadece Mercedes projesiyle sınırlı değildi. Kariyerinin başlarında, 1960’larda ürettiği “Death and Disaster” (Ölüm ve Felaket) serisinde, gazete kupürlerinden aldığı trajik trafik kazası fotoğraflarını kullanmıştı. O dönemde otomobil, Warhol için teknolojinin getirdiği kaçınılmaz bir yıkımın ve trajedinin simgesiydi. Metalin bükülmesi, camların patlaması ve hayatların son bulması; hepsi o gürültülü makinelerin bir sonucuydu. “Cars” serisinde ilk kez otomobil özgürlük, güzellik ve statü sembolü olarak karşımıza çıkar, bir kutlama mahiyetindedir. Warhol, bu otomobilleri teknik birer makine gibi değil, kendi döneminin “ünlüleri” (celebrities) gibi ele almıştır. Bu yaklaşım, otomobili sadece bir ulaşım aracı olmaktan çıkarıp, modernitenin kutsal bir nesnesi haline dönüştürmüştür. Burada artık ölüm değil, ölümsüzlük vardır. Otomobil artık bir kaza mahalli değil, bir estetik doruk noktasıdır. Warhol, yaşlandıkça ve “makineleşme” arzusu olgunlaştıkça, otomobili bir yıkım aracından bir sanat ikonuna dönüştürmüştür. Bu değişim, aslında Batı toplumunun otomobille olan ilişkisinin de bir özeti gibidir: Korkuyla başlayan bir merakın, zamanla sarsılmaz bir aşka ve bağımlılığa dönüşmesi ve tüketim metaforunun sanata evrilmesi.

Andy Warhol için bu teklif, sadece bir iş birliği değil, kendi sanat felsefesinin en saf dışavurumu için bir fırsattı. Warhol, hayatı boyunca “Bir makine olmak istiyorum” demiş bir sanatçıydı. Campbell’s çorba konservelerini, Marilyn Monroe’nun portrelerini veya dolar banknotlarını seri üretim mantığıyla çoğaltırken, aslında modern insanın tüketim nesnelerine duyduğu o yarı-dinsel hayranlığı deşifre ediyordu. Otomobil ise bu tüketim dininin en kutsal totemlerinden biriydi. “Cars” serisi, işte bu mekanik totemin, Pop Art’ın süzgecinden geçerek nasıl birer ikonografik anıta dönüştüğünün hikayesidir.

Mercedes-Benz’in o dönemki sanat danışmanı Hans Brinker tarafından kurgulanan proje, başlangıçta 20 farklı Mercedes modelinin Warhol’un imzası olan serigrafi tekniğiyle 80 farklı esere dönüştürülmesini hedefliyordu. Ancak Warhol’un 1987’deki beklenmedik ölümü, bu devasa projeyi yarım bıraktı. Yine de tamamlanan 35 tuval ve 12 çizim, otomotiv tarihinin evrimini bir sanatçının gözünden görmek, kusursuz bir mühendisliğin sanatsal dekonstrüksiyonu için yeterince güçlü bir külliyat oluşturdu.

Warhol’un seçtiği modeller rastgele değildi. O, Mercedes-Benz tarihini bir mühendislik kronolojisinden ziyade, bir tasarım ve prestij manifestosu olarak ele aldı. Projenin merkezinde, otomobilin atası kabul edilen 1886 model Benz Patent-Motorwagen’den (Motorkutsche / Motorlu Fayton); başlayarak, gümüş okların pistleri domine ettiği W196 R Grand Prix otomobiline, oradan da 1970’lerin fütüristik deney aracı C111-II’ye uzanan bir hat vardı. Warhol, bu araçları resmederken onları teknik detaylarından arındırdı, biçimsel ve tasarımsal/görsel çekiciliklerine odaklandı; onları sadece birer taşıt değil, renklerin ve formların dans ettiği birer siluet haline getirdi ve sanatçının “geç dönem zirvesi” olarak tarihe geçti.

Warhol’un “Cars” serisindeki yaklaşımı, otomobilin hızından ziyade “duruşuyla” ilgilidir. Özellikle W196 R serisinde, aracın aerodinamik gövdesini canlı pembe, sarı ve mavi arka planlar üzerine yerleştirerek, metalin soğukluğunu Pop Art’ın sıcak ve yapay dünyasına hapseder. Burada gördüğümüz şey, Juan Manuel Fangio’nun altında pistleri ağlatan o gürültülü canavar değildir; artık o, oturma odanızın duvarında asılı duran, statik ama her an fırlayacakmış gibi duran bir arzu nesnesidir.

Warhol’un “Cars” serisindeki teknik yaklaşımı, onun “Business Artist” (İş Sanatçısı) kimliğini ve seri üretime olan tutkusunu yansıtır. Sanatçı, gerçek otomobilleri gözlemlemek yerine fotoğrafları doğa olarak kabul etmiş ve onları serigrafi tekniğiyle tuvale taşımıştır. Tuvali yatayda bölerek, farklı zemin renkleri üzerine otomobil silüetlerini basmıştır. Serinin bazı parçalarında ise, raklenin sağdan sola çekilmesiyle renklerin birbirine karıştığı “iris baskı” (Gökkuşağı Geçişi) yöntemini kullanarak, objeye grafik bir canlılık kazandırmıştır. 1972 yılı sonrasında geliştirdiği “el yazısı” hissini bu seride de sürdürmüş; serigrafi kalıplarının üzerine el çizimi konturlar ekleyerek eseri kişiselleştirmiştir.

Warhol’un sanatının alametifarikası olan tekrarlama, bu sayede anlamın yok edilmesi ve yeni bir bakış kazandırma felsefesi “Cars” serisinde de en üst seviyededir. Sanatçı, aynı motifi defalarca yineleyerek izleyicinin dikkatini dağıtmayı ve objeyi gerçekliğinden koparmayı hedefler. Warhol’a göre, bir şeye ne kadar uzun ve aynı şekilde bakılırsa, anlamı o kadar uçar ve zihin o kadar özgürleşir. Bu serideki otomobiller yolda gitmek için orada değildir; onlar teknik geçmişlerinden arındırılmış, uzayda yüzen zamansız ikonlar gibi donmuşlardır.

Warhol, serigrafi tekniğinin getirdiği o “kusurlu mükemmelliği” otomobillere uygularken, Mercedes-Benz’in o meşhur Alman titizliğine ironik bir selam çakar. Renklerin bazen hatların dışına taşması, katmanların birbirinin üzerine binmesi, aslında bu makinelerin sadece çelik ve camdan ibaret olmadığını, onların insan zihninde bıraktığı o bulanık ama güçlü imajı temsil eder. Bir 300 SL Gullwing’i Warhol’un fırçasından izlemek, martı kanatlı kapıların menteşe yapısını anlamak değil, o kapıların açıldığı an yarattığı o “Hollywood ihtişamını” hissetmektir.

“Cars” serisi, Warhol’un ilk kez Amerikan yapımı olmayan bir ürünü (Mercedes-Benz) merkezine aldığı seridir. Daha önceki çalışmalarında Coca-Cola şişeleri veya Campbell çorba konserveleri gibi herkesin ulaşabildiği sıradan ürünleri kullanan sanatçı, bu kez Avrupa’nın lüks ve mühendislik dehasını kendi “aura”sı ile harmanlamıştır. Bu durum, Mercedes-Benz markasının temsil ettiği “hız, kalite ve modernlik” değerleri ile Warhol’un “mitolojik” çekim gücünün aynı düzlemde buluşması olarak yorumlanmıştır.

Warhol’un eserlerinde otomobil, bir ulaşım aracı olmaktan çıkarak bir sembole dönüşür. Tıpkı daha önceki yazılarımda bahsettiğim, Corvette Stingray’in Amerikan rüyasının bir parçası olması veya Gran Torino’nun işçi sınıfının gururunu temsil etmesi gibi, Warhol’un Mercedes’leri de Avrupa aristokrasisinin, teknolojik üstünlüğün ve zamansız tasarımın birer mühre dönüşmüş halidir. Ancak Warhol, bu ağırlığı Pop Art’ın hafifliğiyle dengeler.

Serinin en çarpıcı parçalarından biri kuşkusuz 300 SL (W194) çizimleridir. 1950’lerin bu efsanevi yarışçısı ve daha sonraki yol versiyonu, otomobil tasarımında bir devrimdi. Warhol bu aracı ele alırken, onun o meşhur siluetini vurgulamak için kontrast renkleri ustalıkla kullanır. Çizgiler o kadar akıcıdır ki, izleyici aracın üzerindeki krom detayların parıltısını, Warhol’un o meşhur “elmas tozu” etkisini kullanmadığı anlarda bile zihninde canlandırabilir.

Warhol, 300 SL’i sadece bir tasarım harikası olarak görmez; onu aynı zamanda bir statü göstergesi, bir popüler kültür figürü olarak kodlar. Bu araç, Grace Kelly’nin zarafetiyle veya James Dean’in isyanıyla (her ne kadar o bir Porsche tutkunu olsa da) aynı kültürel DNA’yı paylaşır. Warhol’un tuvalinde 300 SL, bir otomobilden ziyade, yirminci yüzyılın ortasında parlayan bir mücevher gibidir. Formun fonksiyonu takip ettiği o meşhur tasarım ilkesi, Warhol’un elinde formun duyguyu takip ettiği bir sanat eserine evrilir.

Warhol’un “Cars” serisinde belki de en çok şaşırtan seçimlerinden biri C111-II modelidir. 1970’lerde Mercedes-Benz’in döner (Wankel) motor ve turbo dizel teknolojilerini test etmek için ürettiği bu turuncu renkli, kama formlu deney aracı, zaten kendi başına bir bilim kurgu filminden fırlamış gibidir. Warhol, fütürizm ile geçmişi aynı tuvalde harmanlayarak C111’in bu “gelecekçi” imajını, 80’lerin neon estetiğiyle birleştirir.

C111 eserlerinde, otomobilin keskin hatları ve yukarı açılan kapıları, Warhol’un tekrarlayan kompozisyonlarında birer ritim unsuru haline gelir. Bu araç, Warhol için “makineleşme” tutkusunun zirvesidir. İnsan eliyle yapılmış ama insana ait değilmiş gibi duran, tamamen teknoloji odaklı bir formdur. Warhol’un bu modeli resmederken kullandığı asit yeşili veya patlıcan moru arka planlar, aracın o “aykırı” duruşunu daha da belirginleştirir. Burada Mercedes’in ağırbaşlı imajı, Warhol’un oyunbaz zekasıyla birleşerek ortaya son derece enerjik ve provokatif bir iş çıkarır.

Warhol’un Mercedes serisindeki yaklaşımını anlamak için, 1979’da BMW için boyadığı efsanevi M1 Art Car serüvenine bakmak gerekir. Diğer sanatçıların aksine Warhol, küçük bir model üzerinde çalışmayı reddetmiş ve devasa M1’in karşısına geçerek sadece 23 dakika içinde tüm aracı boyamıştı. Oradaki hızı ve vahşi fırça darbelerini, “Hız, bir nesneyi bir renk bulutuna dönüştürür” diyerek açıklamıştı.

Warhol’un eserlerine bakarken, bir otomobil meraklısı olarak sadece renkleri değil, o araçların ruhunu da duyumsarsınız. Bir W196’nın tuvalindeki fırça darbelerinde, o dönemki pistlerin kokusunu—yanmış yağ, yüksek oktanlı yakıt ve asfaltın ısısı—hissetmek mümkündür. Warhol, her ne kadar kendisi aktif bir sürücü olmasa da (çoğu zaman şoför kullanırdı), otomobilin yarattığı o duyusal atmosferi yakalamayı başarmıştır.

Onun Mercedes’leri, bir müzenin sessizliğinde duran cansız nesneler değildir. Onlar, otoyolda süzülen birer ışık huzmesi, gecenin karanlığında parlayan birer göz veya şehrin gürültüsünde yankılanan birer senfoni gibidir. Warhol, serigrafi baskılarındaki o hafif kaymalarla, aslında bize otomobilin hareket halindeki o bulanık görüntüsünü hatırlatır. Hız, onun resimlerinde fiziksel bir nicelik değil, görsel bir histir.

Sergi, New York Guggenheim Müzesi’nden Milton Keynes Galerisi’ne kadar dünyanın en prestijli kurumlarında boy gösterdi. Bugün ise Warhol’un “Cars” serisi, dünyanın en prestijli koleksiyonlarında ve Mercedes-Benz Müzesi’nin en özel köşelerinde sergileniyor. Bu eserler, otomobilin sadece bir mühendislik ürünü değil, aynı zamanda yüksek sanatın bir konusu olabileceğini kanıtlamıştır. 2022 yılında Los Angeles’taki Petersen Automotive Museum’da bu seri yeniden sergilendiğinde, müze direktörü Terry L. Karges, serginin “hem güzel sanatlar hayranlarını hem de dişli meraklılarını (gear-heads) aynı çatı altında buluşturan nadir bir olay” olduğunu belirtmişti. Basında çıkan yorumlar, Warhol’un otomobilleri resmederken onları “insanlaştırdığına” dikkat çekiyordu. Arabalar artık sadece metal yığınları değil, birer kişilik, birer karakter sahibi öznelerdi.

Warhol’dan sonra BMW’nin “Art Cars” projesi gibi pek çok girişim, otomobili bir tuval olarak kullanmaya devam etti; ancak hiçbiri Warhol’un yaptığı gibi otomobilin “özünü” tuvale bu denli saf bir şekilde aktaramadı. Mercedes-Benz Sanat Koleksiyonu kuratörü Renate Wiehager, Warhol’un bu serideki başarısını “iki yüksek sınıf ürünün buluşması” olarak tanımlar. Wiehager’e göre, Mercedes yıldızı ve Warhol ismi, 20. yüzyılın tüketim toplumunda aynı ağırlığa sahip iki “mitolojik” kavramdı. Warhol, otomobili sadece resmetmiyor, onu kendi “aura”sının içine çekerek sanatsal bir nesneye dönüştürüyordu.

Ancak sanat eleştirmenleri her zaman bu kadar nazik değildi. Bazı çağdaş eleştirmenler, Warhol’un Mercedes-Benz için yaptığı bu çalışmaları “sıradan birer reklam” veya “ihtiraslı bir açgözlülüğün ürünü” olarak nitelendirerek, sanatçıyı ticari kaygıların sanatın önüne geçmesine izin vermekle suçladılar. Oysa Warhol için bu eleştiriler birer iltifattı; zira o, “iyi iş yapmanın en iyi sanat olduğuna” inanan bir vizyonerdi. Mercedes’in kusursuz mühendisliğiyle kendi mekanik serigrafi tekniği arasındaki paralellik, onun için sanatsal bir dürüstlük meselesiydi.

Warhol bize şunu öğretti: Bir otomobil, dört tekerlek ve bir motordan çok daha fazlasıdır. O, bir dönemin ruhu, bir tasarımcının hayali ve bir toplumun arzusudur. 1986’da Mercedes’in 100. yılında üretilen bu eserler, bugün bize otomobilin geçmiş yüzyıldaki egemenliğini hatırlatırken, gelecekteki yerini de sorgulatıyor. Dijitalleşen ve otonomlaşan bir dünyada, Warhol’un o “mekanik” tutkusunu, elektrikli ve sessiz araçlarda bulabilecek miyiz? Belki de bu yüzden “Cars” serisi her geçen gün daha da değerleniyor; çünkü o, otomobilin “analog ve kaslı” olduğu o son altın çağın en renkli ağıtıdır.

Önceki İçerikRüzgârın Fısıldadığı Bir Ütopya: 1950 Nash Ambassador
1966, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksek Okulu,Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Radyo ve Televizyon Bölümü’nde yüksek lisans yaptı ve doktora çalışmasına devam etti, tez aşamasında ayrıldı. 1984-1989 yılları arasında, bir yandan okurken bir yandan Toros Mühendislik şirketinde İthalat ve Pazarlama Müdürü olarak görev yaptı. , yine aynı yıllar arasında UNESCO’ya bağlı, kar amacı gütmeyen uluslararası programlara sahip “The Experiment In International Living in Turkey”de Program Koordinatörlüğü görevini yürüttü. 1991 yılında Şeker Sigorta’da Reorganizasyon, Pazarlama ve Reklam Müdürü olarak mesleki kariyerine başladı. 1993 yılında Oyak Sigorta’da Reklam Müdürü olarak görev aldı. Dream Design Factory’de 7 yıl Genel Koordinatörlük, (dDf'teki son 3 yılında dDf’nin yan kuruluşu olan dda, Dream Design Advertising’de Müşteri İlişkileri Direktörlüğü) Capital Events’de 2 yıl Genel Koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2003 yılında X-event’in kurucu ortaklarından biri olarak, şirketinin genel koordinatörlük görevini üstlendi. 2005-14 yılları arasında Farkyeri Reklam Ajansının Kurucu Ortakları arasında yer aldı. Ulusal ve uluslararası müşteriler için yüzlerce başarılı projeyi hayata geçirdi.Reklamcılık ve Etkinlik Yönetimi alanlarında bir çok ödül aldı. İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’nde Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı. Doğrudan Pazarlama İletişimcileri Derneği Genel Koordinatör olarak görev yaptı. Çeşitli kitap projelerine katkıda bulundu, çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, araştırma ve makaleleri yayınlandı. Halen bir çok ajans ve markaya danışmanlık vermektedir. TTNet'in "Yaratıcıya Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek" projesinin eğitmenlerinden oldu. 2006-2011 yılları arasında Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde, “Etkinlik Yönetimi” dersleri verdi. Fenerbahçe Kulübü, Yüksek Divan Kurulu Üyesidir Specialties: Advertising, Event Management and Marketing, Special Project

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz