Evet, tek bir şey var. Kendi aklım ve ahlakım. Beni durdurabilecek tek şey bu. Bunun dışında, misal babam mezardan çıksa “oğlum ne işsin, yakışıyor mu sana?” dese hiç oralı olmam, kimseyi tanımam. Yapmam mı gerekiyor? Yaparım. Durum neyi gerektiriyorsa artık. Zor mu kullanmalıyım dibine kadar, kurnazlık mı feriştahı… Anlayacağın sınır yalnızca kendimim. Elde etmem gereken neyse her tür yolu denerim. Şantajsa şantaj, yok etmeyse yok etme. Benden gayrısı zarar görmüşmüş, kime ne…
“Nerden çıktı şimdi bu?”, “ayıp değil mi?”, “nasıl bir aklın var?” demeyin hemen. Konu ben değilim. Trump. Yani bunları söyleyen, ortalığı karıştıran o.
Şimdi konu ben değil de o “büyük zat” olunca, yüksek çitlerin arkasında, “otomatik portakal” yaşam biçimi ve şartlanmış aklınızla böyle şeyler demeniz mümkün olabilir mi hiç? Ağa sonuçta, “ağanın sıçtığı yere maraba sıçabilir mi?”
Hem siz kim olduğunuzu sanıyorsunuz yahu? Köle ahlakıyla donanmış, hayatı boyunca köle ahlakının öğretileriyle büyütülmüş, tapınırcasına o öğretilere sarılmış, karşıt anlatıları, değerleri kafadan “yanlış” olarak bellemiş sıradanlar…
Köylü şehirli, kadın erkek, eğitimli eğitimsiz, zengin fakir… Alayınız zihni en ücra köşelerine kadar işgal edilmiş halis muhlis köleden başka bir şey değilsiniz. Daha ötesini düşünmeyin.
Öyle kolay iş değil bu işler. Onca yatırım yapılmış bu hipnotik ilişki için. Okulu ibadethanesi, televizyonu gazetesi, sosyal medyası sineması. Koca bir ehlileştirme endüstrisi… Masallar, mitler, ninniler, atasözleri, şarkılar… Hepsi size boyun eğdirmek, ağaya “ağam” dedirttirmek için…
Hay gözünü sevdiğimin Nietzsche’si. Nice nice şeyler demişsin.
Şimdi şöyle izah edeyim. Bu satırları yazmak kolay iş değil. Yani böyle serbest dilde herkesin rahat okuyacağı şekilde bir dolu bilgiyi, kavramı karalamak, bana akademik bir metni kaleme almaktan daha zor açıkçası. Yıllarca akademik içerikler okumuş, yazmış biri olarak düşünceleri bu yolla aktarmaya çalışmak herkesin harcı değilmiş. Lakin bindik bir alamete…
Akademiden biri, hele hele bir profesör olup da böyle yazı çizi işlerine girişince, doğal olarak bazı okurlar akademik nitelikte bir içerik ve görüş bekliyor. Veriyle, sayılarla, bilimsel atıflarla süslenmiş allı pullu metinler. Zaman zaman öyle şeyler duyuyorum işte… “Arkadaş onca yıl akademide bulunmuşsun bu mudur yani?”… Hatta bazı kimselerin hafif alaycı bakışları… “Okumuş ama olmamış” tarzında dudak bükmeler… Haklılar tabi… Nihayetinde “koskoca profesör”. Hem nerede kaldı o literatür döktüren, “papyonlu”, “siz ne bilirsiniz” bakışlı hocalar. Hey gidi günler… Öte yandan akademi çevresindeki arkadaşlar da altta kalmıyor. Öyle ya bu metinler “ayak takımı” işi gibi. Anlayacağınız “ne İsa’ya ne Musa’ya” durumu…
Şu iki kesim arasındaki bakış farkını şöyle bir aklınızdan geçirebilirseniz eğer, dünyayı algılama biçimlerinin herkes için esaslı bir mesafe içerdiğini kolayca yakalayabilirsiniz. Üstelik öyle ideoloji, politika, kültürel kimlikler, kalıp yargılar, inançlar vesaire gibi konulardan bahsetmiyorum bile.
Özetle hepimiz dünyayı, ana karnından itibaren yüklenen öğretiler ve deneyimler üzerinden tanıyoruz. Bizi biz yapan düşünceler ve değerler bu yolla şekil alıyor. Ve bu öğretiler, deneyimler rastgele bizi bulmuyor. İçinde bulunduğumuz toplumda, egemen ilişkiler içinde ediniliyor, buna göre büyüyoruz. Misal işçi sınıfı içinde büyümüşlüğün verdiği bir kafa yapısıyla ben dünyaya baktığımda ekonomi-politik güç ilişkilerini, ezen-ezilen arasındaki savaşımı görüyorum ama yaşamı sermaye sınıfının içinde geçmiş bir başkası “ezmenin” öğretileriyle donanmış ruhuyla dünyayı tanımışsa eğer, her şeyi kendinden başka bir sınır tanımaksızın sahip olabileceği tüketim nesnesi, haz nesnesi olarak algılıyor olabilir.
Kazanmak Daha Çok Kazanmak
Yedi büyük günahtan biri değil miydi “aç gözlülük”? Ama size günah, kimilerine değil…
Evet herkes kendi bilinciyle görüyor dünyayı. Ama o bilinç bir yerlerde tasarlanıyor. Üretim ve tüketim piyasasının güç ilişkilerine göre şekil alan toplumsal yapı ve kurumlar, içinde bulunulan sınıflar, yaşama dair değerleri, düşünce ve davranışları biçimlendiriyor. Kalıbınız şekilleniyor.
Misal, aklınızdan geçirebilseniz dahi Trump gibi, duygusuyla, hırsıyla tam olarak Trump tadında “beni durduracak tek şey kendi ahlakım” diyemezsiniz. Nihayetinde onun hayatını, değer alanını ve dünyaya bakışını biçimlendiren şey kapitalizmin doruklarının yaşandığı küresel sermaye sınıfı. O sınıfın değer öğretileri, dünyayı bilme biçimi…
Bu “dorukları yaşama” şeyini de ben söylemiyorum ha. Hani “bi daha da gelmem” denilen Davos’da edildi bu itiraflar. Finansal kapitalizmin ağa babası Larry Fink mesela. “Berlin Duvarı yıkıldığından bu yana tarihin en büyük serveti yaratıldı. Ancak bu zenginlik, toplumsal barışı bozacak kadar küçük bir azınlığın cebine girdi. Bu kadar adaletsiz bir dağılıma hiçbir toplum uzun süre dayanamaz; eninde sonunda sistem çatırdar” dedi mi? Dedi. Hele bir de mavi aynalı Aviator model güneş gözlüğü ardından konuşan Fransa şeyi Macron yok mu? “Saygıyı zorbalara tercih ediyoruz… ve hukukun üstünlüğünü vahşete tercih ediyoruz” diyerek itiraflara yenilerini ekledi mi? Ekledi. Alayı sömürgeci, bir de oturmuşlar “sömürge zirvesi”nde böyle abuk sabuk konuşuyorlar. Kafaları mı karışık yoksa eğleniyorlar mı anlamadım.
Unutmayın ki bu çorak dünyayı onlar yarattı.
Tabi herkesin dünyası katman katman. Bizim gibi ülkelerde de boya göre sınıflı toplum ilişkileri var. Küresel sömürü düzenine eklemlenmiş sermayesi, politik temsilleri, sözde liderleri var. “Dün dündür bugün bugündür” diyerek küresel ağaların dümenine göre şekil alan, ahlakı bu ağaların ahlakıyla eşgüdümlü işleyen bir toplum düzeni tam da onların eseri…
Ne o “bir koyup üç almayı” rutin haline getirmiş, “işini bilen memurların”, “malzemeden çalan müteahhitlerin”, “terazisi bozuk bakkalların”, “süte su karıştıranların”, “bana dokunmayan yılanların”, “dolar hariç her tür yeşile düşmanların”, “devlet malına çökmüş domuzların”, “satılık politikacıların”, “dinli dinsizlerin sözde milliyetçilerin” ortalığı sardığı şu toplumu beğenmiyor musunuz yani?
Göreceli ve soyut bir ahlak kelimesine indirgenmiş, her şekilde her tür değer kılıfına sokulabilir davranışların “amaca giden her yol mübah” aklıyla uygulandığı bir ülkedeyiz. Makyavel boşuna dememiş…
Şimdi bir hayal edelim. Sabahın körü haberlere göz atıyorsunuz. O da ne? Cibuti devlet başkanı “Grönland” adasını istiyoruz, gerekirse zorla alırız” diyor. Gülmeyin öyle. Oldu varsayalım.
Olmuyor değil mi? Zihniniz bir türlü böyle düşünemiyor. Zaten o garibim de bırakın öyle konuşmayı aklından dahi geçiremez. Köle ahlakı ele geçirmiş bir kere. Nasıl düşünmeli ne kadar istemeli, hayat ne, ben neyim?
“Çitin ötesi” seni ne ilgilendirir? Boyun eğ, itaat et, iyi bir kul olarak yaşa. Öte dünyası var bu işin…
Güce boyun eğmek zorundasınız. Altını olan kuralı koyuyor. Peki bir gün gelip de İngiliz’in ilk gece hakkı gibi, “hepinizi sıradan geçirmeyi ahlakıma uygun gördüm” derse ne yapacaksınız? Bana kalırsa zaten bunu da yapıyor. Hayatınız kaymış, üstelik unutmayın ki buna izin veren de sizsiniz. Hiç mızmızlanmayın…
Kapitalizmle biçimlenmiş bir toplum düzeni içinde, düzenin efendileri neyin sizi harekete geçireceğini, hangi içgüdülerin hangi arzuların sizi oyuna dahil edebileceğini bilmiyorlar mı sanıyorsunuz? Okullarda ibadethanelerde, meydanlarda medyada, dizilerde filmlerde okuduğunuz, izlediğiniz, gördüğünüz her tür içerik boşa mı üretiliyor?
Kovandaki Marabalar
İngiliz-Hollandalı bir filozof olan Bernard Mandeville yıllar öncesinden demiş diyeceğini. “Arıların Masalı: veya Özel Ahlaksızlıklar, Kamu Yararları” adlı eserinde dini yaşam biçimine uygun, popüler erdemli insan figürüne meydan okumuş.
Ona göre çağdaş toplum öyle sanıldığı gibi ortak yurttaşlık yükümlülükleri veya ahlaki dürüstlüklerle değil, paradoksal olarak kıskançlık, rekabet ve sömürünün zayıf bağlarıyla birbirine bağlı, kendi çıkarlarını gözeten bireylerden oluşmaktadır.
İnsanlar erdem ve ahlaksızlık hakkında katı fikirler savunur ama özel hayatlarında bu inançlara göre hareket etmezler. İkiyüzlüdürler.
Ne kadar rahatız edici olursa olsun gözünü budaktan sakınmaz Mandeville. Toplum ahlaklı olduğu için değil ahlaksız olduğu için ayaktadır der. Ve ekler: “Eğer herkes ahlaklı olsaydı toplum çökerdi.”
Toplumu bir arı kovanı üzerinden açıklar. Arılar bencildir, aç gözlüdür, gösteriş meraklısıdır, kıskançtır. Ama kovan zengindir, üretkendir, güçlüdür. Kıskançlık modayı besler, açgözlülük ticareti büyütür. Hırs ilerlemeyi zorlar. İşte ekonominin yakıtı olan şeyler bunlardır.
Masal bu ya, arılar bir gün Tanrı’ya yalvarır. Bizi ahlaklı yap derler. Duaları kabul olur ve bir gün uyandıklarında herkes dürüst, kanaatkar ve erdemli olur. Ama sonuç tam bir çöküştür. Artık kimse lüks istememektedir. Ve nihayet üretim durur. Tüketim bitince esnaf batar, suç ortadan kalkar mahkemeler kapanır. Rekabet bitince sanatçı, zanaatkar, tüccar aç kalır. Günün sonunda görkemli bir kovan ahlakı vardır ancak zengin kovan ahlaklı bir sinek yuvasına dönüşmüştür.
Ona göre kişisel kötülükler kamusal faydalar doğurmaktadır. Erdemli, dürüst ve kanaatkar bir toplum kulağa hoş gelebilir ama bu medeniyetin sonudur. Toplumun çarklarını döndüren şey sanıldığı gibi iyilik meselesi değildir.
İşte bunu bilen kapitalist düzenin egemenleri de hırslarınızı, arzularınızı kontrol altına alır. Aklınızı, piyasa sistemine, üretim ve tüketime sevk edecek şekilde yönetir. Zihniniz artık onların elinde. Tüm bilinciniz, düşünceleriniz ve ahlaka dair tüm değerleriniz oraya bağımlı.
Vardığımız bu noktada, dijitalleşmiş kontrol ağlarında artık hipnotik ilişkinin zirvesini yaşıyoruz. Başkaca düşünemez, başkaca bakamaz, çitin ötesine geçemezsiniz.
Cem Yılmaz’ın yaptığı işlerde eline su dökülmez. Bunu kabul ediyorum. Ama Netflix’te yayınlanan “CMXXIV” gösterisinde dediği gibi değildir işler. Yaratılan dizilerde, filmlerde oluşturulan her tür içerikte, senaryosundan oyuncusuna kadar her şey arı kovanının düzeni için gereklidir. Hırslar, arzular, içgüdüler, davranışlar… Kibir, şehvet, haset, oburluk, açgözlülük, tembellik, öfke… Hepsi efendilerin amaçlarına göre formatlanır.
Toplumsal alanda kabul görmüş, insanların ortaklaşa inşa ettiği bir ahlakı yaşadığınızı sanırsınız ancak yaşadığınız şey efendilerin size biçtiği düzen ahlakından başka bir şey değildir.
Köle ahlakı… Piyasa düzeni benliğinizi ele geçirdi. Yaşamı yok eden, günahları kendince tanımlayan ve güç üzerinden her şeyi kabul ettiren bir otoritenin ahlakını yaşıyorsunuz. Kolay gelsin…

