Kelimelerle Fısıldayan Kadın: Yeşer Sarıyıldız

0
30

Köşe yazarı, dergici, aktivist, küratör, sosyal medya gurusu, editör, iş kadını, dijital göçebe, yazar…Beş parmağında beş marifet derler ya, uzun zamandır ifade özgürlüğü başta olmak üzere her türlü özgürlük, cinsiyet eşitliği, teknoloji üzerine içerik üretiyor. Yeşer’in adını ilk kez “Madam Brownie” dergisiyle duydum, “Tabular yok, İçerik Var” sloganı dikkatimi çekmişti. Çok keyifli, iddialı, kimi zaman ofansif yazılar, içerikler üretiyorlar, değişik etkinlikler yapıyorlardı, keyifle takip ediyordum. Bir kaç yıl sonra Ayşen Şahin‘le işle ilgili bir toplantı için bir araya geldiğimde ortağı olarak tanıma fırsatı buldum. Soğuk, mesafeli, kibirli görünümlü bir duruşu vardı. Merakla izliyordu; konuşma biçimim, seçtiğim kelimeler, anlattığım şeyleri. Bir süre sonra o duvar kalktı; neşeli, keyifli, eğlenceli bir kadın çıktı içerisinden. Hani bazı insanlar vardır, tanıştıktan çok kısa bir süre sona çok uzun zamandır tanıyormuşsun hissine kapılırsın Yeşer öyleydi benim için. Yakın bir zamanda yine iş için bir araya geldiğimizde toplantı sonunda “hadi kitap da çıktı bir röportaj yapalım”a döndük ve bu röportaj öyle ortaya çıktı. Yeşer’in ilk kitabı olan “Çınlayanlar” da Yeşer gibi. Distopik bir kurgusu var ama umut filizleri yeşeriyor sayfaların arasından. Düşünmeden, takılmadan edemediği, dertlendiği dünya hallerine ve kendisine tuttuğu aynayı şimdi bize çeviriyor, biz de görelim, üzerinde düşünelim, anlayalım, dertlenelim ama umudumuzu kaybetmeyelim diye. Politika, insan ilişkileri, iktidar ilişkileri başta olmak üzere yaşama dair ne varsa ve gürültü kirliliğinden sağır olan kulaklarımızla duyamadığımız çınlamaları, yansımaları bize duyurmaya çalışıyor. İktidarın ideolojik aygıtlarıyla içini boşalttığı, sosyal medyanın rabarbasında anlamını yitiren, farklılaşan kelime ve kavramları, hafızamızın derinliklerinden çıkararak yeniden gerçek anlamlarına dönüştürmeye, hatırlatmaya çalışıyor. Edebiyatta, sinemada distopya her zaman gelecek ile ilişkilendirilir, Yeşer ise “bugün artık yarın”dır diyerek geleceği değil bugün içinde bulunduğumuz zamanı distopya olarak tanımlıyor ve yüzümüze vuruyor. Çok geç olmadan… “Çınlayanlar” bir bilim kurgu hikaye kitabı değil, metaforlarla bezeli örtüyü kaldırdığınızda altından sağlam bir politika ve eleştiri metni çıkıyor.

Keyifli okumalar…

Ulvi Yaman

Lefkoşa / Mart 2026

Ulvi Yaman: Yeşercim öncelikle çok teşekkür ediyorum vakit ayırdığın için. Ben seni gayet iyi tanıyorum ama istersen senin anlatımınla seni tanıyarak başlayalım bilmeyenler için. Kimseyi google’da aramak zorunda bırakmayalım, hem malum başkalarının yorumlarının insafına bırakmaktansa kendi hikayeni kendin anlatman en iyisi.

Edited with Afterlight

Yeşer Sarıyıldız: Asıl ben teşekkür ederim öncelikle. Resmen en zor soruyla başladık.

Meraklı ve hevesli biriyim, bu da beni daldan dala götürüyor. Yazarlık, iletişim, küratörlük, aktivizm… Tek bir alana bağlanıp sadece onda uzmanlaşmak hiç bana göre olmadı. Mesela sonraki kitabım da büyük ihtimalle distopya olmayacak. Bir sürü şey yapıyorum ve bu bazen garip görünüyor, ama aslında hepsinin birbiriyle konuştuğunu biliyorum.

Uzun yıllardır iletişim alanında çalışıyorum, kurucu ortağı olduğum bir iletişim ajansımız var. Bir yandan yazıyorum, bir yandan da dijital kültür ve sanat alanında projeler üretiyorum. Teknoloji, güç ilişkileri, kadın deneyimi gibi meseleler aklımı kurcalıyor ve bir şekilde yaptığım her şeye sızıyor.

Bu röportaja Lizbon’dan katılıyorum, yarışmacı arkadaşlara başarılar dilemek isterim; böylece yaşım da az çok ortaya çıktı zaten.

Ulvi Yaman: İzmir, İstanbul, Budapeşte, Bodrum ve şimdi Lizbon… Bir “dijital göçebe” olarak bu kadar çok yer değiştirmenin, hayatında ve tabii ki öykülerindeki “mekânsızlık” ve “aidiyet” temalarına etkisi nedir? Nasıl tanımlarsın dijital göçebeliği? Sana ne kattı? Ne götürdü? Evin mekandan ibaret olmadığını söylüyorsun, nedir ev?

Yeşer Sarıyıldız: Dijital göçebelik benim için romantik bir özgürlük hikâyesinden çok, hareket halinde düşünmeyi öğrenmek oldu. Sık yer değiştirdiğinde sadece şehirler değil, kendinle kurduğun ilişki de değişiyor. Adaptasyon sürecin hızlanıyor, yaşadığın zorluklarla karşı sabrın artıyor, birçok şeyi daha sakin karşılamayı öğreniyorsun.

Farklı yerlerde yaşamak bana karşılaştırma imkânı verdi. Mekânlar değişse de iktidar biçimleri, korkular, göçmen karşıtlığı neredeyse her yerde aynı hızla yükseliyor. Bu da öykülerdeki “sistem” hissini daha evrensel bir yere taşıdı.

Sürekli hareket halinde olmak insanı biraz “arada” bırakıyor. Hiçbir yere tam ait olamamak, ama hiçbir yerden de tamamen kopamamak. Öykülerdeki mekânsızlık hali belki de buradan geliyordur biraz. Bu arada son üç senedir sabit olarak Lizbon’dayım ve uzun süre de burada yaşamayı hayal ediyorum.

Eve gelince, bir süre sonra şunu fark ediyorsun: Sabit bir yer değil ev. Kendinle kurduğun ilişki. O ilişki iyiyse, dünyanın neresinde olursan ol, ev orası.

Ulvi Yaman: Yazı hayatına sözlükler ve bloglarla başladın, bir çok gazete ve dergide yazdın, ardından çevrim içi kadın dergisi Madam Brownie’yi kurdun. O dönemin “neşeli ve kendimizle dalga geçebildiğimiz” atmosferini bugünün yazın dünyasında özlüyor musun?  Biraz Madam Brownie’den konuşalım mı? Neydi amaç? Amacına ulaştın mı? Daha da önemlisi eğlendin mi?

??????????????????????

Yeşer Sarıyıldız: Of çok eğlendim ve çok özlüyorum. 2009 yılıydı, Merkez Dergi, Turkuaz Dergi’ye yeni dönmüştü ve ben orada Abone Departmanı’nda staj yapıyordum. Bütün dergiler elimin altındaydı, hepsini inceliyordum. Kadın dergilerinin birbirini tekrar ettiğini, aynı içeriklerin evirilip çevrilip verildiğini gördüm. Sonra kuzenimdeki dört beş sene önceden kalan benzer dergileri inceledim. Yine aynı şeyler vardı. Sıkıcı olmanın da ötesinde saçma buldum, beyaz tişörtü ıslatıp giymen ve seksi görünmen gibi öneriler vardı. Üşütürsün abi? Online bir dergi yapsak diye düşünmeye başladım. Bu fikrime ilk inanan kişi, orada staj yapmama da vesile olan arkadaşım Burçak Külcü oldu. Aklımda türlü fikirler vardı, bazıları çok kötüydü. “Kazmapolitan” adında bir dergi yapmayı düşündüm önce, sağ olsun departman müdürümüz Cem Kırmızı bana bunun iyi bir proje olduğunu ama bu kadar kötü bir isimle heba etmememi açıkça söyledi. Birçok konuda danışabildiğim, gerçekten destekleyici bir yöneticiydi, o açıdan çok şanslıydım.

Sözlükten arkadaşımız Mert Ünal da (daha sonra ajansı kurunca senelerce birlikte çalışacaktık) web sitesi konusuna el attı. İlk sayımızda röportaj için internette tanınan bir kadın olsun istedik, ortak arkadaşımız ve benim on beş senelik ortağım olan Ayşen Şahin ile böyle tanıştık. Ayşen sözlükteki en popüler yazarlardan biriydi, sabah erkenden bir saatliğine buluşup akşam rakıya bağlanarak toplam 11-12 saat geçirdik, derginin yazarlarından oldu. Madam Brownie daha ilk sayısından hiç beklemediğimiz kadar tutmuştu, birkaç ay sonra birkaç erkek okurumuz, Adam Brownie bile kurdu 🙂 Partiler organize etmeye başladık. Ayşen ile yaptığımız ilk profesyonel iş Beyoğlu’nda pijama partisi düzenlemek olabilir. Marka sponsorlukları aldık, İstiklal’de insanlar pijamalarla dolaşınca deprem oldu zannedenler oldu ve Twitter’da trending topic olduk. Bu sıralarda ben bir dijital ajansta yönetici olarak çalışıyordum ve ayrıldıktan sonra da Ayşen ile Madam Brownie’yi büyütmeye karar verdik. İlk hafta bayıldığımız markalar bizi çağırıp “Sosyal medyanız çok güzel, bizimkini de yönetir misiniz?” deyince ajansa evrildik. Yani Madam Brownie her adımında çok şey öğrendiğim müthiş bir maceraydı, erken bırakmış olmak hala içimde bir uktedir.

Ulvi Yaman: LGBTİ+ hakları, kadın hakları ve ekoloji gibi pek çok alanda ses çıkarmadan duramıyordun. Şimdi de dijital dünya ve yapay zeka… Edebiyat ile politik duruşun, politik kimliğin ile hikâyenin estetiği arasındaki ilişkiden biraz konuşalım mı? Birbirlerine olan etkisini soruyorum aslında. Nasıl harmanlıyorsun? 

Yeşer Sarıyıldız: Hayatta ilgilendiğim, dert edindiğim her şey masaya yazmak için oturduğumda benimle birlikte oluyor. Bir köşe yazısı yazacağım zaman, aklımı kurcalayan konuyu seçiyorum, bu elbette bazen gündem de olabiliyor, bazen de hiç gündemde olmayan bir şeyi “biraz da bunu konuşalım mı?” refleksiyle açıyorum.

??????????????????????

Kurmacada durum daha farklı. Yine aklımdakiler masada oluyor, ama gerçeği eğip bükme kısmı oyun alanım. İçinde bulunduğumuz dünya zaten kaotik, adalet günden güne ulaşılması zor bir lükse döndü. Kendi yarattığım dünyalarda adaleti sağlayabiliyorum ve bu da sanırım benim dünyayla baş etme şeklim.

Politik kimliğim ile hikâyenin estetiği aslında birleşiyor, zaten hayattaki her karar istesek de istemesek de politik. Kim konuşabiliyor, kim susturuluyor, kimin bedeni, kimin hayatı, kimin geleceği üzerinde kim söz sahibi… Hangi evren, hangi karakter, hangi tür olursa da olsun bundan kaçış olduğunu düşünmüyorum. Yazdığım her şey de dönüp dolaşıp buraya bağlanıyor.

Ulvi Yaman: Biraz da kitaptan konuşalım ama öykülerden doğrudan sorular çıkarıp kolaycılığa kaçmak yerine daha genel ve öykülerden ziyade seni provoke etmek için bir şeyler soracağım. Tabi ki sen öykülerine gönderme yapabilirsin cevaplarken. Yeni kitabın “Çınlayanlar” distopik öyküler olarak gözüküyor, gerçi sen okura “bolca karamsarlık” vaat etmediğini söylüyorsun ama karanlık bir yanı var. Buradan birkaç soru çıkaracağım. Neden ütopik değil de distopik? Yapay Zeka ile olan bir geleceği nasıl görüyorsun? Neler değişecek sence? Dijitalleşme, sosyal medya, teknoloji bizi daha çok birbirimize mi bağlıyor yoksa kendi yankı odalarımıza kendi kendimize çınlamamızı mı sağlıyor?

Yeşer Sarıyıldız: Distopya yazmak karamsarlık değil benim için, daha çok bugün razı olduğumuz şeylerin yarın nelere yol açabileceğine dair ayna tutmak. “Yakın gelecek distopyası” diyorum ben bunlara, ama kitapta ütopik öyküler de var. Bolca isyan ve devrim var mesela.

Yapay zekâya gelince, korkuyu makinelere yüklemek kolaycılık gibi geliyor. Nükleer teknoloji insanı tedavi de ediyor, öldürüyor da. Kararı insan veriyor. Yapay zekâyla ilgili de aynı şeyi düşünüyorum. Sağlıktan sanata inanılmaz bir potansiyel var, bunu günden güne görüyorum. Ama aynı teknoloji gözetimi artırabilir, gelir eşitsizliğini derinleştirebilir, ölümü bile sınıfsallaştırabilir. Ya da tam tersi, adil ve eşit bir yaşam için kullanılabilir. Biz insanlık olarak neyi seçeceğiz, bu kararların ne kadarında söz sahibiyiz ya da söz sahibi olmak için ne yapıyoruz, asıl sorgulamamız gereken yerler bunlar olmalı.

Teknoloji bizi birbirimize bağlıyor mu, yankı odalarımıza hapsediyor mu sorusu ise ikisi de, aynı anda. Bağladığı anlara çok güveniyoruz, hapsettiği anlara ise çok az dikkat ediyoruz. Algoritmalar bize sevdiğimiz şeyleri getirirken, ihtiyacımız olan sürtüşmeyi de alıyor elimizden. Yapay zeka metin yazmayı, içerik üretmeyi, iş hayatını inanılmaz kolay hale getirdi; ama şu an sosyal medyanın %80’i kopyala yapıştır içeriklerle dolu. İnsanlar ilişkilerinde hakemlik yaptırıp bir hayat koçu gibi her alanda danışıyor. Kendi aklımızdan bu kadar kolay vazgeçtikten sonra “işimizi elimizden alacak mı?” gibi tartışmaların da önemi kalmıyor, çoktan vermiş oluyoruz zaten.

Ulvi Yaman: Kitabın giriş bölümündeki  “Acı azalmıyor da insanın kalbi büyüyor” cümlesine ve bu öyküleri derin bir yas sürecinde yazmana takıldım. Lafı gevelemeden soracağım; “Neden yazıyorsun?” Yazmak bir kaçış mı? Yüzleşme mi?

Yeşer Sarıyıldız: Kitaptaki öykülerin bir kısmını tamamen kaçış için yazdım. İçinde bulunduğum ruh halindense, Eternum’daki Linda gibi başka bir evrende yaşamayı tercih edebileceğim günlerdi. “Zaman makinesi aslında içimizdeydi” diye bir cümle geçiyor o öyküde mesela, bir gün eski fotoğraflara bakarken kokuyu duyup havayı hissettiğimi fark etmiştim. Kaçmak, reddetmek elbette bir sürecin başlangıcı. İster kaçmak için, ister yüzleşmek için olsun sonunda biraz daha iyileşmiş, ferahlamış bir yere çıkıyor insan.

O yüzden yazmak hem kaçış hem yüzleşme hem de yeniden kurma alanı. Gerçekliği birebir taşımak değil de, onunla başka bir düzlemde uğraşmak diyebilirim. Kaçamadığın şeyle baş edebileceğim bir alan yaratmak gibi.

Ulvi Yaman: Neden “Çınlayanlar”?  Sistemin “tehlikeli” bulduğu, sesin zihinlerde yankılanmasının “tehdit” unsuru olduğu bir distopyada “çınlamak” bir şeyleri değiştirebilir mi? Gürültü ile ses arasındaki farkı nasıl tanımlıyorsun? Günümüzde sessizlik giderek azalıyor, günümüzde bir kakofoni hali hakim, edebiyat bu anlamda sessiz de olsa anlamlı bir “çınlama” yaratma gücüne sahip mi?

Yeşer Sarıyıldız: Çınlamak, kaynağı sustuktan sonra da devam eden sestir. Bir çan çalınır, çan durur ama ses hâlâ havadadır. Bir distopyada yönetim için asıl tehlikeli olan yüksek sesler değil; susturulduktan sonra da zihinlerde çınlamaya devam eden sözlerdir. Kitabın ve öykünün adı da buradan geliyor; Çınlayanlar.

Gürültü insanı doldurur ama bir yere götürmez. Ses ise yön verir. Kendi sesinizi bulduğunuzda yolunuz berraklaşır. Melael’in Fısıltıları öyküsü tam de bu sesini bulma üzerine aslında.

Çınlayanlar’da ise büyük kahramanlar yok; ardı ardına gelen küçük başkaldırılar ve sonrasında olabilecek en tuhaf devrimlerden biri var: #cikcikdevrimi
Bu da insanların sessiz bir gürültüden uzaklaşıp kendi seslerini bulmaya başlamasıyla oluyor.

Günümüzdeki kakofoniye gelince, elbette çok gerçek. Arka arkaya gelen bildirimler, kaydırdığımız videolarda ardı ardına izlediğimiz savaş, kedi ve yemek tarifi videolarıyla zihin sürekli bir doluluk halinde ve bir noktadan sonra duyarsızlaşıyor.

Edebiyat ise bunun tam tersini yapıyor. Elinizdeki roman, öykü ya da şiir, size kanca atmaya çalışmıyor, sizi bir sonraki içeriğe sürüklemiyor. Ama bir cümle gelip haftalarca zihninizin bir köşesinde kalabiliyor. Kimse sizden “beğen” tuşuna basmanızı beklemiyor. Edebiyatın gücü sesinin yüksekliğinde değil, kalıcılığında. Sessiz ama çınlayan diyebiliriz.

Ulvi Yaman: William S Burroughs “Dil uzaydan gelen bir virüstür” önermesinde bulunmuştu. Dil; bulaşıcı, insanların zihinleri üzerinde sınırlamalar ve kontroller uygulamaya imkan veren, düşünme ve yaratma yeteneğinin dilbilgisi, yazım kuralları ile sınırlı olduğu bir form. Liderlerin dili bir “sistem” veya “silah” olarak kullanması konusunda ve dil üzerinde biraz konuşalım mı? Neler söylemek istersin?

??????????????????????

Yeşer Sarıyıldız: Virüs kendini ev sahibinin hücrelerini kullanarak çoğaltır; dil de tam böyle çalışıyor. Zihnimizi, sesimizi, düşüncemizi kullanarak kendini yeniden üretiyor. Bir noktadan sonra o dilin içindeyken onu fark etmek neredeyse imkânsız hale geliyor.

Liderlerin dili nasıl kullandığına bakacak olursak, ilk söyleyebileceğimiz şey ne kadar rahat yalan söyleyebildikleri olur belki; ama bence işin aslı bunun ötesinde. Kelimeleri yavaş yavaş aşındırıyorlar, anlamlarını kaydırıyorlar ya da tamamen boşaltıyorlar. Demokrasi kelimesini asıl sahibinden alıp şenliğini düzenlemek ve sahiplenmek, başlı başına bir güç gösterisi mesela. Orwell’in Newspeak’i (yenisöylem) kurguydu elbette, ama bir yandan da belgeseldi.

Adını koyamadığın şeyle mücadele edemiyorsun. Bir şeyi dil içinde var etmek, onu gerçek kılmak demek. Bu yüzden bazı kelimeler özellikle hedef alınıyor: bazıları yasaklanıyor, bazıları itibarsızlaştırılıyor, bazıları gülünç hale getiriliyor. “Kadın Cinayeti” yerine “Aile Trajedisi” denmesi de bu, zorla yerinden edilme yerine “güvenli bölge” denmesi de.

Kendi hayatımızda da benzer bir şey var. Psikoloji dili geliştikçe, “gaslighting” ya da “imposter” sendromu gibi kavramlarla tanıştıkça ne yaşadığımızı daha iyi anlamaya başladık. Yani dil sadece bir kontrol aracından ziyade, aynı zamanda bir fark etme aracı da. Burroughs dil için bir virüs diyordu. Ben de edebiyatın bazen o virüse karşı çalışan bir karşı virüs olduğunu düşünüyorum.

Ulvi Yaman:  Kitapta “Melael’in Fısıltıları” öyküsünde bir QR kod ile ulaşılan şarkı ve klip gibi deneysel bir öğe var. Buradan hareketle dijitalleşme ve kitabın geleceğini nasıl görüyorsun? E kitap, etkileşimli kitaplar, hyper textler vb. Sence gelecekte edebiyat, sadece okunan bir metin olmaktan çıkıp içine girilen bir “deneyim simülasyonu”na mı dönüşecek? Kitap nereye evrilecek, evrilecek mi? Evrileceği yerden mutlu musun?

Yeşer Sarıyıldız: Bu söylediklerinin hepsinin olacağına inanıyorum. “Sağdaki kapıyı açacaksan sayfa 87’ye, soldakini açacaksan 98’e git” tarzı kitaplar bizim çocukluğumuzda da vardı. Sonra bunun yetişkin versiyonları yapıldı ve çok ilgi gördü. İnsanlar interaktif anlatıları seviyor. Bir karakterin yerine geçtiğin, kendi hikâyeni kurduğun VR deneyimlerin de kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

Ama bence bunun tam tersi de aynı anda olacak.

Sosyal medya yüzünden o kadar yoğun bir gürültünün içindeyiz ve ciddi bir video yorgunluğu var ki; bu yüzden düz yazıya, yani kimsenin bizim yerimize anlatmadığı bir deneyime geri dönme isteği de artıyor. Bir şeyi kendi hızımızda, kendi zihnimizle anlamayı özlüyoruz. Instagram’da carousel içeriklerin yeniden yükselmesi ya da tiyatronun yükselişe geçmesi bunu söylüyor.

O yüzden geleceği tek bir yönde görmüyorum. Bir yandan edebiyat daha deneyimsel, daha katmanlı, daha interaktif hale gelecek. Aynı anda klasik anlamda kitap da kaybolmayacak, hatta belki daha kıymetli bir şeye dönüşecek.

Asıl kaygım ise başka bir yerde. Yapay zekâ, sevdiğimiz tarz kitapları ve filmleri saniyeler içinde üretebilir hale gelmekte. Bununla büyüyen nesillerin, hiç dışına çıkmadan, hep aynı tarzı tüketerek büyük yankı odalarının içinde kalmasından endişe ediyorum. Çünkü sanatın en değerli tarafı, bizi hazırlıksız yakalayıp alışık olmadığımız dünyalarla karşılaştırması.

Ulvi Yaman: Zaman içerisinde teknolojinin sağladığı imkanlar yeni bir sınıfsal ayrım, “teknolojik bir kast sistemi” oluşturacak mı? Teknoloji eşitlik yerine mevcut uçurumu daha da mı derinleştiriyor?

Yeşer Sarıyıldız:  Bence çoktan oluştu bile. Teknoloji ya da internet yoksulluğu gibi kavramlar hayatımıza girdi. Teknoloji eşitleyici bir güç gibi görünse de, pratikte kimin erişebildiği, kimin üretebildiği ve kimin kontrol ettiği belirleyici oluyor. Algoritmalarla kültür değişiyor, para ve başarı arasındaki ilişki yeniden tanımlanıyor. Veriler kimde, algoritmalar kimin elinde gibi sorular hayatı belirliyor ve bu süreçlerin neredeyse hiçbirinde söz hakkımız yok.

Yine de suçu teknolojiye atmamaktan yanayım; kitapta da bunu söylüyorum. Aynı araç, eşitlikçi ve adil bir dünya için de kullanılabilir, sermayenin daha da güçlenmesi için de. Yapay zekâyla birlikte “karanlık fabrikalar” ve işsizlik tartışmaları başladı ama aslında daha az çalışma saatlerini, daha fazla boş zamanı, haftanın üç gün tatil olduğu bir düzeni de tartışabiliriz.

Geçmişe baktığımızda, işçilerin günde neredeyse yirmi saate varan mesailer yaptığı dönemlerden bugüne geldik. Bugünkü her kazanım bir mücadele sonucuydu. Suçu teknolojiye atmak yerine, bu araçları herkesin faydasına olacak şekilde kullanmanın yollarını aramak ve bunun için örgütlenmek gerekiyor.

Ulvi Yaman: Biraz da İnsan-Makine arayüzünde şefkat konusunu konuşalım mı? Daha hızlı, daha iyi düşünen makinelerde hep bir anlayış, içgörü, sezgi, hatta şefkat arıyoruz. Bu arayış sence toplum olarak kaybettiğimiz anlayış ve empatiyi kendi yarattığımız yazılımlarda yeniden yaratma çabası mı? Birbirimizden umudumuzu kaybettik mi?

Yeşer Sarıyıldız: Burada aynı anda iki şey oluyor bence ve birbirine karıştırılıyor.

Bir yanda gerçekten derin bir yalnızlık var. İnsanların AI sohbet uygulamalarında arkadaş araması, terapi botlarına günlük yazması, saatlerce bir yapay zeka ile konuşması… Bunlar toplumsal bir alarm. Yargılamak için değil, anlamak için bakmamız gereken bir şey. Belki makinelerde şefkat aramamız, karşımızdaki insanın bize yetişemeyeceği kadar meşgul, yorgun ya da kırılgan olmasından kaynaklanıyor.

Ama öte yanda başka bir şey de var: Belki bu arayış sadece kaybettiğimizi geri kazanmak için değil, şefkatin ne olduğunu test etmek için de. “Makine beni yargılamıyor, sabırsızlanmıyor, yorulmuyor” diyoruz. Peki yargılama riski olmadan, yorulma ihtimali olmadan verilen ilgi gerçekten şefkat mi? Yoksa bir ilişkiye karşılıklı yatırım yapacak takatimiz kalmadı mı?

Kitaptaki bazı karakterler tam da bu sorunun içinde yaşıyor. Duygusal Hata’da James, Nora ile konuşurken tek taraflı bir ilgi arsızlığına alışmış halde. Eternum’daki Linda ise bu soruyu sormaktan vazgeçmiş biri; insanlıktan umudu kesip başka bir evreni tercih ediyor.

Bizlere gelince, birbirimizden umudu kestiğimizi düşünmüyorum; ancak birbirimizi nasıl dinleyeceğimizi, nasıl yan yana duracağımızı biraz unuttuk gibi. Bugünkü toplumsal bölünme, tam da bunun eseri.

Ulvi Yaman: Bir metnin bu bir makale de olabilir öykü de, tamamlandığını, bittiğini nasıl anlıyorsun? Nerede tamam diyorsun? Yoksa hiç bitmiyor ama bir yerde bırakmak zorunda mı kalıyorsun?

Edited with Afterlight

Yeşer Sarıyıldız: Yazarken iki türlü oluyor. Bazen bir öykü kafamın içinde günlerce dolaşıyor. Masaya oturduğumda kafamın içinde çoktan yazmış oluyorum, başını sonunu biliyorum. Bazen aklıma bir son geliyor ve o sona nasıl ulaşacağımı düşünüyorum, Melael’in Fısıltıları böyle bir öyküydü.

Bazen de aklıma sadece bir cümle geliyor, onu yazıyorum ve devamı bilinç akışı gibi akıyor. Kitaptaki Karşı Karşıya da böyle çıktı. Bir akşam sergiden dönüyordum, yağmur yeni bitmişti. Eve çok az kalmışken ilk cümle geldi. Durup telefona yazdım. “Birbirimizin tam tersi gibiydik. O biri olmak için gelmişti buraya, bense olduğum kişiyi arkamda bırakmak için.” Eve girer girmez oturup yazmaya başladım, metnin nereye gideceğini de bilmiyordum, ama akıp gitti. O akıp gitme hali bitince de öykü bitiyor.

Makalede ise daha net bir çerçeve var. Okurun odağı belli, vuruş sayısı sınırlı. O yüzden baştan sınırlarını çiziyorum ve neyi söyleyeceğimi daha kontrollü kuruyorum.

Ulvi Yaman: Son olarak; yazmak bir anlamda insanın kendisiyle yüzleşmesidir. “Çınlayanlar” yazma sürecinde seni değiştirdi mi? Yine bu soruyla bağlantılı olarak hiç kimsenin okumayacağını bilsen yine de bir şeyler yazmaya devam eder miydin? Okuyucuyla ilişkin nasıl? Bir beklentin var mı?

Edited with Afterlight

Yeşer Sarıyıldız: Çınlayanlar’ı yazma, yayınlamaya karar verme, yayınlanma aşaması… Her adımı beni değiştirdi. Neredeyse 19-20 senedir çeşitli mecralarda yazılar yazıyorum. Bir yazımın nasıl karşılandığını bugün sosyal medyada bir saat içinde anlayabiliyorum; tutmazsa da sorun değil, haftaya yenisini yazarım. Ama kitap öyle değil. Beynini ve kalbini açıyorsun, çıplaksın, buyurun bunu ben yaptım diyorsun. Benim için gerçekten zordu, yalan söylemeyeceğim. Muhtemelen ilk kitabımı yeni çıkarmış olmam da tüm bu korkulardan ve biraz fazla düşünmekten kaynaklanıyor.

Okunmayı seviyorum, bunu saklamaya gerek yok. Okurdan mesaj almak beni çok mutlu ediyor. Bir fotoğrafta kitabımda altı çizili cümleler görününce içim pır pır ediyor.

Hatta bir arkadaşım “günlük yazıyorsun değil mi?” diye sormuştu, “hayır” dedim, “çünkü iyi olursa onu da yayınlarım.”

Öte yandan bilgisayarımda hiçbir yerde yayınlanmamış yirmiye yakın öykü var. Bitmiş, henüz editörüme bile okutmadığım bir roman var. Annem eski defterlerimi bulmuş, içinde on üç – on dört yaşımda yazdığım öyküler var. Demek ki okunmasam da yazıyormuşum.

Ama umarım çok okunurum. Ne diyebilirim ki?

Önceki İçerikHızın Sınırında Dans: BlackBird, Hayabusa ve 299 Prangası
1966, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksek Okulu,Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Radyo ve Televizyon Bölümü’nde yüksek lisans yaptı ve doktora çalışmasına devam etti, tez aşamasında ayrıldı. 1984-1989 yılları arasında, bir yandan okurken bir yandan Toros Mühendislik şirketinde İthalat ve Pazarlama Müdürü olarak görev yaptı. , yine aynı yıllar arasında UNESCO’ya bağlı, kar amacı gütmeyen uluslararası programlara sahip “The Experiment In International Living in Turkey”de Program Koordinatörlüğü görevini yürüttü. 1991 yılında Şeker Sigorta’da Reorganizasyon, Pazarlama ve Reklam Müdürü olarak mesleki kariyerine başladı. 1993 yılında Oyak Sigorta’da Reklam Müdürü olarak görev aldı. Dream Design Factory’de 7 yıl Genel Koordinatörlük, (dDf'teki son 3 yılında dDf’nin yan kuruluşu olan dda, Dream Design Advertising’de Müşteri İlişkileri Direktörlüğü) Capital Events’de 2 yıl Genel Koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2003 yılında X-event’in kurucu ortaklarından biri olarak, şirketinin genel koordinatörlük görevini üstlendi. 2005-14 yılları arasında Farkyeri Reklam Ajansının Kurucu Ortakları arasında yer aldı. Ulusal ve uluslararası müşteriler için yüzlerce başarılı projeyi hayata geçirdi.Reklamcılık ve Etkinlik Yönetimi alanlarında bir çok ödül aldı. İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’nde Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı. Doğrudan Pazarlama İletişimcileri Derneği Genel Koordinatör olarak görev yaptı. Çeşitli kitap projelerine katkıda bulundu, çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, araştırma ve makaleleri yayınlandı. Halen bir çok ajans ve markaya danışmanlık vermektedir. TTNet'in "Yaratıcıya Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek" projesinin eğitmenlerinden oldu. 2006-2011 yılları arasında Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde, “Etkinlik Yönetimi” dersleri verdi. Fenerbahçe Kulübü, Yüksek Divan Kurulu Üyesidir Specialties: Advertising, Event Management and Marketing, Special Project

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz