No Kings

0
62

Yağmur sonraları, bilirsin, toprak bugünkü gibi kokmamazlık etmezdi. Çimenler, gelincikler, düzlükteki bademler, tepelerdeki zeytin ağaçları, incirler. Hepsi eşlik ederdi. Hatırlarsın herhalde tarladaki asmaların, domateslerin, sırıklara tutunmuş fasulyenin kokusunu. Ya filizlenmiş yapraklar, dallar, çekirdekler… Az mı gittik kuşların, solucanların, kurtçukların peşinden? Her şeyiyle ne kıymetliydi, değil mi?

Uç uç böceğinin dilimizi anladığı yıllardı. Kimse üç kuruş menfaat edeceğim diye ağaca kıymayı, bağını bahçesini betona teslim etmeyi aklının ucundan bile geçirmezdi. Zaten öylesine de arsız gözüyle bakılırdı.

Yürekten sevmenin ne kadar zarar verebileceğini henüz bilmediğimiz zamanlardı…

Lise son olabilir, çıkaramıyorum şimdi. 24 Ocak kararları diye bir şey duymuştuk. Henüz tam olarak ne olduğunu, nelerin döndüğünü anlamıyorduk tabi. ‘Paranın koruması artık yok’ deniyordu. Herkes döviz diyordu, Amerikan doları, Alman markı diyordu. Okulun karşısında bir muhallebici vardı. Oraya oturduğumuzda yanımızda konuşanlardan dinlerdik. Üzerindeki kızamık şekeri şurubuyla muhallebisi de ne lezzetliydi ama… Gümrük duvarları mı inmiş ne, batının sigarası, içkisi, katkılı yiyecekleri, markalı giysileri, atık malları sınırları aşarak çarşı bakkallara, mağazalara, evlere kadar girmeye başlamıştı. Tereyağının eski tadı yoktu, ekmek küçülmüş, ithal muz konuşulur olmuştu.

Ne ilginç değil mi? Tütün üretimi yapan, milletin emeğiyle, vergisiyle kurulmuş koskoca Tekel. Sen tut Amerikan sigarası işine gir… Henüz o zamanlar tütün fabrikaları, depoları yok pahasına ona buna peşkeş çekilmemişti…

Laura Branigan’ın “Self Control” şarkısı dile pelesenk olmuştu. Olmaz mı? Benliği, kontrolü ele geçiriyorlardı. Zengin bebelerin “walkman” dediği bir cihaz vardı o vakitler. Kasetler başkalaşıyor, Türkçe giderayak yozlaşıyor, yabancı şarkılar moda haline geliyordu. John Travolta vardı, hatırladın mı? Amma sükse yapmıştı ama! “Grease” filmiyle tavlamıştı herkesi. Müziği de müzikti hani. Bıçkın delikanlılar, kızlar… Asi gençlik tam olarak yükselen bir akımdı. Deri ceketler, paçası kıvrılmış dar kot pantolonlar, kızlar için kedi gözü gözlükler, kabarık etekler… Saçlar jöle, ayakkabılar Converse!

Etrafımdaki insanların değişimine tanık oluyordum. Şimdi hatırladım. Bir kız sevmiştim, onun ilgisi uğruna kot mont alacağım için Kemeraltı’nın girmedik mağazasını bırakmamıştım. Toplumcu aklın karşısında bireyciliğin yükseldiği zamanlardı. Geliyordu gelmekte olan…

İlk kez ithal edilen Mercedes model arabalar daha ülkeye girmeden kapış kapış gitmeye başlamıştı. Anlayacağın para sahneye çıkmıştı. Özal’lı yıllardı. Devlet zoruyla ticaretin, piyasa işlerinin biçimlendiği yıllar… Asker ve batı onaylı siyasal kadroların, bürokratların elindeydi her şey. Gelişmeler fırtına gibi yaşanıyordu anlayacağın. Bir sabah kalkıyorsun hayran hayran izlediğin Alman milli takımının teknik direktörü gelmiş Galatasaray’a teknik direktör olmuş; bir başka sabah KDV diye bir şey hayatımıza girmiş… Yıldızımız bir parlıyordu ki sorma gitsin, çağ atlayan bir ülkeydik…

Üç tarafımız denizdi ama ithal balık yemeye başlamıştık. Büyük furya başlamış, gözümüz mü aç yoksa başka yerimiz mi bilmem ama şimdilerde kendilerine holding diyen şirketler ithalat yarışına girmişlerdi. Dünya Bankası üzerinden ülkeye sokulan milyar dolar borcun bir avuç yandaşa dağıtıldığı bir dönemdi yine.

Eh onca borç boşa verilmemiştir herhalde, değil mi? Hammaddelerini, üretim makinalarını yine onlara ucuz üretim sağlamak için ithal etmeye başlamıştık. Ayrıcalıklı sınıfın kolejleri, İngilizce ve kimya dersleri işe yaramıştı. Milli eğitim boşuna onların elinde değildi. Hızla batı kimyasallarının, üretim için gereken makinaların, hammaddelerinin pazarı haline geliyorduk. Bu işleri yönetecek uzmanlara da ihtiyaç vardı hani… İthal ikamesi deyip övüyorlardı bu tür işleri. Niteliksiz iş gücünün yoğun olduğu bir ülkede adamların zehir yükü olan fabrika işlerini kendi topraklarımıza almıştık. Küçük ve orta boy işletmecilik deniyordu. Her şehre kurulacak tesislerle istihdam büyüyecek, ülke kalkınacak deniyordu. Buğday ambarı diye öve öve bitirilemeyen Konya ovası deterjan fabrikalarının atıklarıyla tanışmaya hazırlanıyordu.

Onları mı kıracağız? Batı için feda olsun memleket.

Kirli bir üretim endüstrisinin tüm atıkları derelerimize, toprağa, denize karışmaya başlamıştı. Lakin sorun değildi, işin ucunda para vardı. Yükselen değerler başkalaşıyor, tüketim hırsını kaşıyan duygular ekranlarda, gazetelerde boy boy ve devamlı olarak müjdeleniyordu. Önce gözler, sonra ruhlar olan biteni anlamayacak kadar körleştirilmişti…

İthalat öylesine övülür olmuştu ki Özal bir keresinde “İnsanların birbirlerini vurmayacaklarını bilsek, silah ithalini de serbest bırakacağız” demişti. Ne tonton amcaydı. Elinde altın renkli “Cross” marka kalemiyle “İcraatın İçinden” diye bir seri yapmıştı devletin televizyonunda. Devlet desen zaten çiftlik gibiydi. İşini bilen, düzenin emrinde memurlarla doluydu. Her Allah’ın günü göz boyayan, batılı çıkarlara çalışan sözüm ona vizyoner projeler havada uçuşuyor, adı sanı bilinmeyen isimlerin zenginlik gösterileri ülkede yaşanan yoksulluğun, sömürünün görünmemesi için dergilerde, gazetelerde yeni sosyete olarak sergileniyordu.

Ne iş bitirici biriydi o…

Sayesinde batının uşağı olma yolunda hız kazanmıştık. Ziftin pekini yemeye hazırlanıyorduk. Kendisi o sıralar köprü ve barajları satmaya çabalarken, dindar memleketimde erotik bulvar gazeteleri hızla yaygınlaşıyor, düzen aç bedenler kadar aç ruhları da doyurmaya çalışıyordu. Rahatsız etmemek, ürkütmemek için parayı veren batılının yaşam biçimi dışlanmıyor, ön sahnede resim batılı gibi verilirken, arka mahallede dindar diye nitelenen toplumun dini değerleriyle olan biteni harmanlayıp durumu idare ediyorduk. Bilmem hatırlar mısın, tam böyle bir dönemde, turizme yatırım desteklenirken, turizm bakanı biri vardı, şey demişti… “Çıplak denize girmek isteyen turist Türkiye’ye gelmesin”… Halbuki memleket bayram edecek, niye kovuyorsun…

Öyle zamanlardı, Muzaffer Abi…

Adı konmamış bir baskı hayatın her alanında işliyordu. Rıfat Ilgaz’ın “Karartma Geceleri” edebiyat derslerine giremediğinden o zamanlar bilmezdik ama yaşadığımız hayat ona benzer bir şeydi. Eleştiri ayrıcalıklı sınıfların tekelinde ve kontrolünde yürüyordu. Ne televizyon ne gazete. Hepsi propaganda doluydu. Allah’tan “Gırgır” vardı da olan biteni biraz olsun oradan yakalıyorduk. Özal BBC’ye demeç vermişti. “Türkiye’de siyasi tutuklu yok” demişti. Tam o dönemde Orhan Pamuk’un “Sessiz Ev” kitabı yayınlamıştı sanırım. Öylesine sessizdi ortam…

Bir oradan bir buradan asalım derken sonunda dört eğilimi birleştirmiş, demokratikleşme yolunda batının gözdesi bir ülke olmuştuk. Hey gidi günler… Herkesin nedense karşı olduğu ama kimsenin bir şey yapmadığı YÖK vardı. Henüz yeniydi. İlk icraatı neydi dersin? Hocalar ve öğrenciler hakkında “bilgi fişi” tutulmasını emretmişti. Bilgi fişi diyoruz tabi istihbarat mı diyeceğiz… Olur ha üniversitelerde yeniden bir şeyler hortlar. Hoş hala aynı işi görüyor… Bir de İngiltere’ye 8-0 yenilmiştik. Bak onu da kolay kolay unutmam.

İşte o zamanlardan bu zamanlara geldik Muzaffer Abi… Muzaffer Abi?.. Ooo dinlemiyor muydun yoksa beni, boşa mı konuştuk burada?”

“Yok yok dinliyorum, anlat sen. Anlattıkça yaralarım depreşti.”

“Mazi seni de biraz hoş etti sanırım ha, ne dersin? İç çayını abi soğumasın. Bak o çay da ithal kıymetini bil… Öyle umduğumuz gibi bir dünya yok sonuçta. Şimdi kalkmışlar “No Kings” diyorlar. Yok milyonlarca insan Trump’ı protesto için sokaklara dökülmüş, yok “Krallara Hayır” diyerek politik mücadele yapıyorlarmış. Kimisi de Trump’ı gösterip buralara mesaj verme derdinde. Geçelim bunları bir kalem, gerçekler bu, anlıyor musun abi? Gerçek çok basit. Geldiler, toprakların üzerine çöreklendiler, altında üstünde ne varsa topluyorlar. Ya kazanırsın ya kaybedersin. Sonu belli…”

“Kim demiş?”

“Egemenler. Baksana, altta kaldıysan vay haline…”

“Halt etmişler! …”

“Ne yani, onca yaşanan şeye bakıp hala bir umudun olduğunu mu söylüyorsun?”

“Neden olmasın? Ona da mı yasak var?”

Yok tabi, ne diyeyim şimdi?

Öyle göze soka soka yasak uygulamaya gerek mi var sanki? Şu yaşadığımız düzen umudu da kontrol altında tutmuyor mu? Seni çoktan avuçlarının içine almışlar desem ona da bir yanıtı var elbet. Medya ne veriyor sana Muzaffer Abi? Okullar, din kurumları, masallar, müzikler, romanlar? Her yanın sarılmış, her yanında senin nasıl düşünmen, nasıl algılaman, nasıl yaşaman gerektiğini tanımlayan kelimeler havada uçuşuyor… Kalıp fikirler, düşünceler içinde boğulup gitmişsin…

“Yani Muzaffer abi örümcek ağı gibi sarmışlar, sen hala umut var diyorsun. Küresel sömürenlerin, onların sermayesinin egemen olduğu bir dünyada, kapitalizmin kendi ahlaki sınırı dışında sınır tanımadığı böyle bir dünyada; politikacıların, bürokratların, bilim insanı görünümlü emir erlerinin, din adamlarının, belediyecilerin hatta sivil toplumun bile ele geçirilmiş olduğu bir dünyada şu umuduna hastayım…”

“O örümcek ağının da zayıf bir yanı vardır mutlaka, unutma bunu.”

Oysa hiç boşluk bırakmamışlar bana göre. Tüm araçlar ellerinde. Okulların müfredatları, din adına konuşanlar, gazetelerde, televizyonlarda sunulacak içerikler, bunların finansmanı için gerekli reklamlar, pazarlama araçları, hepsi…

“Bak Muzaffer abi şu Makyavel’i, hani yazdığı şu Prens adlı eseri bilirsin değil mi?”

“Bilirim tabi. ‘Amaca giden her yol mübahtır’ mı diyeceksin şimdi?”

“Hah işte onu diyeceğim. Kapitalizmin yüce ahlakı ve düşüncesinin temelleri burada yatmıyor mu? O zamandan bu yana ne değişti sanıyorsun.

Sana biraz ondan bahsedeyim. 1400’lerin sonları sanırım, Floransa işgal ediliyor, Fransızlar tarafından. Şehir o dönemde Medici ailesinin elinde. Medici ailesi dediğin bizdeki sermaye aileleri gibi. Nüfuzlu, güçlü, ticareti, bankacılığı elinde bulunduran bir aile.

Zaten şimdiki ABD egemenleri de bu modeli çok iyi biliyor. Yani aile tipi sermaye düzeniyle iş yapmayı. Okullarında ne eğitim alıyorlar sanıyorsun?

1960’lı yılları hatırlatırım. Yayılmacı kapitalist sermaye küreselleşme yolunda bu modeli uygulamaya koymuştu. Bizim gibi kontrol altına almaya çalıştıkları ülkelere, mesela Güney Kore’ye bu tarz bir sermaye yapılanması modeli önermişlerdi.

‘Chaebol’ nedir bilir misin? Aile kontrolündeki şirketlerin Güney Kore’deki adı. Zenginlik klanı anlamına geliyor. Bize de bu modeli önerdiler, daha doğrusu dayattılar. Topladılar o günün politikacılarını, önde gelen toprak ağalarını. Bizdeki klanlar toprak ağası, kırsal kafalı anlayacağın, TÜSİAD henüz ortada yok. “Big Brother” bu, işini kime teslim edeceğini, tescilleyeceğini iyi bilir. Öyle ya parayı verecek, malı verecek, fabrika kurma desteği verecek, satılacak pazarı da sağlayacak. İşi şansa bırakır mı?

Nihayetinde kontrol etmek istediğin ülkelerde parayı kolay yönetebileceğin yerlere, adı sanı, soyu sopu belli kişilere vermen lazım. Olur da yamuk yaparlarsa işi kolay bitirirsin.

Neyse, zamanın İtalya’sındaki Medici ailesi de böyle bir aile. İçlerinden papaların, hükümdarların çıktığı büyük bir hanedan. Feodalizm anlayacağın. Fransızlar da Medicileri şutlayınca, yönetimi rahatça yürütebilecekleri birine teslim ediyor. Bir rahibe… O zamanlar din para gibi bir şey sonuçta… Fakat şehrin ileri gelenleri, yani burjuva sınıfı zamanı gelince rahibi ve rejimi deviriyor. Ardından demokratik bir yapı oluşturuyorlar. O zaman için oldukça demokratik. “Onlar Kurulu” adı verilen bir yönetim var. Bunun da yönetim işlerine bizim adam getiriliyor. Yani Machiavelli…

“Bak sen adamdaki hayata…”

“Dur başındayız daha… Machiavelli henüz genç, 29 yaşında. Ama 14 yıl aynı işleri yapınca siyasette namı yayılıyor. Bir zaman geliyor şehri bu kez İspanyollar işgal ediyor. Tabi onların desteğiyle de Medici ailesi şehre yeniden dönüş yapıyor. Dolayısıyla bizim Machiavelli için zorlu günler başlıyor. Görevinden olmakla kalmıyor, bilirsin işte hapishane, sürgün yılları… Bir de akıllım Medici ailesine düzenlenen komploya adı karışınca durum daha da beter. İşkenceler, işsiz güçsüz ortalıkta sürünmeler. İşte böyle bir dönemde, yaşadığı bir çiftlikte o meşhur eseri, ‘Prens’ kitabını yazıyor.

Bakıyor ki hayat böyle sürmez. Yavaş yavaş Medici ailesine yaklaşıyor. O sıralar yönetimde sonradan papa olacak bir kardinal var. Tam işler yoluna girecek derken bu sefer de kardinalin politik tercihleri nedeniyle Kutsal Roma İmparatoru gelip şehri işgal ediyor. Tabi Medici ailesi yeniden iktidardan düşüyor. Burjuvalar yeniden bir rejim kuruyor. Ama yeni yöneticiler, Medicilere yakın olan hiç kimseye güvenmediğinden bizim Machiavelli yine ortalarda kalıyor. İşte bu onun son dönemi, yaşadıklarının da etkisiyle hızla hastalanıyor ve ölüyor.

“Yazık olmuş adama. Bu ayrıntıları bilmiyordum.”

“Bunları yaşayan birinden Prens kitabının çıkması da gayet normal Muzaffer Abi.”

“Şimdi daha anlaşılır oldu neden böyle şeyler yazdığı.”

“Güç kazanma ve onu korumanın acımasız yolları hayatının merkezinde. Çünkü bu sorunlarla yaşamış. Güçlü bir lider asla merhametli olmamalı ona göre. Ahlak işe yaradığı sürece önemli bir mevzu. Eğer bir seçim yapılacaksa sevilmekten çok korkulmanın tercih edilmesi gerektiğini söylüyor. Bugünün dünyasında insanlar, ‘ne olacak bu tespitlerin ne önemi var, dünya zaten öyle değil mi?’ diyebilir. Ama bu akla erişilmesinde Machiavelli’nin büyük bir payı olduğunu söylemem lazım. ‘Güç için her yol mübahtır’ düşüncesinin mimarı.”

“Trump gibi karakterler boşa doğmadı diyorsun.”

“Yani… Aslında konu Trump değil. İnsanlığın aklı bu düşüncelere evrildi. Bugün ‘Krallara Hayır’ diyenler dünyanın krallığına soyunmuş bir ülkenin ve iktidarın, kapitalist bir düzenin toprağında yaşıyorlar. Yani onların iktidarı sana krallık yaparsa sorun değil, yeter ki kendilerine karşı krallık yapılmasın. Ha buraya bakarsan ayrıca… Sorsan herkes saraya karşı. Ama herkes kraldan çok kralcı.”

“Herkes güce tapar mı diyorsun?”

“Ben demiyorum, Prens diyor. Siyaset bir satranç ve bu oyunda kazananlar duygularına yenik düşenler değil. Kural çok açık. Güç ahlaktan bağımsız bir konu. Eğer bir liderin erdemli olması onu zayıf düşürecekse erdemden vazgeçmeli. Çünkü tarih iyi olduğu için değil güçlü olduğu için hatırlanan liderlerle dolu. Bu yüzden bir lider sevilmekten çok korkulan biri olmalı. Sevgi gelip geçici bir konu. Oysa korku kalıcı. Sevgiye dayalı bir yönetim halkın sadakatine bağlı bir konu ama insanlar doğaları gereği bencil varlıklar. İnsan ilişkilerinde bile sevginin ne önemi var?”

“O kadar da değil herhalde?”

“İyi düşün Muzaffer abi. Bencillerden oluşan bir toplumda bencil olmayan bir insan hayatını nasıl sürdürecek? Mesela bir insan hata yaparsa onu sevenler kolayca yüz çevirebilir ama korkanlar ihanet etmeye dahi cesaret edemez.”

“Hah, işte bizdeki gibi desene. Korku düzeni…”

“Dur daha neler var… Lider yalan söylemeli ve aldatmalı diyor mesela. İnsanlar dürüst ve güvenilir liderler görmek ister ama gerçek dünyada dürüstlük her zaman kazandırmaz. Eğer rakiplerin yalan söylüyorsa senin tamamen dürüst kalman sadece bir zayıflık olur. Ona göre bir lider sadık olmaktan çok sadık görünmeli. Halkın ne düşündüğü önemli, neyi gördüğü değil. Liderler onların algılarına oynamalı diyor, her zaman ve şüpheye yer bırakmayan bir zalimliğe sahip olmalı. Lider dediğin yeri gelince dindar biri gibi gözükebilir ama dini buyruklarını belirli şartlar altında çiğneyebilecek bir kimse olmalıdır aynı zamanda.”

“La havle… Bugünün liderleri gibi, hep aynı şeyler bunlar. Tevekkeli yalan söylemek fıtratlarına girmiş.”

“Çünkü aynı tedrisattan geçtiler. Küresel bir düzendeyiz Muzaffer Abi. Hiçbir ülkenin lideri kendi halkının onayıyla gelmemiştir. Prens de bunu anlatıyor zaten. Halk yalnızca onaylayan. Önüne gelen seçeneklerden birini onaylıyor. Kapitalizmin küresel şebekesi sence işini şansa bırakır mı? Machiavelli, iktidar gücünü miktarı asla değişmeyen bir pastaya benzetiyor. Oyunun kuralı basit. Herhangi bir kişi, sahip olduğu iktidar gücünü ne kadar arttırırsa, muhaliflerin ve diğer kişilerin gücü de aynı ölçüde azalır…”

“Desene krallıklar devam edecek…”

“Demesem ne olacak? Herkesin içinde bir Trump aklı yatıyor. Sence biter mi? …”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz