Şikago Çocukları

0
66

Zor zamanlardan geçiyordum. Ülke derin bir ekonomik krize girmiş, ortam berbat ötesiydi. Kötü yakalanmıştım. Nasıl böylesi hazırlıksızdım, bir türlü kabul edemiyordum. Üstelik her şey kabak gibi ortada ve bütün emareler “bak geliyorum” derken…

Üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen düşündükçe halen moralim bozuluyor.

Krizden birkaç gün önceydi. İyi hatırlıyorum. Özel bir televizyon kanalında akademik unvanlı anlı şanlı sözde ekonomistler her zamanki gibi propaganda işlerini yapıyorlardı. Lafı evirip çevirip, sanki hükümetin reklamını yapar gibi, “asla kriz olmaz, kur çıpası uygulaması yerinde bir uygulama” diye konuşuyor, dünya bankasının, batılı finans çevrelerinin desteğine vurgu yapıyorlardı. Ballandıra ballandıra kapitalist ekonominin iktisatçılarına övgüler düzüyor, kimi İngilizce ekonomi terimleriyle konuşarak memleketin insanıyla sanki alay ediyorlardı. Neoliberalizm uşakları… Hepsi onların rahleyi tedrisatından geçmişti. Konuşmaları halen kulaklarımda.

Kriz olacaktı olmasına da ne yalan söyleyeyim sebebinin bir anayasa kitapçığı fırlatan Cumhurbaşkanı ve ardından merdiven altında ağlamaklı konuşan bir başbakan arasındaki sözde gerilim olacağı hiç aklıma gelmezdi. Tiyatro gibi bir şeydi işte…

Gecelik faizler bir anda uçmuş, kredi borcu olanlara geri ödeme için baskı yapılmaya başlanmıştı. Esnaf kesimi batıyor, döviz borcu olanlar iflas bayrağını çekiyordu. Bankalar ise bir bir patlıyordu. Yani patlama diye anlatılıyordu. Artık kim ne kaçırıyorsa…

Büyük bir şok yaşanıyordu…

Tabi yaşanan bu durumdan olağan dışı kazanç sağlayanlar da vardı. Tüyo almış, Ankara koridorlarında korunmuş sırtlanlar… Ama orta sınıf ve alttakiler için ezilmek kaçınılmazdı.

Durum kötüydü anlayacağın, üç kuruş memuriyet maaşına haciz her an kapıdaydı. Hiç beklemediğin anda beklemediğin şeyler başa gelir ya, işte öyle bir durum.

Yani Muzaffer Abi benim de hayat biraz böyle… Yalnız biri değildim belki ama her zor zamanda olduğu gibi dımdızlaktım… Neyse… Bazen içerliyorum yaşadıklarıma. Herkes mi iyi gün dostu?

Ama bilirsin ‘zor zamanlar iyi öğretmendir’ derler, yeni şeyleri de o günlerde öğrenmiştim. Kapitalist piyasa anlayışının yarattığı insan türlerini mesela, epey iyi tanımıştım. Adeta kültürleşmiş, davranış kodları haline gelmiş bencil, çıkarcı ve yırtıcı ilişki biçimleri… Bunlar bir gecede edinilmiş olamazdı. Kesinlikle yıllara dayalı bir tasarlama işiydi.

Koskoca bir kitle iletişim düzeni ne işe yarayacak sonuçta? Hele bir de batılı çıkarlara çalışıyorsa…

İstenen şey buydu. İnsanlar arası ilişkilerde dayanışma bilinci yok edilmeli, güven kelimesinin içi boşaltılmalıydı. Birlikte hareket edebilmeyi zayıflatan, bir arada olmaya ket vuran, rekabetçi, çatışmacı bir anlayış toplumsal aklı, insan benliğini ele geçirmeliydi.

Yarın endişesi, gelecek kaygısıyla dolu bedenlerde ilkel beyin devamlı diri olur sonuçta. O zaman zihni besleyen şeyler bunlar olmalıydı. Öyle ya senin topraklarına gelip sömürü yapmak istediklerinde bir dirençle karşılaşabilirler. Değil mi?

Bağlılık ilişkilerini devamlı olarak zedeleyen, öldürücü bir rekabet kafasını devamlı besleyen, parlak, ışıltılı bir dünya hayali pazarlayarak toplumsal bilinci dayanışmacı düşünceden uzaklaştıran içeriklere maruz kalan insanlardan ne yapmalarını, nasıl hareket etmelerini bekleyebilirsin?

Sonuçta güçlü bağlar, ilişkiler, bilinçli bir toplumda yeşerirse, insanı, toplumu kullanabilecek, onlar üzerinde istenilen düzeyde sömürü düzeni kurabilecek bir gelişme sağlayabilir misin?

Mümkün değil. O zaman dayanışma, birlikte hareket edebilme istenç ve iradesi kırmalı, insanlar arasında güven yıkmalı… İşte kapitalistlerin insanları ve halkları ‘bilinç endüstrisi’ üzerinden sömürü düzeni ağlarına çekmelerinin temelinde tam olarak bu yatıyordu.

Kesinlikle bundan. Okullarda ne öğretiliyor Muzaffer abi? Yalnızca matematik, kimya, dilbilgisi mi? Hayır saf kapitalizm. Bilginin içine yedirilmiş, sınıflı toplum düzenine rıza yaratmak, sömürüyü normalleştirmek adına her şey… Üstelik popüler imgeler üzerinden. Ya dinler ne anlatıyor? Medya sınıflı toplum düzeninde var olan rekabeti, sahipliği diziler, müzikler üzerinden aktarmıyor mu sence? Bal tutan neden parmağını yalıyor? Gemisini kurtaran kaptan mıdır?

Hazların devamlı kaşındığı, bireyselliğin her şeyin önünde geldiği hikayelerle her şey normalleştiriliyordu. Masallar, romanlar, şarkı sözleri, komedi programları, reklamlar, hatta bilimsel yayınlar bile açık ya da gizliden anlatılarla herkesi birbirinden koparma işi görüyordu.

Böyle miydi eskiden Muzaffer Abi?

“Bilmez miyim hiç o eski günleri paşam, yaşamadık mı sanki? Bambaşkaydı… Kimse diğerini yok saymazdı mesela. Komşusunun aç olduğunu duyan tok yatamazdı o zamanlar… Şimdi şu sözde dindarlara bak hele. Şu siyasallaşmış dindarlara üzülüyorum en çok da biliyor musun? Ne acı değil mi? ‘Hayvan Çiftliği’ romanında anlatılan gerçekle yüzleşiyorlar. Hani orada dendiği gibi, ‘Bütün hayvanlar eşittir’ sloganıyla çıktıkları yolda şimdi ‘bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir’ çizgisine geldiler ya… Öğrenecekler herkes gibi…”

“Yani Muzaffer abi, cahildi insanlar cahil olmasına ama vicdanlar çalışırdı. Hoş cahillikten de ne anlaşılıyorsa artık… Saflık mı dersin ne dersen de işte. Adalet terazisi omuzlarında yürürlerdi. Bak işte sözde ekonomist diye pazarlanan kapitalist soyguncuların yarattığı düzen dünyayı ne hale getirdi.”

“Şimdi sen anlattıkça hatırlıyorum. Çocukluk zamanları, elde yok avuçta yok. Tarlaya giderdik yalın ayak. Ama kimse kimseye bir kötülüğü aklından geçirmezdi. Öyle büyütülmüştük. Kardeş gibiydik. Kim nedir, ne durumdadır bilinirdi, azı çoğu paylaşırdı insanlar.”

“Şikago Çocukları’nı bilir misin Muzaffer Abi?”

“O da ne?”

“Hani şu Amerikalıların ‘bizim çocuklar” dedikleri bir şey vardı. Onlar gibi bir şey. Ne ilginç değil mi şu propaganda işleri Muzaffer abi. Toplum aklını, hafızasını yönetmek, tarihle bağlarını kopararak halkları boyun eğer hale getirmek.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Bak şimdi, 80 darbesi olmuş. Amerikalılar darbe yapan generaller için ne demişti? ‘Bizim çocuklar başardı’ dememişler miydi?

“Evet.”

“Tabii ki onların çocukları başarmıştı. Geçmişte, hani bizim gençlik zamanlarımızda ‘bizim çocuklar’ dendiğinde akla ilk olarak ne geliyordu? 80 darbesi ve darbeyi yapanlar. Amerikan işbirlikçileri… Şimdi bu kavram ne için kullanıyor? Milli futbol takımı için. ‘Bizim çocuklar’ betimlemesi aynı şekilde milli futbol takımı üzerinden kullanıldığında hafızada bir şeyler üzerinde oynanmıyor mu sence? Bu bir tesadüf olabilir mi?”

“Yok artık, bu kadar da ince iş olamaz herhalde?”

“Sen öyle san Muzaffer Abi. 80 darbesinin üzerinden çok zaman geçti, o günün gençleri yaşlandı, yeni bir kuşak geldi. Toplumsal hafızanın akışı kesildi. Yeni kuşak bu tanımlamayı kullanırken aklına 80’li yıllar, darbeciler ve politik etkiler geliyor olabilir mi? Onlar için ‘bizim çocuklar’ demek milli futbol takımı demek. Hem futbol gibi etkili, kitlesel başka bir şey var mı bu ülkede? Kimsenin de kurcalayamayacağı, üzerine söz söyleyemeyeceği türden milli bir konu.”

“Desene bitirmemişler mevzularını…”

“Nasıl bitsin şu coğrafyada? Programları tıkır tıkır işliyor. Aslında ‘Bizim Çocuklar’ın programı değil mevzu. ‘Şikago Çocukları’nın programı. 24 Ocak kararları ve sonrası yaşananlar…”

“Aklıma Demet Akbağ’ın ‘Hükümet Kadın’ filmi geldi şimdi. Hani şu kadın belediye başkanı rolünü oynadığı film… ‘Faşizm inekleri senden alır ve sana süt satar’ demişti ya. Sonra bir şey diyordu öfkeyle… Şey çocukları diyordu…”

“Hah işte tam da onun dediği gibi bir şey işte…”

“Ne yapmış bu Şikago Çocukları?”

“Şimdi herkes ekonomik krizden konuşuyor ama… İşin hikayesi uzun. 1950’li 60’lı yıllara gitmek gerekiyor. O vakitlerin ABD’sinde insan davranışları ve psikolojileri üzerine önemli çalışmalar var. Özellikle CIA başta olmak üzere tüm güvenlikçi ve istihbaratçı kurumlar bu türden projeleri destekliyor. Fonluyor ya da bizzat yaptırıyor. İnsan zihnini yıkama işleri gibi toplumların da hafızasını sıfırlama, ortak algıları, ortak düşünme biçimlerini yıkma üzerine projeler geliştiriyorlar. Amaç büyük. Hani ani bir şok yaşandığında ne yapacağını bilemezsin ve ‘denize düşen yılana sarılır’ misali her şeye açık hale gelirsin ya. İşte bu fikirden yürüyorlar.

Ve sonunda felaket kapitalizmi diye bir görüş ortaya çıkıyor. İş öyle karmaşık değil. Önce büyük bir şokla ortalığı toz duman ediyorsun, toplumsal belleği siliyorsun, sonra yeni sistemi yüklüyorsun. Şoku ister ekonomik krizlerle yarat, istersen askeri yöntemle, yıkım ya da başka yollarla…

İşte o dönemde Chicago Üniversitesi’nde bir ekonomist var. Adı Milton Friedman. Bizdekilere benzemeyen türden bir ekonomist tabi. Söylediği şey basit ama radikal. Tam bir sermaye adamı… Ona göre devlet sorunların kaynağı. Bu yüzden piyasayı serbest bırakmak devleti küçültmek ve özel sektörü büyütmek lazım. Yani vergileri indir, sosyal harcamaları kes, kamu şirketlerini sat.”

“Hiç yabancı gelmiyor bu işler kulağa.”

“Değil mi?.. Ama o yıllar için bu görüşler yeni. Henüz neoliberalizm dillerde dolanmıyor. Friedman’a göre toplumlar normal akıştayken bu fikirler öyle kolayca kabul edilmez. İnsanlar direnç gösterir. Bu yüzden şöyle diyor: ‘Sadece bir kriz, gerçek ya da algılanan fark etmez değişimi mümkün kılar.’ Yani büyük bir şok dalgası insanları dilediğin uygulamalara açık hale getirir.”

“Hükümet Kadın’a şimdi katılıyorum, iyi demiş…”

“Adam yalnızca bir ekonomi teorisi ortaya koymuyor. Şikago Üniversitesi Ekonomi Bölümü bir düşünce üssü halini alıyor. Buradan mezun olanlara zaman içinde ‘Şikago Boys’ yani ‘Şikago Çocukları’ deniyor. Zira bu yetişenler dünyanın dört bir yanında Amerikan çıkarları için rejim mimarlığının asli karakterleri halini alıyor.

Latin Amerika’dan Doğu Avrupa’ya Asya’dan Afrika’ya kadar dünyanın birçok bölgesinde önce büyük şoklar yaratılıyor, sonra gelsin reçete. Ülkeler birer birer tuzağa düşüyor. Devlet şirketleri özelleştiriliyor, sağlık, eğitim, ulaşım gibi alanlar piyasalaştırılırken, sendikalar dağıtılıyor. Tarım, maden zenginliklerine çökülüyor, kamuda toplu işten çıkarmalar yaşanıyor. Fiyat denetimleri kaldırılıyor, mali disiplin kutsallaştırılıyor, her şey verimlilikle ölçülür hale geliyor.

Friedman yaklaşımı açık. Önce büyük bir şok ve kriz yaratılır devam eden süreçte çözüm paketi masada hazır. Yani sömürü paketi…

Bu yaklaşım 70’lerden itibaren ABD hükümetlerine IMF ve Dünya Bankası’na da nüfuz ediyor. Şok ekonomisi yoluyla dünya bir laboratuvar halini alıyor. Şikago Çocukları ellerinde çantalarla aynı reçeteleri uygulamaya koyuyorlar.

Sömürü sisteminin çarkları Şili’den Rusya’ya, Polonya’dan Irak’a, Endonezya’dan Libya’ya her defasında titizlikle uygulanıyor. Böylelikle ülkelerin yer altı yer üstü nesi varsa üzerlerine çökülüyor. Sistem o derece işliyor ki Covid-19 krizi dahi böylesi bir sömürü için küresel nitelikte fırsat sağlıyor. Ülkelerin merkez bankalarında, finans çevrelerinde birikmiş kamu kaynakları namına nesi varsa hızla sermaye çevrelerine ekonomiyi teşvik adı altında dağıtılıyor.

Düşünsene Muzaffer abi adam ekonomist olmanın ötesinde işler yapmış. Bizzat Şili’ye gidip şu diktatör Pinochet’le görüşüp ona şok tedavisi önermiş. Eh tabi ilk projesi… Dikkatli olmaları gerekiyor. Orada başarıyı yakalayınca her yer tam bir oyun sahası halini alıyor. Ellerini attıkları her ülkede kleptokrasi yani hırsızların yönetiminde rejimler kuruyorlar.”

“Öyle şeyler söylüyorsun ki…”

“Bak zamanla işlerinde uzmanlaşıyorlar. Büyük şok yöntemlerinde askeri darbeler, iç savaş gibi denemelerin dışına da çıkıyorlar. Kimi zaman politik veya ekonomik krizlerle ülkeleri avuçlarına alıyorlar. Hatta bazen de sel, deprem gibi büyük felaketleri fırsat bilerek işlerini hallediyorlar. İşte bütün bu gelişmelerin hepsinde Şikago Çocukları var. Ellerinde bond çantalar, ülkelerin işbirlikçileriyle pazarlıklara oturuyorlar. Her tür kaynağa çöküyorlar…”

“Hükümet Kadın az bile demiş…”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz