Barlow’un Siber Uzay Bildirgesi 30 yaşında: yanlış adrese yazılmış doğru bir mektup.
Ulvi Yaman’ın “Yapay Zekâ Çağında Bilişsel Özerklik, Hacker Manifestosu ve Dijital Direniş” yazısına eşlik denemesi.
Kşşşş-dıııt-pırrrr…
Hani o ses vardı ya… Önce çevir sesi, sonra tuşların bip bip melodisi, ardından iki makinenin birbirine bağırdığı o kşşşşş-dıııııt-pırrrrr çığlığı. Evde biri telefonu kaldırdı mı bağlantının koptuğu, faturanın dakika dakika yazdığı, annelerin “telefonu meşgul etme” diye seslendiği yıllar.
Ben o sesi uzun süre hattın öbür ucundan dinledim. 1996’ydı, hangi ay olduğunu bugün hatırlamıyorum, Adana’da FutureNET kuruluyordu ve ben de Türkiye’nin ilk internet servis sağlayıcılarından birini kuran o kemik kadronun içindeydim. Atatürk Caddesi’nin bir başındaki bir apartmanın 5. ve 6. katları… İlk günlerde elimizde IBM’in AIX işletim sistemini koşturan bir Motorola sunucu, bir de müşterilerin modemlerinden gelen çağrıları karşılayan bir oda dolusu modem vardı. Bir de web tasarım departmanı kurduk; tasarım da yapıyordum, kodu da yazıyordum, departmanı yönetmek de bana düşüyordu.
Türkiye 12 Nisan 1993’te ODTÜ üzerinden internete bağlanmıştı, 96’ya kadar okulda veya okula bağlanıp kullandığımız bağlantının üniversite kampüsünden çıkıp sokağa, evlere, ofislere taşındığı ilk dalganın içindeydik. Bizim için ağ bir ürün falan değildi arkadaşlar. Bildiğiniz haritası olmayan yeni bir kıtaydı ve her gece biraz daha genişliyordu.

Aynı yıl, 8 Şubat’ta, İsviçre’nin Davos kasabasında Dünya Ekonomik Forumu’nun misafirleri arasında bir adam, hani o forumların meşhur gece partilerinden birinin ortasında, oturup yazmaya başladı. John Perry Barlow. Wyoming’de sığır çiftliği işletmiş, Grateful Dead’e şarkı sözü yazmış, 1990’da Mitch Kapor ve John Gilmore’la birlikte Electronic Frontier Foundation’ı kurmuş, biraz kovboy biraz şair biraz da peygamber bir adam. O gün Washington’da Telekomünikasyon Reform Yasası imzalanıyordu; içinde internetteki “uygunsuz” içeriği cezalandırmaya çalışan maddeler de vardı. Barlow buna sinirlendi ve kendi deyişiyle aceleyle, on altı paragraflık bir metin yazdı: Siber Uzayın Bağımsızlık Bildirgesi.
İlk cümlesini hâlâ ezbere bilen çok insan var:
“Sanayi Dünyasının Hükümetleri, sizi etten ve çelikten yorgun devler, ben Siber Uzay’dan, Zihnin yeni evinden geliyorum. Gelecek adına, geçmişten gelen sizden bizi rahat bırakmanızı istiyorum. Aramızda hoş karşılanmıyorsunuz. Toplandığımız yerde hiçbir egemenliğiniz yok.”
Metin e-postayla, forumlarla, elden ele yayıldı; dokuz ay içinde kırk bin kadar sitede kopyası vardı. Ve bu yıl, Şubat’ta, otuz yaşına bastı.
Bir çığlık, bir de tapu

Çeyrek asrı aşkın abim Ulvi Yaman‘ın Hacker Manifestosu üzerine yazdığı o tutkulu metni okurken, bir paragrafta takılıp kaldım. Barlow’un o yorgun devler cümlesini aktardığı yerde. Ulvi orada Barlow’u, Blankenship’in otorite karşıtı çizgisini “zirveye taşıyan” isim olarak anıyor ve hızla yoluna devam ediyor, çünkü onun derdi 1986’daki o genç adamın merakı ve o merakın bugün yapay zekânın pürüzsüz kara kutuları karşısında nasıl köşeye sıkıştığı. Ben ise o paragrafta biraz daha oyalanmak istedim.
Sebebi şu: iki metin aynı aileden ama aynı şeyi söylemiyor. 1986’daki Manifesto bir bireyin çığlığıydı, “beni anlayın, suçum merak etmek“ diyordu. 1996’daki Bildirge ise bir tapu iddiasıydı yani; “burası bizim, siz çıkın“ diyordu. Biri kimlikle, öteki toprakla ilgiliydi.
Bence yapay zekâ çağının en can alıcı sorusu da ikincisi. Kim olduğumuzdan önce, nerede düşündüğümüz. Bugün milyonlarca insan sorusunu, taslağını, kodunu, hatta derdini bir modelin penceresine yazıyor. Düşüncenin toplandığı yer artık bir sohbet kutusu. Peki o kutunun egemeni kim?
Bence Barlow haklıydı

Barlow’u bugün anmanın bir modası var: hafif bir gülümsemeyle. “Ah, doksanların o tatlı naifliği” denir, ardından birkaç rakam sayılır, Bildirge nostaljik bir afiş gibi duvara asılır. Bence o iş hiç de öyle değil. Bence Barlow haklıydı; yanıldığı şey teşhis değildi, zarfın üstündeki adresti.
Kendisi de 2016’da, Bildirge’nin yirminci yılındaki röportajlarında geri adım falan atmadı: “Asıl ilan ettiğim şey, siber uzayın egemenliğe karşı doğal olarak bağışık olduğu ve hep öyle kalacağıydı.” Bağışıklık kısmında yanıldı, birazdan anlatacağım. Ama haklı olduğu yer başka: zihnin toplandığı yerde tek bir egemen olmasının ne kadar tehlikeli olduğunu herkesten önce sezdi. Mektubunu Washington’a, Pekin’e, Berlin’e yazdı. O egemen ise bambaşka bir kapıdan, kullanım koşullarının kapısından içeri girdi.
Bildirge’nin içinde üç büyük vaat var ve otuz yıl sonra üçüne de tek tek bakmak istiyorum: bedensizlik, egemensizlik, mülkiyetsizlik.
Birinci vaat: “Burada madde yok”
Barlow şöyle yazıyordu: “Mülkiyet, ifade, kimlik, hareket ve bağlam üzerine hukuki kavramlarınız bize işlemez. Hepsi maddeye dayanır ve burada madde yok.” Birkaç paragraf sonra da: “Kimliklerimizin bedeni yok.“

1996’da bu cümle gerçekten öyle hissettiriyordu. Bir modem, bir telefon hattı, bir de ekran. Dünyanın öbür ucundaki biriyle konuşuyorsunuz ve arada hiçbir şey yokmuş gibi geliyor. Kablo görünmüyor, sunucu görünmüyor, elektrik faturası eve geliyor ama küçük (en azından modemin dakika ücreti kadar küçük).
Şimdi bugüne bakalım. Uluslararası Enerji Ajansı’nın Energy and AI raporuna göre veri merkezleri 2024’te yaklaşık 415 terawatt-saat elektrik harcadı, bu da dünyadaki toplam tüketimin yüzde 1,5 kadarı ediyor. 2030’a gelindiğinde bu rakamın 945 terawatt-saate, yani kabaca Japonya’nın bugünkü toplam elektrik tüketimine çıkması bekleniyor ve büyümenin ana motoru yapay zekâ. Bir modele her soru sorduğunuzda, model cevabı üretmek için bir veri merkezinde yeniden çalışıyor; mühendisler buna çıkarım (inference) diyor. Kendi dilimizle söyleyeyim: her prompt’un bir elektrik faturası var, sadece size gelmiyor.
İşte ironinin büyüğü burada, düşünsenize. Barlow’un “Zihnin yeni evi” dediği yer, insanlık tarihinin en maddi altyapılarından birine dönüştü. Çip fabrikaları, trafo merkezleri, soğutma suyu, deniz altı kabloları. Ulvi de yazısında bu altyapıyı kontrol eden birkaç dev şirketten söz ediyor ve haklı. Bedensizlik efsanesinin bedeli şu: toprağın, elektriğin ve çipin sahibi kimse, “Zihin uygarlığı”nın ev sahibi de o oluyor.
Barlow bu kısımda yanıldı. Hem de fena yanıldı.
İkinci vaat: “Egemenliğiniz yok”
Bildirge’den üç yıl sonra, 1999’da, Harvard’lı hukukçu Lawrence Lessig Code and Other Laws of Cyberspace adlı kitabını yayımladı ve Barlow’a dolaylı ama çok sert bir cevap verdi. Lessig’in iki kelimelik özeti dillere pelesenk oldu: code is law, yani kod yasadır. Fikir şu: siber uzayda sizi en çok düzenleyen şey meclislerin çıkardığı yasalar değil, yazılımın neye izin verip neye vermediği.

Bir apartman düşünün. Yönetim planında “misafirler saat on ikiden sonra giremez” yazabilir, kimse okumaz. Ama kapıya şifreli kilit takıldığı gün, kural kendiliğinden işlemeye başlar. Kimse tartışmaz, itiraz edecek bir muhatap da bulamaz; kilit sadece açılmaz. Lessig’in derdi, siber uzayın yasalarını artık o kilitleri yazanların koyduğuydu.
Yapay zekâda bu kilitlerin adı belli. Kullanım koşulları. Hizalama katmanı, yani modelin neyi söyleyip neyi söylemeyeceğini belirleyen o görünmez terbiye. API kotaları, bölgesel kısıtlamalar, hesap askıya alma kararları. Bir de hepimizin yaşadığı şu: bir sabah kalkıyorsunuz, dün harika çalışan model bugün başka türlü konuşuyor, çünkü gece bir güncelleme gelmiş ve size kimse sormamış. Ulvi bunu “otoritenin dışsallığının tasfiyesi“ diye anlatıyor; ben daha kaba söyleyeyim. Egemen artık kapıyı çalmıyor, çünkü zaten içeride.
Tabii dürüst olmak lazım, çünkü Barlow’un muhatap aldığı devletler de hiç gitmedi. Bizim kuşak bunu ezbere bilir. Türkiye’de 5651 sayılı kanun 2007’de çıktı; YouTube 2008’den 2010’a kadar kapalıydı, hepimiz proxy’lerle, DNS ayarlarıyla dolaşmayı işte o yıllarda öğrendik. Wikipedia Nisan 2017’de kapatıldı ve ancak Anayasa Mahkemesi kararından sonra, Ocak 2020’de, otuz üç ay sonra yeniden açıldı. Jack Goldsmith ve Tim Wu da 2006’da yazdıkları Who Controls the Internet? kitabında tam bunu savunmuştu: sınırsız internet bir yanılsamaydı, devletler pekâlâ kontrol edebiliyordu.
Yani 1996’da bir egemen vardı ve kapının dışındaydı. 2026’da iki egemen var ve ikisi de içeride.

Şemanın en önemli satırı en alttaki. 1996’da kullanıcı o alanın yerlisiydi, Barlow’un deyişiyle hükümetler orada “hep göçmen kalacak” olanlardı. 2026’da ise çoğumuz kendi düşüncelerimizin toplandığı yerde misafiriz. Ev sahibi kim, onu biliyoruz. Kira sözleşmesini ise “Kabul ediyorum” düğmesine basarak okumadan imzaladık.
Üçüncü vaat: “Bilgi özgür olmak ister” (ama cümlenin yarısı eksik)

Burada yarım kalmış bir cümleyi tamamlamak istiyorum.
“Bilgi özgür olmak ister“ (information wants to be free) hacker kültürünün belki de en çok alıntılanan cümlesi. Ulvi’nin yazısında da geçiyor. Cümlenin sahibi Stewart Brand, 1984’teki ilk Hackers Conference’ta bunu tek başına da söylememişti. Konuşmanın tamamı aşağı yukarı şöyle:
“Bir yandan bilgi pahalı olmak ister, çünkü çok değerlidir; doğru yerdeki doğru bilgi hayatınızı değiştirir. Diğer yandan bilgi özgür olmak ister, çünkü onu dışarı çıkarmanın maliyeti giderek düşüyor. Yani bu ikisi birbiriyle kavga ediyor.”
Bu iki yarıyı birlikte hatırlayan pek azdır; Ulvi onlardan biri, 2024’te Reportare’de yazdığı “Telif hakkı mı? Boş versene…” yazısında Brand’i tam haliyle alıntılamıştı. Çoğumuz ise kırk yıl boyunca cümlenin sadece ikinci yarısını taşıdık. İlk yarısını birileri sessizce cebine koydu.
Barlow da aynı yerden konuşuyordu. Bildirge’de fikirlerin “pik demirden daha soylu olmayan” bir sanayi ürününe çevrilmesine karşı çıkıyor, siber uzayda insan zihninin yarattığı her şeyin “sıfır maliyetle sonsuza kadar çoğaltılabileceğini” yazıyordu. 2016’da Wired’dan Andy Greenberg’e de gururla şunu söyledi: “Mülkiyet kavramının dövüleceğini söylemiştim. Dövüldü.” Bunu söylerken yüzünde bir zafer gülümsemesi olduğunu tahmin etmek zor değil…
Dövüldü, gerçekten. Ama kim dövdü, ona bakalım. İnternetin otuz yılda biriken ortak hafızası, yani forumlar, ansiklopediler, kod arşivleri, bloglar, çeviriler, sorulmuş ve cevaplanmış milyonlarca soru, büyük dil modellerinin eğitim verisine dönüştü. Ulvi bunu “dijital müştereklerin ikinci çitlenmesi” diye adlandırıyor. Ben Brand’in cümlesiyle söyleyeyim: yapay zekâ şirketleri o kavganın iki tarafını da aynı anda kazandı, bilgi içeri özgür girdi, dışarı pahalı çıktı; kazımak bedava, abonelik ise her ay kartınızdan çekiliyor.
Ulvi’nin uzun yazısı Özgür Uçkan‘ın anısına adanmış ve bu bölümü onu anmadan geçemem. Ulvi’yle de Özgür’le de tanışmama FutureNET vesile oldu. Onlar o yıllarda İstanbul’da dDf’de çalışıyordu, ben Adana’daydım. FutureNET’in bir fuar işimizi yaptıklarında tanıştık. Sonra Özgür’le yazışmaya, fikir paylaşmaya başladık ve Özgür her fırsatta aynı lafı tekrarlayıp durdu: “Olm senin yerin burası, bırak Adana’yı, gel İstanbul’a.” 1999’da, Adana’da yapacak pek bir şeyim kalmadığında kalkıp geldim, Özgür ve Ulvi’yle birlikte çalışmak için.
Özgür’ü ilk kez dinleyen herkesin içinden geçen bir cümle vardı, itiraf edeyim, benim de geçmişti: “Bu adam sallıyor.” Konuşurken bir kitaptan ötekine, bir makaleden bir başkasına öyle hızlı atlardı ki o kadar referansın gerçek olabileceğine inanmak zor gelirdi. Sonra oturup kontrol ederdiniz ve satırı satırına doğru çıkardı. Acayip bir beyindi. Bir de hep bir aktivistti; Korsan Parti’de aktif rol aldı, Ulvi’nin yazısında da anlatıldığı gibi telif rejimine karşı Creative Commons’ı, copyleft’i, dijital müşterekleri savundu. Ne yazık ki yazılarının çoğu bugün internette bulunmuyor, ki müştereklerin savunucusu için bu da acı bir ironi. (Yazılarının bir kısmına Reportare içindeki bu bölümden ulaşılabilir) Huzur içinde uyu, Özgür.

Yapay zekâ çağında o “sallıyor mu” sorusu tuhaf biçimde tersine döndü, düşünsenize. Özgür’ü dinleyen kuşkulanır, kontrol eder ve her seferinde onu haklı çıkarırdı. Bugün bir dil modelini dinliyoruz; akıcı, kendinden emin, kaynak üstüne kaynak sayıyor, biz kuşkulanmıyoruz bile, kontrol ettiğimizde ise o kaynakların bir kısmının hiç var olmadığını görüyoruz. Al sana halisünasyon. Bir de şu var: Özgür bir fikri anlatırken kaynağını da hep yanında getirirdi. Creative Commons lisanslarının neredeyse hepsinin ortak şartı da buydu zaten, Atıf: eserimi kullanabilirsin ama adımı an. Müşterekleri yutan modeller ise o adların çoğunu yolda düşürdü.
Copyleft’in güzelliği, Barlow’un istediği şeyi Barlow’un reddettiği aletle yapmasıydı. Barlow “hukuki kavramlarınız bize işlemez” diyordu; Stallman’ın GPL’i ise tam tersini yaptı, telif hukukunu alıp ters çevirdi ve “bu eserden türeyen her şey de açık kalacak” diye bağlayan bir sözleşmeye dönüştürdü. Creative Commons da aynı yoldan yürüdü: “tüm hakları saklıdır” yerine “bazı hakları saklıdır”. Bir bakıma Barlow’un kendi toplumsal sözleşmesini kurma hayali, en çok hukukun içinden hacklendiği yerde gerçek oldu.
Hacker devleti çağırıyor
Ve şimdi gelelim bu yazıyı yazmama sebep olan rahatsız edici soruya.
2 Ağustos 2025’te Avrupa Birliği’nin Yapay Zekâ Yasası’nın genel amaçlı modellere dair yükümlülükleri yürürlüğe girdi. Bu modelleri piyasaya süren şirketler artık teknik dokümantasyon hazırlamak, bir telif politikası uygulamak ve modeli hangi içerikle eğittiklerinin kamuya açık bir özetini Komisyon’un hazırladığı şablonla yayımlamak zorunda. Kara kutunun kapağı tamamen olmasa da biraz aralanıyor.
Bu habere en çok kimler sevindi, biliyor musunuz? Sanatçılar, yazarlar, açık kaynakçılar, dijital hak savunucuları. Yani Barlow’un 1996’da adına konuştuğu insanların torunları. Otuz yıl önce “Sanayi Dünyasının Hükümetleri, bizi rahat bırakın” diyenlerin çocukları, bugün o hükümetlere dönüp “lütfen şu kutuları açtırın” diyor.
Hacker, otoriteyi kovmaktan otoriteyi çağırmaya mı geçti?
Bu soruya kestirme bir cevap vermek kolay ve iki taraftan da verilebilir. Biri “Barlow’un rüyası bitti, büyüdük, kabul edelim” der. Öteki “devletle iş tutan hacker, hacker değildir” der. Ben ikisine de katılmıyorum, ama ikisinin de neden o kadar çekici geldiğini anlıyorum, çünkü ikisi de insanı düşünme zahmetinden kurtarıyor.
Bence Barlow burada da haklıydı, ama ilginç bir şekilde. Bildirge’nin en çok alay edilen cümlesi şu: “Kendi Toplumsal Sözleşmemizi kuruyoruz. Bu yönetim sizin dünyanızın koşullarına göre değil, bizimkine göre doğacak.“ Hani bunu bugün okuyunca insan gülümsüyor. Oysa o sözleşmenin bazı maddeleri gerçekten yazıldı. Wikipedia yazıldı. Linux yazıldı. OpenStreetMap, arXiv, Stack Overflow’un o devasa soru-cevap arşivi yazıldı; ironik şekilde bugün modelleri besleyen şey de büyük ölçüde onlar. Yapay zekâda da aynısı oluyor: Meta’nın Llama’sı, Mistral’in modelleri, DeepSeek’in Ocak 2025’te MIT lisansıyla bıraktığı R1, ağırlıkları indirilebilen, kendi bilgisayarınızda çalıştırabileceğiniz modeller.
Benim bilgisayarımda da bunlardan birkaçı çalışıyor, Qwen ve Gemma ailelerinden küçük modeller. Kod yazarken kullandığım çevrimiçi modellerin yaptığı işleri onlara kontrol ettiren akışlarım var; araştırmaların ilk adımlarını da yine onlarla atıyorum. Ses kayıtlarını metne çeviren işlerde OpenAI’ın Whisper’ı devrede, ki o da ağırlıkları açık bırakılmış bir model. Hiçbiri sınırdaki dev modeller kadar parlak değil, orası kesin, ama hiçbiri de bir sabah bana sormadan değişmiyor.
Ağırlıkları açık bir model, Barlow’un diliyle söylersek, egemenin elinden alınmış küçük bir toprak parçası. Ne yaptığını tam bilmesek bile (yorumlanabilirlik dediğimiz o “içeride ne oluyor” sorusu açık modellerde de çözülmüş değil, onu da söyleyeyim), en azından kimse gece yarısı gelip onu değiştiremiyor.
Peki devlet bu tabloda nerede duruyor? Benim cevabım şu: devlet bir levye olabilir, ama ev olamaz. AI Act gibi düzenlemeler kapalı kutuları biraz aralamak için gerekli, bunu inkâr edemem. Ama Barlow’un sezdiği şey hâlâ geçerli: zihnin toplandığı yerin egemenini değiştirmek, o yeri özgürleştirmekle aynı şey değil. Washington’un, Brüksel’in ya da Ankara’nın hakemliği, San Francisco’nun egemenliğine karşı bir denge unsuru olabilir. Bir çözüm olamaz. Çözüm, Barlow’un ısrar ettiği gibi, hâlâ o alanın içinde kurulan ortak şeylerde.

Tabii burada karşı görüşü de ciddiye almak lazım, çünkü hani öyle kolay geçiştirilecek bir karşı görüş değil. 1995’te, yani Bildirge’den kısa süre önce, Richard Barbrook ve Andy Cameron “The Californian Ideology” adlı bir deneme yayımladı. Tezleri şuydu: altmışların hippi özgürlükçülüğüyle serbest piyasa liberterliğinin bu tuhaf karışımı, devleti düşman ilan ederken şirketlerin önünü açıyor. Bugünden bakınca bu eleştirinin ciddi bir haklılık payı var. Barlow’un “hükümetler çekilin” çağrısı, o boşluğu kimin dolduracağını hiç sormadı ve o boşluğu dolduranlar da hükümetlerden çok daha hızlı, çok daha sessiz ve çok daha nazik çıktı. Ulvi’nin “kibar otorite” dediği şey biraz da bu.
Yine de ben şurada duruyorum: Barlow’un hatası egemenliğe karşı çıkması değildi, sadece bir egemene karşı çıkmasıydı. Onun cümlesini bugün yeniden okumak, bütün egemenlere karşı okumak demek.
Bilanço: otuz yılın sonunda
Hesabı açık yapalım.
Barlow bedensizlik konusunda yanıldı ve bu yanılgı küçük değil, çünkü yapay zekâ çağında gücün haritası tam da maddenin, elektriğin ve çipin haritası. Bağışıklık konusunda da yanıldı; ne devletler gitti ne de alan kendiliğinden özgür kaldı. Mülkiyetin dövüleceğini doğru tahmin etti ama çekici kimin tutacağını hiç düşünmedi; çekici tutanlar dövdükleri şeyi bize abonelikle geri sattı.
Ama asıl soruyu doğru koydu. Zihnin toplandığı yerde kim egemen? Ve o soruya verdiği cevap, “hiç kimse olmamalı“, otuz yıl sonra bile bana hâlâ doğru görünüyor. Belki de en çok şimdi doğru, çünkü 1996’da o yer bir forumdu, 2026’da düşünmenin kendisi.
Barlow 7 Şubat 2018’de öldü, Bildirge’nin yirmi ikinci yaş gününden bir gün önce. Kurucusu olduğu vakıf bugün hâlâ o metni sitesinde ilk günkü haliyle tutuyor; Tocqueville’in adı bile hâlâ “DeToqueville” diye yanlış yazılı duruyor, kimse bir cümleyi yumuşatmaya, bir kelimeyi güncellemeye kalkmamış. Bence bu da bir tavır.
El sıkışma
Yazının başındaki o sese dönmek istiyorum.
Hani o kşşşş-dıııt-pırrrr sesi vardı ya, çoğumuz onu makinenin çığlığı sanırdık. Oysa aslında bir pazarlıktır. İki modem birbirine “hangi dili konuşuyorsun, ne hızda gidebilirsin, hattın kalitesi ne durumda” diye soruyor, birlikte bir protokolde anlaşıyor, ancak ondan sonra konuşmaya başlıyordu. Teknik adı handshake, el sıkışma. Her bağlantı bir pazarlıkla başlıyordu ve o pazarlığı iki eşit taraf yapıyordu.
Bugün düşüncelerimizi taşıyan bağlantılarda o pazarlık yok. Karşı taraf protokolü önceden yazmış, biz “Kabul ediyorum”a basıyoruz, el sıkışma tek elle yapılıyor.
Barlow 1996’da “Sanayi Dünyasının Hükümetleri, sizi etten ve çelikten yorgun devler” diye başlamıştı. 2026’da biri yeni bir bildirge yazsa ilk cümlesi belki şöyle olurdu: “Platformların ve Devletlerin Egemenleri, sizi silikondan ve sözleşmeden uykusuz devler…“

Peki biz bu sefer el sıkışmayı nasıl geri alacağız?
Kaynaklar
- A Declaration of the Independence of Cyberspace, EFF
- A Declaration of the Independence of Cyberspace, Wikipedia
- Techdirt, 25 Years Later
- Wired 2016 röportajının kopyası, La Quadrature du Net
- Quote Investigator, Stewart Brand 1984
- IEA, Energy and AI
- Avrupa Komisyonu, GPAI yükümlülükleri
- Medyascope, Wikipedia 33 ay sonra erişime açıldı
- The Californian Ideology, Wikipedia
- Lessig, Code and Other Laws of Cyberspace (1999), Berkman Klein arşivi
- Jack Goldsmith ve Tim Wu, Who Controls the Internet? (2006)
- Ulvi Yaman, “Telif hakkı mı? Boş versene…”, Reportare (2024)

