Çalışma Alanım: Ulvi Yaman

0
24

Çalışma alanım röportajlarının ilk konuğu Ulvi Yaman. Bize gerek İstanbul gerekse Kıbrıs’taki çalışma alanını ve çalışma alanıyla olan ilişkisini anlattı.

Keyifli okumalar.

Halil Duranay

Halil Duranay: Selam Ulvi, öncelikle seni tanımayanlar için; kimsin, ne iş yaparsın, entelektüel uğraşlarını nasıl tanımlarsın?

Ulvi Yaman: Uzun yıllar ajans tarafında hem etkinlik yönetimi ve doğrudan pazarlama alanında hem de reklamcılık alanlarında çalıştım, Bilgi Üniversitesi Reklamcılık Bölümünde “Etkinlik Yönetimi” dersleri verdim, Doğrudan Pazarlama İletişimcileri Derneği’nde yöneticilik yaptım, son dönemde de gerek ajanslara gerekse markalara iletişim ve yönetim danışmanlığı hizmeti veriyorum. Kıbrıs’ta uzun yıllardır bir çok seçimlerde siyasal danışmanlık yapıyorum. Geçtiğimiz yıl sevgili dostum Cem Şenses ile ortak oldum ve ADON AI Studio olarak Yapay Zeka ile tanıtım, reklam filmleri üretiyoruz, özetle “iletişimci” diyebiliriz. İletişimciliğin yanı sıra vakit buldukça çeşitli dergiler, fanzinler, bloglar, kendi bloğumda yazılar yazıyorum. Aslında hayatı ikiye ayırdım, bir tanesi para kazandığım profesyonel işlerim diğeri ise keyif aldığım ve para kazanmadığım uğraşlar. Türkiye’nin ilk röportaj sitesi “Reportare” projesi, “Offİstanbul Alternatif Tiyatro Festivali” organizasyonu bunlardan bazıları. 2003’den bu yana profesyonel olarak Kıbrıs’ta da bir çok projeye imza attım ve danışmanlık yaptım. 2017 yılında bu yana Kıbrıs- İstanbul ekseninde yaşıyorum. Pandemi sürecine dek iş için yoğun bir Lefkoşa-İstanbul trafiğim oldu, bu yüzden aslında konuyla ilgili olarak bir çalışma alanım da havaalanları ve uçaklar oldu o dönemde. Buradan yola çıkarak aslında üç temel çalışma alanım var diyebiliriz, İstanbul, Lefkoşa ve geriye kalan her yer.

Halil Duranay: Çalışma alanın gündelik hayatının ne kadarını kapsıyor?

Ulvi Yaman: Uzun zamandır evden çalıştığım için, küçük oğlumla vakit geçirdiğim ve uyuduğum zamanların dışında -ki çok az uyuyorum, zamanımın çok büyük bir bölümünü kapsıyor diyebilirim. İşle ilgili olarak çalışmanın dışında da, araştırma yapmak, okumak, yazmak, müzik dinlemek için de bu bölümde vakit geçirdiğim için hayatım burada geçiyor desem yeridir. Eskiden yazlık evde de bir çalışma köşem vardı ama uzun zamandır tatil yaptığımda -yapabilirsem eğer, çalışmama kararı aldım. Yazlık eve bilgisayar bile götürmüyorum. Maillere, işle ilgili mesajlara, sosyal medyaya bakmıyorum, telefonu sadece telefon olarak kullanıyorum.

Halil Duranay: Çalışma alanını kendin ile nasıl ilişkilendiriyorsun ve bu alanı nasıl tanımlıyorsun?

Ulvi Yaman: Konu ben olunca “çalışma” olgusunu ikiye ayırmak gerekiyor, bir tanesi rutin işler, mailler, teklifler, sözleşmeler, bütçeler, yazışmalar vb. Bunları her yerde yapabiliyorum, yukarıda da bahsettiğim gibi havaalanı, uçak, kafe, herhangi bir yer olabilir, internet ve kahve olduktan sonra. Ama söz konusu okumak, yazmak, proje çıkarmak, fikir bulmak, araştırma yapmak olunca çalışma masası ve çalışma alanı benim için oldukça önem kazanıyor. Obsesif olduğum için bu alandaki üretimlerimi yaparken yıllar içerisinde kurgulanmış, alışkanlık kazanılmış, kendimi iyi hissettiğim, bana ait, huzurlu hissettiğim, her şeyin elimin altında olduğu alanlar, köşeler önem kazanıyor. Yıllardır yoğun bir çalışma temposu içerisinde olmanın getirdiği bir rutinim var aslında, mesleki deformasyon da diyebiliriz, etkinlik sektöründe çalışırken geceleri de ses, sahne vb. kurulumlarının başında olduğumdan çok ama çok uzun süredir çok geç yatıp erken kalkıyorum. Bu rutinin bir soncu olarak aslında gece insanıyım, gündüz toplantılar, gündelik işler yapılırken geceleri asıl çalışma zamanım başlıyor. Akşam 22-23 aralığından sabaha karşı 3-4’e kadar olan bir süreden bahsediyorum. Bu beş altı saatlik süreç benim işle ilgili tüm üretimlerimi yaptığım, okumaya, film seyretmeye ayırdığım zaman aslında ve bu bahsettiğimiz özel alan içerisinde olması gerekiyor. 

Bir diğer konu da çalışma alanının sadece masayla sınırlı olmaması, çalışma alanının uzantılarından bahsediyorum, dinlenme/okuma koltuğu, kütüphane, ziyaret eden bir dostla sohbet edebildiğin rahat bir oturma alanı, sehpaya yayılmış kitaplar objeler, tümünü bütünlüklü düşünmek gerek. Hepsi birbirini görsel ve duygusal tamamlayan alanlar bence ve olmazsa olmaz.

Halil Duranay: Çalışma alanını senin için önemli kılan şey nedir?

Ulvi Yaman: Bir çok şey var aslında, her şeyden önce mutlaka büyükçe bir çalışma masası. Çünkü dağınık çalışan biriyim gerçi o dağınıklığın kendi içerisinde bir düzeni oluyor. Yayılmadan rahat çalışamıyorum. Kitaplar, notlar, konuyla ilgili alınmış bilgisayar çıktıları, post-it’lere alınmış notlar, kahve, kül tablası, bilgisayar, bolca not kağıdı, defterler, kalemler…  “Old School” bir adam olduğum için sanırım hala kağıt, kalemle daha iyi çalışıyorum. Mutlaka defter, kağıt olmak zorunda. Kurşun kalem ve dolma kalem olmazsa olmazlarım. F klavyede çok iyi, çok hızlı yazabilmeme rağmen önce tüm notlarımı mutlaka kağıt kalemle alıp, ondan sonra bilgisayara geçiriyorum. Çok eskiden daktilo ile de üretebiliyordum ancak daktilo, elektrikli daktilo, elektrikli hafızalı daktilo, bilgisayar sürecinden sonra yine kağıt kaleme döndüm. Eski tip kollu masa üstü bir kalemtıraş hala masamda durur ve iş görmeye devam eder.

Eski eşyaları, özellikle tanıdığım birinden izler taşıyan eşyaları çok seviyorum. Antika, vintage, retro, kitsch gibi bir ayrımım yok. Maddi değerlerinden çok bana ne hissettirdiği ile ilgili bir beklenti ve tercih. Bu tip eşyalarla donatılmış bir çalışma alanım var ve bana kendimi iyi hissettiriyor. Örneğin İstanbul’daki çalışma masam, sandalyem ve kütüphanem, çok sevdiğim dostum, ortağım rahmetli sevgili Özgür Uçkan’ın Paris’e yerleşmeye gitmeden önce bende kalmasını istediği eşyalar, masasının üzerinde yıllarca duran bir çok objeyle, gençlik günlükleri, notları, defterleri ile birlikte. Özgür’ün tüm yazılarını yazdığı, birlikte onun evinde aynı masada sabahlayarak uzun saatler çalıştığımız bir masayı ve yan unsurlarını devam ettiriyor olmak bana çok iyi geliyor. Azteklerden beri süre gelen ‘Dia De Muertos’, diğer bir deyişle ‘Ölüler Günü’ festivalinde pagan inanışa göre ölenler bu günlerde yakınlarının ‘yanına gelmekte’. İnanışlarına göre ölüm korkulması gereken bir son değil, hayatın bir döngüsü. Bu nedenle ölülerini hüzün ve gözyaşı ile değil, kutlama ve şenliklerle anıyorlar, bu ‘Ölüler Günü’nde. Tıpkı bunun gibi onun masasında, onun sandalyesinde onun kitaplığı arasında çalışırken Özgür’le hala birlikteymişim duygusunu yaşıyorum. 

Herkesin bildiği ve benim de çok sevdiğim bir söz vardır;  “Bir insan, ancak onu hatırlayacak insan kalmadığı zaman gerçekten ölür.” Kimin söylediğini bilmiyorum sanırım buna benzer söylenmiş, yazılmış bir çok sözün damıtılmış hali. Örneğin;  İrvin Yalom’un; “Bir gün, belki de kırk yıl içinde, beni tanıyan hayatta kimse olmayacak. O zaman gerçekten öleceğim – hiç kimsenin hafızasında yokken. Çok yaşlı birinin, bir kişiyi veya bir grup insanı tanıyan en son yaşayan birey olduğu hakkında çok düşündüm. Bu kişi öldüğü zaman, bütün sistem de ölür, yaşayan hafızadan kaybolur. Acaba o kişi benim için kim olacak?

Kimin ölümü beni gerçekten ölü yapacak?”

Schopenhauer’ın; “Öldüğünde, doğmadan önce ne isen o olacaksın. Adını hatırlayan son kişi öldüğünde de hiç doğmamış olacaksın” 

Ernest Hemingway’in;“Her insanın iki ölümü vardır. Biri öldüğünde, diğeri ismi son kez söylendiğinde. Bir anlamda insan ölümsüz kalabilir.”

Ya da manga serisi “One Piece’ten Dr. Hiluluk’un da söylediği gibi; “Bir insan ne zaman ölür? Bir tabanca ile vurulduğu zaman mı? Hayır. Ölümcül bir hastalığa yakalandığı zaman mı? Hayır. Zehirli mantarla yapılmış bir çorbayı içtiği zaman mı? Hayır. Bir insan unutulduğu zaman ölür.”

Sanırım yaşatmakla, bazı şeylerin unutulmaması ile ilgili bir dert benim eski eşyalarla olan ilişkim. Masamda duran annemin Murano cam sigara küllüğü, babamın kol saati ve kol düğmeleri, tekrar yüzünü kaplatarak kullanmaya devam ettiğim annemin cam önü koltuğu, çocukluğumda kullandığımız çini soba, antika aynalar,vb. Fırsat buldukça büyük oğluma her eşyanın ne olduğunu hikayesini anlatıyorum, bir gün onun da bu masayı ve eşyaları kullanacağı, yaşatacağı duygusu huzur veriyor. Oğlumun bende olduğu zamanlarda masamda çalışırken onu seyretmek gibi, bir gün onun da küçük kardeşine bu eşyaları hikayeleriyle birlikte devredeceğini bilmek gibi.

Lefkoşa’daki çalışma alanım ise daha küçük bir alandan oluşuyor fiziki koşullar nedeniyle. Kırk yıldır benle birlikte olan sürgülü kapaklı, antika çalışma masamı buraya getirdim. Kıbrıs’tayken vaktimin çoğu bu masada ve terasta geçiyor çalışırken. Burada da iki alan yarattım kendime, bir tanesi evin içindeki çalışma köşem, diğeri ise teras. Terasta ve açık havada çalışmak burada edindiğim bir alışkanlık, gün geçtikçe de alıştım sanırım bitkiler arasında çalışmaya. Günlük rutin işlerimi hava güzelse terasta yapıyorum ama akşamları yine mutlaka çalışma masamdayım.

Halil Duranay: Çalışma alanın entelektüel üretimini nasıl tetikliyor?

Ulvi Yaman: Anais Nin’in “Fikirlerim genellikle yazı masamda değil, yaşamın ortasında gelir” ve John le Carré’in “Masa, dünyayı görmek için tehlikeli bir yer.” der. Elbette yaşanmışlıkların çok büyük etkisi oluyor yazı veya proje yazarken. Oradan besleniliyor ancak tüm bunların okumalar, izlemelerle harmanlandığı, damıtıldığı, olgunlaşması için zamanının bekletildiği, yıkıldığı, yeniden kurgulandığı yer çalışma masaları/alanları oluyor. Not defterleri, kitaplar, dergiler, cd.ler, plaklarla birlikte nadasa bırakılarak. Her ne üretiyorsak üretelim, ister işle ilgili kapsamlı bir mail, ister proje, ister bir metin, yazıdan ve dilden bahsediyoruz. Dil kişisel ve toplumsal anlamda hem bölücü hem birleştirici olabiliyor. Hindistan’ın 1.500 den fazla dile sahip topluluklarının dil ayaklanmaları ve sadece iki dile sahip Belçika’daki dil ayaklanmalarının bölücü olması gibi ulusal bir kimlik olarak milliyetçi mücadelenin birleştirici bir unsuru da olabiliyor, tıpkı İrlanda’da olduğu gibi. 

William S Burroughs’un “Dil uzaydan gelen bir virüstür” önermesi doğrultusunda dil; bulaşıcı, insanların zihinleri üzerinde sınırlamalar ve kontroller uygulamaya imkan veren, düşünme ve yaratma yeteneğinin dilbilgisi, yazım kuralları ile sınırlı olduğu bir form. Aynı zamanda eleştirilebilecek kamusal bir davranış olarak birini etiketleyebilmek, tanımlayabilmek, zıt kategorilere ayırabilmek için de bir araç. 

Tüm bunlardan hareketle konuya dönecek olursak, yaşanmışlıkların dile ve sonrasında yazıya tezahürü ancak kullanıcının bunları beklettiği, yeniden şekillendirdiği bir mahzen, atölye ile oluyor. Çalışma alanını bu anlamda önemli buluyorum. Yazı da aslında simya gibi insanlığa iki zenginlik vaat ediyor; “sonsuz bir zenginlik ve ölümsüz bir hayat”. O yüzden çalışma alanı aslında bir simyacının laboratuvarından farksız.

6-Çalışma alanındaki en tuhaf şey nedir, neden (obje, kitap, mobilya, resim, fotoğraf ya da kişisel bir şey)

Tuhaf mı bilemeyeceğim ama İstanbul’daki masamda Lenin ve Che büstleri, Özgür Uçkan’dan kalan manga kadın figürü, karga takıntım olduğu için Amsterdam bit pazarından aldığım bir sanatçının karga resmi, ablamın yaptığı karga kağıt ağırlığı ve kargalı çalışma lambam, Çek bir sanatçının yaptığı trompet çalan telden yapılmış cazcı heykelciğini, uzun yıllar önce vefat etmiş çok sevdiğim bir dostumun köseleden yaptığı sigara tablası, bir çok şey sayabilirim.

Kıbrıs’taki çalışma masamda İspanya’dan gelen Don Kişot heykeli, İstanbul Modern Sanatlar Galerisinde yönetim kurulundayken açtığımız bir seramik sergisindeki sanatçılardan birinin altı yaşındaki kızının yaptığı ve motive olması için satın aldığım küçük heykelciği, steampunk bir kafatası heykelini, antika masa üzeri çakmağımı, antika küre dünya haritaları olan kitap tutacaklarını, Orient-Express masa lambasını, Viktorya dönemine ait Laterna Magica ve cam, el boyaması slaytlarını, yine 18.yüz yıla ait kurşun askerleri sayabilirim.

Ama sanırım bu kadar takıntılarla o masalardaki en tuhaf şey ben oluyorum.

7-Çalışma alanındaki en havalı şey nedir, neden? (obje, kitap, mobilya, resim, fotoğraf ya da kişisel bir şey)

Çalışma masamın hemen yanındaki rafta duran Özgür Uçkan’a ait gençlik yıllarından bugüne günlükleri, not defterleri, Türkiye’deki ve Paris’teki not defterleri, mektupları, çocuklarımın çerçeveli fotoğrafları diyebilirim.

8- Çalışma alanında özel bir totemin var mı?

Hayır

9- Çalışma alanında üretirken yinelediğin özel bir ritüelin var mı?

Her şeyden önce filitre kahve ve sigara. İkincisi hiçbir zaman yanımdan ayırmadığım puro kabım, çakmağım ve puro makasım. İyi bir yemekten sonra olduğu gibi, bitirilmiş bir proje, yazı, araştırma da gecenin sonunda bir puroyu hak ediyor yanında malt viskiyle birlikte. Bir diğeri yine her zaman yanımdan ayırmadığım defterim ve deri kalem çantam. Bunlar mutlaka masamın üzerinde olmalı. Hem işlevsel açıdan hem duygusal açıdan, eksik hissetmemek adına. Çocuklarımın resimlerinin olduğu fotoğraf çerçeveleri de mutlaka olmalı. Kafamı kaldırdığımda görmem gerekiyor.  Gerek İstanbul’da gerekse Lefkoşa’da vintage amfim ve kolonlarım var. Bilgisayardan ve/veya bilgisayara bağlı hoparlörlerden hiçbir zaman müzik dinleyemedim. İyi bir caz koleksiyoncusu (kitap, dergi, müzik arşivi) olduğum için çalışırken caz olmazsa olmazlarımdan. Çalışırken çoğu zaman iki üç projeyi ya da yazıyı veya araştırmayı aynı anda yapıyorum. Birine ara verip diğerine odaklanmak sonra bir diğerine geçmek gibi bir döngü benim açımdan körelmeyi önlüyor, monotonluktan uzaklaştırıyor. 

10- İmrendiğiniz başka birine ait bir çalışma alanı var mı varsa kimin ve neden?

Umberto Eco ve Richard Macksey… Nedeni için açıklama yapmaya gerek yok, “google”dan arayıp bakılınca çok net anlaşılacaktır 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz