Sesini Sonuna Kadar Açınız: Serbülent Şengün’den Müzikal Tadında Bir Küreselleşme Öyküsü

0
47

Müziğin sınırları aşmasının bugünkü gibi tek tıkla değil, radyo frekanslarının cızırtıları arasından, kaset doldurma kültüründen ve plakların fiziksel yolculuğundan geçtiği dönemlere gidelim mi birlikte? 70’lerin sonu ve 80’lere?

Parola: Şeydüven. Bir kenara not ediniz. Çünkü az sonra yazarıyla sohbet edeceğim o kategorileştirilmesi zor kitabın içindeki onlarca eğlenceli sözcükten sadece biri o. Hatta belki de size en yüksek sesle kahkahayı attıracak olanı. “Vırınırı mırınırı vırınırı fırınırı…Şeydüven, Şeydüven…Ha, ha, ha, ha Şeydüven, Şeydüven…” Bence buna hemen bir son vermeliyim çünkü bu kadarı bile fazlasıyla “spoiler!”

Kasetlerin deliğine kalem sokup şeridi sarmak, plağın üzerine iğneyi yavaşça bırakmak… Bunlar sadece teknik detaylar değil, biz 70’li yıllarda doğan çocukların şarkılara dokunma biçimiydi.

İşte o günlerden bugüne küreselleşmenin öyküsünü, sıra dışı mizah yeteneğiyle anlatan ve az önce bahsettiğim o yazar: Serbülent Şengün.

Serbülent’le yollarımız ODTÜ ve 90’lı yılların başında henüz bozkır sayılan Ümitköy-Çayyolu semttaşlığı sayesinde kesişti. O ve renkli grubunun “Yazıkırı Sitesi” ve “Devrim Stadyumu” konserlerinin biletsiz onur bacısıydım. Bunun ne kadar büyük bir şans olduğunun her zaman farkındaydım.

Hep çok yönlü, hep insancıl, hep renkli bir dosttu Serbülent. Yıllardır görüşmeseniz de hep orada olduğunu bildiğiniz sıcacık kalplerden… İlk kitabı, o çok sevdiğim İletişim Yayınları’ndan çıktığında en çok sevinenlerden biri de ben oldum. Okuduğumda şöyle geçirdim içimden: “İşte Serbülent tam da böyle bir kitap yazardı!”

Beş yılın sonunda Serbülent ’in yolu Ankara’ya düştü de kitap üzerine yüz yüze konuşma fırsatı bulduk.  O, yola çıktığı andan itibaren inanılmaz bir senkronizasyon başladı. Önce bir buçuk aydır kayıp olan, fellik fellik ararken bakmadık delik bırakmadığım minnacık ses kayıt cihazımı buldum. Sonra buluşma yerimizi kararlaştırdık ve bu sefer de pastanenin adının Felicita olmasıydı bizi gülümseten. Nedenini söyleşiyi okurken anlayacaksınız. Son olarak, teybi kapatıp evlere dağıldığımızda karşıma çıkan ilk Instagram gönderisinin, “49 years ago this song changed music forever” yazısıyla, Donna Summer’ın seslendirdiği o unutulmaz Giorgio Moroder parçası “I Feel Love” olmasıydı. Giorgio Moroder’in Serbülent’in müzik hayatında özel bir yeri vardı.

Sözü daha fazla uzatmadan sorulara geçiyorum.

Hande Fabbro: Serbülentçim, Ankara’na hoş geldin. Sonunda “Sesini Biraz Açabilir miyim” üzerine konuşabileceğiz.

Kitabında son derece sıra dışı bir format görüyoruz. Bir yandan siyasi bir felsefe romanı gibi, bir yandan güçlü mizahi öğeler barındırıyor, derken arkada küreselleşmenin göz kırpışı ve günümüze gelinirken izlediği aşamalar, biraz sosyoloji, biraz spor ve sanat… Bir araya getirilmesi hiç kolay olmayan başlıklar. Bu formata nasıl karar verdin?

Serbülent Şengün: Kitaba başlarken bir müzikal tadında olmasını istiyordum. “Ama nasıl?” diye düşünürken bir fikir geldi aklıma. QR kodu kullanacaktım. Bu, kitap basımında o zamana kadar kullanılmış bir yöntem değildi -en azından Türkiye’de-. Okuru QR kodu ile şarkıya yönlendiririm, hikâye akarken arkadan o müzik de gelir, böylece onlar için de farklı bir deneyim olur, diye düşündüm. Bir film sahnesindeki arka plan müziği gibi düşün.

Hande Fabbro: Okurken kendimi sinema koltuğundaymış gibi hissettim zaten. “Pür keyif” bir deneyimdi benim için.

Serbülent Şengün: Bir de şu var. Kitaptaki olaylar tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi akıyor. Hani çocukluğa dair ilk hatıralarımız fotoğraflar gibi kare kare belirir ya zihnimizde! Kısa kesitlerle başlayıp, ilerledikçe birer kısa video halini alır ya, Instagram reelsleri gibi…Büyüdükçe her şey biraz daha filmselleşir sonra birer kısa film halini alır hani. Bunun bir adı varmış hatta. Geçenlerde bir kitapta rastlamıştım, Karl Mannheim’ın “Kritik yaşlar hipotezi”. Belli bir yaş aralığında yaşanan ve tesir edici tüm durumlar, kişinin geri kalan hayatını daha fazla etkiliyormuş. Olayların belleğimizde yer etme şekli, onları yaşadığımız yaşla yakından bağlantılıymış. İşte onu yansıtmak istedim.

Hande Fabbro: Harika bir ek bilgi.

Kitabının kapağı da çok anlamlı. Dünya haritalı analog ses açma düğmesi, anlattığın dönemin estetiğine doğrudan bir gönderme. Bugünün gençleri bu düğmeyi belki de hiç görmediler.😊 Küreselleşmeyi müzik üzerinden anlatmak nereden aklına geldi? Müzik bu süreçte neden bu kadar önemli?

Serbülent Şengün: Hikâyemde, hayat akarken müziğin de onun beraberinde akmasının kıymetini aktarabileceğim, en vakıf olduğum dönem orasıydı. Doğal eğilimimin olduğu alan da müzikti. Sen olsan belki bunu renklerle, desenlerle anlatmayı seçerdin. Otuz yaş sonrasını anlatmayı da seçebilirdim örneğin, ama oradaki kişisel gözlemlerim daha yavan olurdu. Çünkü aynı ev, benzer işler etrafında dönen daha oturmuş bir düzen söz konusuydu. Çocukluğumdakine benzer bir renklilik, farklı renkler, keskin dönüşler, keskin toplumsal değişimler yoktu işin içinde.

Müziğin süreçteki önemi meselesine gelince… Bilirsin, küreselleşmeyi anlatırken, özellikle endüstriyelleşme ve seri üretim açısından, Ford otomobilleri örneği verilirdi hep. Halbuki yaşamlarımıza müzik kadar nüfuz eden çok az şey vardır. Küreselleşmeye müzik kadar tesir eden de… Neden mi? Bir otomobili pazarlarken veya piyasaya bir walkman sürerken, satış miktarlarını az çok öngörebilirsin, pazarlama politikalarını buna göre düzenleyebilirsin. Ama müzik öyle bir şey değil. Tamamen duygularla ilgili ve bu yüzden de nasıl ve nereye kadar yayılabileceğini önceden tahmin etmek çok zor.  Donna Summer’ın “disko müziğini yeniden tanımlayan” parçası I Feel Love, Almanya’da kaydedilmişti örneğin,  prodüktörü ve bestecisi Giorgio Moroder İtalyan’dı. Ama şarkı dünyaya büyük bir hızla yayıldı ve bugün hala dinleniyor. Halbuki o şarkıyla aynı dönemde çıkan eşyalardan, otomobillerden, televizyonlardan şimdi eser yok. Müzik hem hayatlarımıza daha uzun süre temas ediyor hem de bize o temas noktalarına geri dönme şansı veriyor. I Feel Love son kez çalana kadar yaşayacak, tıpkı bizim de adımızı anacak son insan ölene dek yaşayacağımız gibi. Bugün bambaşka bir hikâyeye temas ederek bambaşka bir anlam da kazanabilir o şarkı. Müzik bu açıdan çok kıymetli.

Hande Fabbro: Müziğin böyle bir büyüsü var gerçekten.

Serbülent Şengün: Düşünsene, Maradona bile maç bittikten sonra yok hükmünde. Unutuluyor. Dünyanın en iddialı markasının en iddialı ürününü getir, birkaç yıl ömrü var. Ama müzik öyle değil.

Hande Fabbro: Merak ettiğim bir başka konu daha var. Televizyon yayınlarının hala siyah beyaz yapıldığı, renkleri ancak gerçek yaşamda görebildiğimiz ve gıpgri bir Ankara’dan, yayınların renkli yapıldığı, Abba’lı ve disko toplu rengarenk ve pırıltılı bir yaşama gidiyorsun. İsveç’e… Bir çocuk böyle bir değişim karşısında neleri, nasıl algılar?

Serbülent Şengün: Ailenin ve mahallenin insanlarının belli bir yaşam biçimi olduğunu, gittiğin yerdeyse bundan farklı bir biçimde yaşandığını anlıyorsun. Alışagelmiş olduğun giyinme biçiminin ve renklerin dışında bir yere gittiğini… O dönemde küresel ögelerin yayılma hızı daha yavaştı. Ülke değiştirmeden nelerin daha çok nelerin daha az yayıldığını görme şansın yoktu. Ha belki İstanbul’un bazı mahallerinde vardı bir renklilik, ama Ankara hâlâ renksiz bir şehirdi. Küçük bir çocuk olarak, küresel kültür ögelerinin biraz daha fazla sirayet ettiği bir coğrafyaya gittiğimi fark ediyordum tabii.

Hande Fabbro: Peki renkleri hüzün veya neşeyle bağdaştırabilir mi o yaşta bir çocuk? Veya bu zıtlığı nasıl yorumlar?

Serbülent Şengün: Evet, pasparlak disko topları, rengârenk kıyafetler, pembe saçlı Punkçı abiler ve ablalar görüyorsun. Bunlar belki de yeniydi benim için. Ancak hüzün de var, o coğrafyada da var. Abba’nın müziğindeki o sonsuz neşenin içinde bile hüzün vardır. Bir yerlerde saklanmış haldedir ama vardır, sezinliyorsun bunu.  “İskandinav melankolisi” dediğimiz şeyi bilirsin. Kuzey ışığının solgunluğu, erken kararan günler, uzun kışlar…

Geçenlerde ilginç bir an yaşadım bu konuyla ilgili. Kızım Spotify’dan enstrümental bir parça paylaştı benimle. İsveçli sanatçı Merit Hemmingson’ın 1973’te yaptığı bir parçaymış bu. Gayet de neşeli bir melodi. Biraz araştırdım. Meğer İsveç halk müziğinde düğün alayının kiliseye yürürken veya düğün alanına girerken kullandığı, her bölgeye özgü geleneksel marşları bulunurmuş ve bu parça da İsveç kültüründe çok popüler bir gelenek olan “Brudmarsch” (Gelin/Düğün Marşı) temalı bir parçaymış. Sanatçı, kendi doğum yeri olan Jämtland bölgesine ait bu geleneksel marşı, modern ritimlerle harmanlayarak Jämtländsk Brudmarsch ’73 adıyla plak olarak basmış ve büyük bir başarı yakalamış. Bizdeki “Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar” türküsünü düşün. Hani kına gecesinde kadınlar gelinin etrafında dönerken bir yandan söyler bir yandan ağlar bir yandan oynarlar ya, biraz onun gibi. O dönemlerde ülkemizin radyolarında çalan Nilüfer, Sezen Aksu, Timur Selçuk parçalarını hatırla…Hep bir melankoli görürsün. Tabii bir çocuk olarak bunun tam sebebini ayırt etmem zor. Çünkü o dönem ailede kardeşimin hastalığı sebebiyle ev zaten hüzünlü. Bir de Türkiye’de, vurulan gençler sebebiyle yaşadığımız bir hüzün var.  O hüznü bertaraf etmeye disko topları bile yetmiyor. Ama kodlanmış bir melankoli olduğunu hissedebiliyorsun.

Hande Fabbro: Arabeskin altın çağı olan 80’ler geliyor sonra.

Serbülent Şengün: Hem de nasıl! O ölüp bitmeler, o mahvolmalar… Paramparça oluyorduk… Türk sanat müziğinde bile sözler ağdalıydı. Sadece “Seni seviyorum” demek yetmiyordu, eriyorduk, kahroluyorduk. Sonra birileri omuzlarımızdan sarsıp, “N’oluyor, sakin ol oğlum, o kadar da değil, abartma artık,” deme gereği duruyordu sanki.

Hande Fabbro: Öğrenciliğindeki uzun saçlı ve at kuyruklu halini hatırladığımda, seni o modda hayal edemiyorum 😊 Şaka bir yana, güncel pop kültürümüz ve Teoman’ın “Paramparça” olmasıyla aynı şey değildi sanki bu.

Serbülent Şengün: Kesinlikle değildi.

Hande Fabbro: Ne değişti?

Serbülent Şengün: Kentin yapısı değişti. Eskiden köyden kente göç olduğunda, daha rahat içine alan bir yapı vardı, geleni ‘kentli’ yapardı, en azından bir yere kadar. Tek kanallı yayın, devletin kontrolündeki kültür üretimine maruz kalıyorduk. Acıyı sevinci ortak yaşıyor, birlikte paramparça oluyorduk. Şimdi öyle değil. Kentler artık içine almamaya başladı. Post modernist anlatıyla bilgi önemsizleşti, sosyal medya çağında popülarite önem kazandı. Kent aynı kent değil, ülke aynı ülke değil, insanlar ve toplum aynı değil. Kolektif olarak paramparça değiliz artık, sadece Teoman paramparça. Biz bunu bilmekle yetiniyoruz. 80’ler öncesi tahayyüllerimiz daha toplumsaldı. Şimdi daha bireysel.

Hande Fabbro: Müzik toplumun kendini hayal etme biçimine eskisi kadar nüfuz etmiyor mu artık?

Serbülent Şengün: Burada gözden kaçırmamamız gereken bir noktaya var, o da teknoloji. Bir örnekle ilerlemek istiyorum. Talking Heads’in kurucusu David Byrne’ın “How Music Works” isimli bir kitabı var. Orada şunu anlatır. Aslında mimari, daha büyük konser salonları yapana kadar, klasik müzikte orkestrasyon sınırlanmış durumdaydı. Ne zamanki mimari olarak daha büyük salonlar inşa edildi, o zaman işte Mozart o kadar enstrümanı içeri alma imkânı buldu. Bach zaten Mozart’ın yaptığını teknik olarak yapamazdı, mimari ona müsait değildi. Müzik daima teknik imkanlara paralel gelişir. Bugünün dünyasına geldiğimizde birkaç şey görüyoruz. Dijital olarak üretim süreçleri çok başka yere gitti, bireysel imkanlar çoğaldı. Dağıtım süreçleri çok değişti. Eskiden üretilen müzik bir şekilde plaklara, kasetlere daha sonra da CD’lere basılıyordu. Bu elle tutulabilir ürünler mağazalarda alıcısını bekliyordu. Ürünün kendisinin kapasitesi (45’lik plak hariç) genelde 8-12 şarkı alabilecek bir yapıda olduğu için üretici olan müzisyenler de bir şarkıdan ziyade bir albüm yapmak için çaba harcıyorlardı. Bu da üretilen ürünü bir kısa hikâyeden ziyade bir hikâyeler kitabı olarak kurgulamayı gerektiriyordu. Bu manada popüler müziğin formatı böyle bir sanatsallığı zorluyordu. Müziğin bir ürünle değil ama dijital olarak dağıtıma başlaması ve “streaming”e geçmemizle, sanatın bu formunda bir değişim de kendiliğinden geldi. Artık albüm yapmak çok ekstra bir uğraş olarak gözükebilir. Temel hedef daha çok “stream” edilecek bir adet şarkı olabilir. Bu da ticari kaygının (ki her zaman vardı o ayrı), sanatsal kaygının çok önüne geçmesi anlamına geliyor.

Hande Fabbro: Müziğin bıraktığı tat da etkilendi sanki bundan. Lezzeti kayboldu. Sanki “şefin tabağı” gitti, sürekli aynı baharatlara maruz kaldığımız standart bir reçete oluştu.

Serbülent Şengün: Tam da öyle. Bu bir çay kaşığı şu baharat, bir tatlı kaşığı bu baharat gibi standart bir formüle dönmemeli bu iş. Örneğin tüm ağaçların aynı boyda olduğu bir düzen göremezsin, doğa böyle değil. Görürsen şüphe edersin, suniliği hemen sezersin. Sanatta da böyledir. Kompozisyonu anlamlı kılan şey boşluklardır. Boşluklar olmayınca bir yığınla baş başa kalırsın. Müzikte de cıngılvari parçalar o boşlukları kaldırdı ve bir bakmışız, yavan bir tatla baş başayız.

Hande Fabbro: Peki son dönemde çok ‘lezzetli’ bulduğun bir örnek var mı? O yavanlıktan sıyrılmayı başarmış?

Serbülent Şengün: Var. Royal & The Serpent’ten Overwhelmed. 

Çok mu günün müziği? Hayır. Ama samimi. Müzik ve sözler çok uyumlu. Bu zaman dilimi içinde yapılmış, bu zamanın kurgularına çok uygun, ama bir yandan da bana çok hitap eden bir parça.

Hande Fabbro: Hemen not edildi. Bu arada, Giorgio Moroder’den sıklıkla bahsediyorsun kitabında. Sende özel bir yeri olduğu belli.

Serbülent Şengün: Müzik dünyasını derinden etkileyen bir müzisyendir bana göre. Disko müziğini yeniden tanımlamıştır. Onu, Donna Summer için yaptığı “I Feel Love” parçasıyla tanımıştık. Daft Punk’ın “Giorgio by Moroder” parçası da onun için yazılmıştır. Bu parçanın önemi, deneysel bir çalışma olmasında. Grup, hiçbir enstrüman kullanmadan sadece synthesizer etrafında bir parça yapabilir miyiz diye soruyor ve “bip bip bip” diye devam eden bir ana ritim etrafında, sadece klavyeyle yapılmış bir parça çıkıyor ortaya. Altını bir kez daha çizmek isterim. Bu gelişmelerin hiçbirini teknolojik imkânlardan bağımsız düşünemeyiz, Giorgio’nun müzik yaptığı dönemin imkanlarını veya Daft Punk’ın imkânlarını, şimdi de evinde kayıt yapabilme kolaylığını… Bunların hiçbirini teknolojiden bağımsız düşünemeyiz. Şimdiki sancılarımız daha farklı, “yapay zekâ” gibi.

Hande Fabbro: Yapay zekânın ne gibi sancılar doğurduğunu düşünüyorsun?

Serbülent Şengün: Bunu ben sancı olarak tanımlıyorum tabii. Bugün satın aldığın uygun bir programla, tanımlanmış bir müziği evinin konforunda üretmek çok kolay. Yapay zekâya sadece, “Bana 90’lar müziğini andıran, şu sözler etrafında dönen bir parça yaz,” diyorsun, yapıveriyor. Youtube buna benzer örneklerle dolu, rastlamışsındır. “Coffee House Jazz”, yok efendim “AI Covers” listeleri vb. Klişe ve sıkıcı bence, ama tüketilebilir mi, evet. Hepsinden öte yarattığı asıl sorun, gerçek müzik üreticilerine yönelik. Az önce belirttiğim gibi, sistemdeki paranın dijital ortamdaki dinlenme oranlarına göre dağıtılması, bu sanatçıların eserlerini arka plana atabiliyor. Çünkü pek çok kişi çalışırken arka planda bir şeyler dinliyor. Bunun yapay zekâ tarafından üretilip üretilmemesinin pek bir önemi yok. Öyle denk geliyor diyelim.

Hande Fabbro: Böylece kitabında anlatmadığın bölümler de eklemiş olduk buraya, ne keyifli oldu. Bir de bu röportaja hazırlanırken ilginç eşleşmeler olmadı mı? Örneğin şu an oturduğumuz pastanenin adı ‘Felicita’ olması? Bu parçanın bizim jenerasyon için özel bir anlamı var. Kitabında da bahsediyorsun zaten.

Serbülent Şengün: Hoş bir tesadüf oldu gerçekten, gülümsetti beni. Kitapta da bahsetmiştim. 1982 yılının Sanremo Müzik Festivali’nde herkes ‘Felicita ’nın kazanmasını beklerken, Riccardo Fogli’nin ‘Storie di tutti i giorni’ şarkısının birinciliği alması sürpriz olmuştu,  Aynı yılın FİFA Dünya Kupası’nı ise İtalya kazanmıştı. Al Bano- Romina Power çifti her ne kadar İtalyan olsa da, ben Felicita şarkısını kupanın Brezilya’sına benzetmiştim. Belki birinci olamamışlardı ama tıpkı Brezilya gibi, dansı, neşeyi, ümidi ve mutluluğu çağrıştırıyordu bu şarkı. Hâlâ da aklıma geldikçe dinlerim. “Dur bir ‘Felicita’yı açayım dediğim çok olmuştur.

Hande Fabbro: 😊 Uzun bir süre, marş gibi hepimizin diline dolanmıştı zaten.

Peki Serbülent, kitabında bir cümlen var: “Artık ben de bir çok yere ait olup hiçbir yere tam olarak ait olamayacaktım.” Oldukça güçlü ama bir yandan da bir çocuğun boyunu aşan bir duygu gibi durmuyor mu bu?

Serbülent Şengün: Tabii şimdi Türkiye gibi çoğunluğun kara saçlı, kara tenli olduğu bir ülkeden, neredeyse tüm kafaların sapsarı olduğu bir ülkeye gidiyorsun. Bir farklılık olduğu çok açık. Ancak bunun sadece saç rengiyle sınırlı bir farklılık olmadığını, yaşam tarzlarımızın, düşünce biçimlerimizin de farklı olduğunu anlamak çarpıcı bir deneyim o yaşta bir çocuk için. İşte orada anlıyorsun; “Haaa, demek ki Türk olmak başka bir şey.” Herkesin aynı olmadığının farkına ilk kez varıyorsun. Buna ilişkin bir anım da var. Henüz okula gitmiyorken, adını  “Schwartzkelle” olarak anımsadığım, bir film izlemiştim ve çok etkilenmiştim.

Hande Fabbro: Evet, kitabında bahsetmişsin ve ben filmi çok merak edip araştırdım. İsveçli yönetmen Barbro Karabuda’nın çektiği, 1981 yapımı bir TV filmi imiş. (https://mubi.com/tr/tr/films/svartskallen) Zülfü Livaneli’nin Arafat’ta Bir Çocuk adlı romanından uyarlanmış.

Serbülent Şengün: Bunun peşine düşmen inanılmaz gerçekten. Film, İsveç’e uyum sağlamaya çalışan Türk -bir başka deyişle ‘kara kafa’-bir çocuğun hikâyesini anlatıyor.

Hande Fabbro: Neydi seni asıl etkileyen? Anımsıyor musun?

Serbülent Şengün: Hep diyorum insan kendi ülkesinden çıkmadan nereli olduğunu gerçekten bilmiyor aslında. Ben Türk olduğumu Türkiye’den çıkınca gerçekten anladım. Belki bir çocuk olarak farklı bir ülkede benim de farklı olduğumun anlıyordum ama yerine tam oturmayan bir şeyler vardı. “Kara Kafalılık” bu anlamda tam da bir çocuğun da anlayabileceği basit bir tanımdı. Bir sürü sarı kafanın arasında ben de kara kafalıydım, tam da buymuş meğerse tanımlayamadığım şey gibi bir etki. Bazen biri parmağını üzerine basıp gösterene kadar kâğıtta ne yazdığını okuyamamış oluyorsun ya, onun gibi bir etki.

Hande Fabbro: Yaşadığın bu “göç” deneyimleri, hayatının genelini nasıl etkiledi? Çocuk yetiştirme biçimini örneğin, ya da iş hayatındaki ilişkilerini?

Serbülent Şengün: Buna tam da göç denemez Handecim. Çünkü orada geçici bir süre için bulunduğunu biliyorsun. Ama bu durumun yaşamımda şöyle bir yansıması oldu; evim, barkım, oturmuş bir düzenim olduğu dönemlerde bile, girdiğim her yerde “Ben buradan ne zaman çıkarım, bir sonraki yerim neresi?” diye sorarken buldum kendimi.

İlişkilerimdeyse, ister çocuğumla veya ailemle ister iş hayatında olsun, empati duygumu çok geliştirdi. Başka çarem yoktu zaten, yaşamımı güvenle sürdürebilmem buna bağlıydı.

Hande Fabbro: Peki, babanın görevi sebebiyle farklı ülkelerde yaşamayı sürdüreceksin bir süreliğine ama iki buçuk yıl aradan sonra, 1981 yılında ülkene döndüğünde sana en çok neler farklı gelmişti sana? İsveç’e bir özlem hissetmiş miydin? Veya ülkende farklı olsaydı dediğin neler var?

Serbülent Şengün: Erişebildiklerimiz farklıydı, bunu görüyordum. O zaman Türkiye’de ithal ürünler yoktu örneğin, çeşitlilik daha azdı. Bir çocuk gözüyle söylemem gerekirse, çikolatalar, şekerlemeler, oyuncaklar… Bunların daha çok olmasını istiyorsun, çocuksun nihayetinde.

Hande Fabbro: İsveç’teyken ülkene dair ilk özlediğin şeyi hatırlıyor musun?

Serbülent Şengün: Çok iyi hatırlıyorum hem de! Tipitip’i özlemiştim. 😊))

Düşünsene, envai çeşit sakızın satıldığı bir memlekettesin ve teyzenden sana Tipitip göndermesini istiyorsun.

Hande Fabbro: Ama hepimizin ortak paydasıydı o “Tipitip”! 😊)) Ben bir de hem daha fazla karikatür okumak hem de ağzımda şekeri kaçan teki yalnız kalmasın diye ikişer üçer çiğnerdim o sakızı, pabuç kadar olurdu. Kitabında dediğin gibi, ‘çocuk olma paydasında buluşuyorduk” belki de. 😊) Böyle bakınca kitabının her satırı öyle kıymetli ve hala sorulacak o kadar çok sorum var ki… Ancak konu çok uzun ve söyleşiyi bir yerde sonlandırmak zorundayım. Eminim okurlarımızın aklına da onlarcası gelecektir. Ama şu soruyu sormadan seni bırakmayacağım. Bir kafede oturuyorsun. Köşedeki masada oturan kişinin elinde kitabın var. Bitirmek üzere. Birkaç dakika sonra bu kişi kahvesinden bir yudum alıyor ve kitabını kapatıyor. Yüzünde nasıl bir ifade olsun, neler düşünsün istersin?

Serbülent Şengün: “Umarim beğenmiştir” diye geçiririm içimden, çok doğal, çok egosal olarak. Ben bu insanın bir miktar parasını, biraz da zamanını almışım. Buna değdiğini düşünmesini isterim. “Aaaa bak, adamın biri kendi özgün hikâyesini anlatmış, ben de hikâyemi anlatsam ne güzel olmaz mı?” demesini, kendi hikâyesinin önemini hissetmesini çok isterim. Çünkü hiçbirimizin hikâyesi bir diğerinden daha eksik ya da daha fazla değil. Daha değerli veya daha değersiz de değil. Her biri biricik. Umarım kitabım herkese kendi hikâyesini yazmak için ilham verir.

Hande Fabbro: Serbülent, çok teşekkür ederim sana. Müziği sadece bir eğlence aracı değil; politik, toplumsal ve kültürel bir hafıza mekânı olarak baştan ele alan, yanına sporu, sanatı, modayı, tasarımı, siyaseti, sosyolojiyi de ekleyerek adeta mizahi bir “müzikal” kitabıyla bizleri buluşturduğun için, okurlarımız adına da teşekkür ederim. Kalemin ve yüreğin sesini hiç kısmasın.

Bir sohbetimizde şöyle demişti Serbülent:

“İnsani zenginliğime maddi zenginliğimden çok daha fazla önem verdiğim için hikâyelere önem veriyorum. Kendi hikâyelerimi anlatmayı sevdiğim kadar insanların bana hikâyelerini anlatmasına da bayılıyorum. Hepsi beni yakından ilgilendiriyor, en sıradan görünenleri bile…Yarın bir gün kimse hangi marka arabaya bindiğinizi hatırlamayacak, hikâyenizden akanları hatırlayacak.”

Sözlerini hayata geçirmiş sahici bir dostun varlığına şükranla…

Çocukluk anılarınıza, düşlerinize, hikayelerinize bin bir selamla…   

Önceki İçerikInterstellar Space: Coltrane’in Son İki Yılı
Ankara Atatürk Anadolu Lisesi ve ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nü bitirdi. Kurumsal hayata Tepe Holding bünyesinde, iç mimar ve ürün tasarımcısı olarak atıldı. Ürün ve mekân tasarımları yaparken bir yandan da modayla ilgilendi ve yarışmalara katıldı. Aldığı derecelerle yönünü modaya çevirdi. Ankara, İstanbul ve Fransa’nın Nice şehrindeki çeşitli firmalar için koleksiyonlar hazırladı ve uluslararası fuarlarda sergiledi. Bir yandan da yerel gazeteler için moda yazıları hazırladı ve röportajlar yaptı. Hande Fabbro 2021 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde “Gazetecilik” okumaya başladı. 2017 yılından beri kurumsal iletişim ve perakende yöneticiliği alanında çalışırken, tasarımda etik ve sürdürülebilirlik, mutlu ve pozitif yönetim modelleri başlıklarına özel olarak eğiliyor. Siyasal felsefe alanında üç eser çevirisi bulunan Hande Fabbro, İngilizce, Fransızca ve orta derecede İtalyanca biliyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz