Ama
Alım alsa morum da menekşe
Mavim çivit
Yeşilim zümrüt
Sarım bozkırdan
Camgöbeğim Akdeniz
Turuncudur tepemizde güneşimiz
Ya hep beraber ya hiçbirimiz
Kim kötüdür, kim iyi? Kim bilecek? İyilik ve kötülük görece midir? Hiçbir sorunun cevabı bu kadar net olamaz aslında; Neden sorusunu sormayan ve buna cevap aramayanlar kötüdür. Geri kalan herkes iyi… Çünkü insan hayatının, doğanın ana sorusudur “Neden?”
Yok canım, o kadar basit mi? O kadar ama basit değil. Neden sorusunu sorabilmek için eğitilmek gerek. Yani düşünebilmek… Neden sorusuna verdiğiniz tek cevap yeterli değil. Verdiğiniz cevaba da “neden” diye sormalısınız. Ona verdiğiniz cevaba da “neden” sorusunu sormanız gerek. O verdiğiniz cevaba da “neden” diye sormalısınız. Bu böyle uzar gider… Ta ki cevabınıza soru soramayıncaya kadar…
Örnekleyelim mi?
Güçlü olmak istiyorum.
Neden?
Ezilmemek için?
Neden ezilmek istemiyorsun?
Acı duymak istemiyorum?
Neden acı duymak istemiyorsun?
Acı hissettiğimde doğru düşünemiyorum.
Neden doğru düşünmek istiyorsun?
Doğru davranmak için.
Doğru davranmak neden önemli?
İnsan olabilmek için.
İnsan olabilmek neden önemli?
Hayatın düzeni için.
Hayatın düzenli olması neden önemli?
Çünkü kaos ortamında haksızlık olur.
Haksızlık olmaması neden önemli?
Acı çekmemem için.
Acı çekmemek neden önemli…
Bakın son soruda başa döndük. Zira tüm canlıların ana problemi acı duymamak üzere kurulmuştur. Yaralanır, acı çeker. Aç kalırsa acı çeker. Baskı altındaysa acı çeker. Sevdiklerini kaybederse acı çeker. Haksızlığa uğrarsa acı çeker. Ve düşünen insan acı duymamak için dünyayı yaşanabilir hale getirmek ister. Düşünen insan kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarıyla bir görür. Çünkü neden sorusunu soran düşünen insan, paçasına pislik bulaştığında yürüdüğü yolun pis olduğunu görüp yolu temizlemeye çalışır. Düşünen insan “Aman yol pis olabilir, eve gider yıkarım pantolonumu, bana ne başkalarının paçasındaki pislikten” demez. Zira düşünen insan yol pis oldukça sürekli pantolon yıkamak zorunda kalacağını öngörür.
İşte kötü, kendi paçasındaki pisliği yıkamakla meşgul fikirsizlere denir. İyi de yolu temizlemeye çalışanlara…
Bunları kim iddia ediyor? Ben, yani Özgür… Kadın, erkek ya da lubunya olmam önemli değil. Benim adım Özgür. Çünkü o bana Özgür dedi. Zaten kendimi özgür hissediyorum. Bu zalim dünyada, bu adaletsiz ülkede kendini nasıl özgür hissedebiliyorsun? diye sormayın. “Özgürlük zorunluluğun kavranmasıdır” demiş Engels. Bunu içselleştirebilirseniz hapishanede bile özgürsünüz.
Neyse konumuza dönelim. Geçen ay çok gecikmekle birlikte bir kitap okudum ve okurken de sonrasında da beni hayli düşündürdü. Kuşkusuz okuduğum her kitapta başka başka şeyler düşünür ve mutlaka kendimi geliştirecek şeyler bulurum ama bu kitap her cümlesinde yaşadığımız hayatı sorgulatıyordu. Nooldu? Das Capital mi okudun? Yok! Ama tam da bizi Marx’ın hayatı açıkladığı yere getiren bir kitaptı. İyilerle kötülerin, ezenlerle ezilenlerin kavgasına yani… Abartma! Abartmıyorum! Siz de okuyun… Yazının başlığı sizi zaten sevgili İrfan Değirmenci’ye götürmüştür. Onun yazdığını duymadıysanız şimdi öğrenmiş oldunuz. Gelin şu kitabı biraz karıştıralım…
Kitabın elli sekizinci sayfasında 2010 yılında Bursa’da katledilen trans kadın İrem Okan’ın annesinin, çocuğunun cenazesinde herkesin gözünün içine bakarak “Koskoca dünyaya bir benim çocuğumu mu sığdıramadılar?” diye feryat ettiği yazıyordu. Bu kaya gibi ağır soru, cevabı da kitabın özünü de haykırıyordu aslında. “Ekmek herkese yetecekti aslında. Tarlaya karga dadandı, ambara fare, fırına hırsız, memlekete harami” sözündeki gerçek, dünyanın düştüğü bu vahşiliğe işaret ediyor. Dünyaya hâkim olmuş ve bu vahşeti elinin ulaştığı her yere bulaştırmış haramiler “Koskoca dünyaya” biz ezilenleri sığdıramıyorlar. Bence zaten sığmadığımızdan değil, onlara boyun eğmediğimiz ve onların bizleri ezmesini kabul etmediğimiz için tepeden örülüyor bu saldırganlık. Bu nedenle başkaldıranlar, mücadele eden işçiler, hakkını arayanlar öteki ilan ediliyorlar. Ama şu sıralar baş eğmeyen, saklanmayan, açıkça “Biz de varız” diyen lubunyalar daha öteki… O kadar ki katledildiklerinde bile suçlu onlar! Çünkü istiyorlar ki ezilmeye ses çıkarmayan köleler olsunlar, ömürlerini gizlenerek, kaçak göçek hiç yoklarmış gibi tüketsinler. Çünkü onlar beyaz sarayın ve cümle sarayların sofrasına oturmayan lubunyalar…
Epstein sapıklığının içinde Amerikan yöneticilerinin, kraliyet mensuplarının olduğu; tarikatlarda erkek çocuklarına tecavüz edildiği ve üstünün kapatıldığı; kiliselerde küçük yaşta çocuklarının istismarının görmezden gelindiği gerçeği şurada dururken kimse bizi, yöneticilerin ahlak ya da toplumun iyiliği için lubunyalığın yasaklandığına, toplumun düzeni için cahilleri lubunyalara karşı kışkırttıklarına ikna edemez.
Nitekim kitabın yetmişinci sayfasında işin doğrusu iki paragrafta anlatılmış. “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser. Bir zaman destek verir göründüğü, onur yürüyüşlerine gidip banka reklamı verdiği LGBTİ hareketi şimdi başına beladır neo conların ve dahi neo liboşların. LGBTİ hareketi Gazze’deki soykırıma sessiz kalmaz mesela. İnsanca ve insanlık dışı ayrımı var. Irkçılık ve ırkçılık karşıtı olmak var. Soykırım ve soykırımla mücadele var.”
Neo conları ve neo liboşları yani servet ve güç hırsı olanları, dünyayı yöneten manyakları kendi mantıkları içinde anlarım. Zira servetlerini güçlerini kötülük olmadan, dinbazlık yapmadan kuramaz ve koruyamazlar. Ama yoksullukla boğuşan, işsiz, aşsız yaşamaya çalışan, tarlada, fabrikalarda, en zor işlerde ezim ezim ezilen insanların bu liboşların sözleriyle lubunyalara saldırmalarını anlamakta zorluk çekiyorum. İşsizliğinin, açlığının, yoksulluğunun, ayakçılığının; dünyadaki savaşların, kaynakların tüketilmesinin, kıtlığın, baskının sorumlusu lubunyalar değil. Olması da mümkün değil. Bence bu gerçeği eşek gibi biliyorlar da cehaletin kötülüğü ve korkaklık faturayı sorumlulara kesmeyi engelliyor, iyilerden olmak varken kötülüğün zulmeden eli oluyorlar.
Kitabı okurken çok yerde öyle canım acıdı, öyle çok soru sordum ki kendime. En çok da neden sorusunu… Kitabın son sayfalarını dolmuşta okudum. Dolmuştan indiğimde bitmemişti. Gideceğim yere yürürken okudum son sayfayı heyecanla. Sorular soruları kovaladı… Ne hakla dedim ne hakla bir insana bu kitabı yazdırırsınız? Ne hakla bir insanı yönelimini sayfalarca açıklamak zorunda bırakırsınız? Kötülük hep böyle mi gidecek? Yayılacak mı duracak mı? Bence bu soruların cevapları, biz iyilerin ellerinde… Şimdi bu yazıyı okuyan iyi insanlara soruyorum. Hangimizin umudu değil ki bir sabah iyilerin kazanacağı? Ama sessiz iyilerden olacaksak, seyirci kalıp iyiliğin kazanması için yalnızca içimizden söyleneceksek bu, kötülüğün ortağı olmak değil midir?
Son soruyu da kitabın yazarına sorayım. Şu kötülüğün yayıldığı günlerde nasıl iyilerin kazanacağı hayalini kurabildin İrfan? Anlattıklarınla kimi sayfada ağlatıp, kimi sayfada nasıl tatlı tatlı gülümsetebildin? Nasıl böyle insan kaldın?

