“Bakma bana öyle Muzaffer Abi, ben insanlardan anlamıyorum. Yani anlamadığımı kabullendim… Üstelik yıllarca o zanla yaşamışım ya, buna içerliyorum. Kimi zaman kendimi düpedüz bir salak gibi hissediyorum. Eh öyle mürekkep yalamışlık çözmüyor her şeyi. Neden öyle yapmışlarmış, niçin öyle düşünüyorlarmış? Ne bileyim… Yani öngörülerim var tabi ama böylesi bir düzende hepsi hikâye… Artık nedenini de niçinini de sorgulamıyorum. Hesap kitap ilişkilerin hâkim olduğu şu hayatta, dönem insanıyla aramdaki mesafeyi açıkça görebiliyorum.
İnan bana, mesela şu çay tabağının nereden geldiğini sor, anlatayım. Ama artık aklın ev sahibi olmadığı şu insanları sorma…”
“Nereden geliyormuş o çay tabağı yahu? Merak ettim şimdi.”
“Acem tabağı bu… Bilmiyor musun?”
“Ne Acemi?”
“Nefis bir İran işi… Gerçekten de bilmiyor musun?”
“Yo bilmiyorum…”
“Farsça’da ‘nalbeki’ deniyor buna. Çay altlığı demek. Hikayesi ta on beşinci yüzyıla dayanıyor.”
“Yapma ya, bir yaşıma daha girdim…”
“Ne garip değil mi? Hayatın içinde dikkat çekmeyen, basit gibi görünen ama derin anlamlar barındıran ne çok şey var… Şu ortasındaki çiçek benzeri deseni görüyor musun? Beş yapraklı gibi. Bak şu… Ona penç deniyor. Süsleme sanatında beş yapraklı çiçek motiflerine penç denirmiş… Penç, Farsça beş demek… Bizim buralara 19. yüzyılda gelmiş. Tabi Anadolu burası, etkilenmemesi mümkün mü? Tasarıma eklemeler olmuş, sonunda bu hali almış.
Sıradan bir tabak dersin öyle dışarıdan bakınca. Ama işte öyle değil… Bana göre buralarda hiçbir şey sıradan değil ya… Mesela o penç denilen çiçek motifi dengeyi simgeliyor. Tabağın kenarındaki şu yedi kırmızı blok haftanın yedi günü veya bizdeki inançlara göre yedi kat göğe işaret ediyor. Bir de Anadolu’da kadınların elleri, parmakları kınalıdır, bilirsin. Kırmızı da onu simgeliyor. Nasıl ama? Hayat göründüğünden daha derin duygular, hisler taşıyormuş, değil mi?”
“Bak adamların çay tabağı bile hangi yüzyıla ait, neler anlatıyor, dürzü gelmiş bir gecede medeniyetinizi yok edeceğim diye konuşuyor…”
“Konuşurlar Muzaffer Abi, konuşurlar. Gücü gücü yetene. Öyle bir devirdeyiz…”
“Yetmedi ama.”
“Yetmez tabi, üstelik yemez. Koca İran medeniyeti bu… Çok şeyi göze almaları gerekir. Biz başka bir zamanın insanıyız Muzaffer abi. Tarihin başka tarafındanız… Olayları anlama biçimimiz, bakışımız, değerlerimiz. Ne bileyim çok farklı… Mekanikleşmiş, saatin tik takına, tekerin dönüşüne, yüksek binaların ulumasına, paranın rengine göre yaşamıyoruz hayatı. Biz yere düşen ekmeği alıp üç kez öpüp alnına götüren bir nesilden geliyoruz. Nimet kelimesinin anlamını şimdinin kaç insanı bilir?..”
“He ya… Ne zordur onu üretmek? Nasıl bir mücadeledir?.. Ekmeğin çatlak elli topraktan, göz yaşından, alın terinden geldiğini bilmeyen hiç değer bilebilir mi?”
“Konu da bu işte Muzaffer Abi. Üretimin, emeğin biçimlendirdiği bir dünya mı burası yoksa kapitalizmin, sömürü ilişkilerinin biçimlendirdiği bir dünya mı? Biri kardeşlik diğeri kalleşlik… Kapitalizmi yalnızca bir ekonomi konusuymuş gibi teknik lafazanlıkla, sığ öğretilerle anlatan, aklı bulanıklaştırarak halkları sömürünün tüm türlerine hazırlayan bir düzende, insanlara yaşadıkları, maruz kaldıkları şeyleri anlatmak kolay mı?
Nasıl diyeyim? Biz servet ilişkilerinin insanı nasıl yozlaştırdığını, köle düzenine nasıl çanak tuttuğunu görmüş bir kuşağız. Mülk egemenliği üzerine kurulmuş devletlerin zenginliği bir zümrenin çıkarına nasıl dağıttığını, emeğiyle yaşayanlara yoksulluğu nasıl dayattığını, nasıl boyun eğdirmeye çalıştığına tanık olmuş kişileriz. Her ne olursa olsun onura, yaşamın kutsallığına inanmış insanlarız.”
“Bak şimdi aklıma neler neler getiriyorsun paşam… Eskiden bizi yönlendiren, hayat veren şeyler farklıydı. Büyüklerin masalları, anlatıları bugünkü gibi değildi. Karıncayla, yonca yaprağıyla, kavak ağacıyla, yeni doğan kuzuyla konuşurduk. Hatırlarsın belki, ‘Kestane, gürgen, palamut/Altı yaprak, üstü bulut’ diye söylediğimiz şarkılar vardı. Ne günlerdi… Dedem Korkut hikayelerini az mı dinledik? Şimdiki çocuklara ‘boy boyladı, soy soyladı’ desek hiçbiri anlamaz bunu… Bir kere doğadan bu kadar kopmamıştık. İnsanlar arası ilişkiler böylesi birbirinden uzaklaşmamıştı.”
“Öyle Muzaffer Abi, öyle. Dedim ya biz tarihin başka tarafındaydık diye. O zamanlar gönlümüz hırçın tüketimin, sömürü aklının ve kazanma deliliğinin ellerine düşmemişti henüz. Şarkılarımız başkaydı. ‘Dünya dönüyor aniden seni sevince” derdik. Hatırlarsın belki…
“Ya nerden geldi aklına şimdi? Nilüfer’i ilk orada dinlemiştim. Grup Nazar mıydı o grubun adı?”
“Evet, evet Grup Nazar’dı… Bak ne ilginç, nazara da inandığımız yıllarmış… Beyazlar içinde çıkmışlardı sahneye. Sözler de kıyafetleri gibi duruydu. Gerçi o zaman anlamalıydık perşembenin gelmekte olduğunu. Yalnızca iki puan… On sekizinci mi ne olmuştuk. Sevginin bir karşılığının olmadığını, dünyanın başka nedenlerle döndüğünü o zamanlar fark etmeliydik…”
“O yılların yarışmaları da bugünkü gibi değilmiş ama. Daha bir kültür, müzik varmış… Şimdikileri izleyince…”
“Neyse işte Muzaffer Abi, “Biz hep sevince güzel günler – günler sevince” diye yaşarken başka bir dünyanın varlığından habersiz, bir fanusun içindeymişiz meğer. Kitaplardan, hikayelerden, fıkralardan, müzikten, okuldan, gazetelerden, siyah beyaz televizyondan aldığımız mesajlar bize öylesine başka bir dünya anlatıyormuş ki… Bize verilen öğretiler kardeşlik, dostluk, düşene el uzatma üzerineyken; biz insanı insandan, kuşu kurttan, gülü dikeninden ayırt etmeksizin görürken ayrıştıranlar ayrıştırıyormuş gizliden gizliye… Yani Muzaffer Abi, öyle bir iklimden geçmişiz ki o vakitler; belki hatırlarsın Kökler diye bir dizi vardı, başrolde köle Kunta Kinte, işte ona işkenceler yapmış beyaz efendileri için bile yeri gelip üzüldüğümüzü hatırlıyorum. Dedim ya tarihin başka bir tarafında yerimizi almışız diye. Nereden bilelim uyumakta olduğumuzu?
Bugüne baktığımda insanların tepkilerine şaşırıyorum doğrusu. Ya işte “şu A partisindeki adam bunu nasıl yapar?”, “devlet vatandaşa bunu yapar mı?”, “yok artık adalet mi bu?” gibi çıkışları gördüğümde gülümsüyorum gayri ihtiyari. O günler aklıma geliyor…
Küçük yoksul dünyalarda, imkânsızlık içindeki okullarda sözde eğitim alırken, memleketin kaynaklarına çökmüş ayrıcalıklı bir zümrenin halkın vergileriyle oluşmuş devlet imkanlarıyla çocuklarını yurt dışına gönderdiğini nereden bilebilirdik? Nereden öğrenebilirdik kamu kaynaklarını, kadroları, yasal imkanları yakınları, yandaşları arasında pay ettiklerini? Suyu, yolu olmayan, elektriği bir gelip bir giden briket yapılı varoş evlerde aynı tencereye kaşık sallarken bir kesimin çocuklarının kamu imkanlarıyla, lojmanlarda rahat bir hayat sürdüklerine nasıl tanık olabilirdik?
Bak işte onların çocukları askeri darbe sonrası, eğitimleri bitince edindikleri batı ideolojisi ve iş pratikleriyle geri döndüler, kamu kurumlarının, imkanlarının başlarına geçerek bir güzel batı çıkarları için ne iş varsa gördüler. Bankaları yönettiler, küresel şirketlere yolları açtılar, piyasaları batılı tekellere teslim ettiler… Öyle kolay gelmedik bugünlere…”
“Evet ya, hatırlıyorum da üniversiteye başlayacağım zaman bana yurt çıkmamıştı. İstanbul’da nasıl kalacağım, kimin yanında barınacağım? Sonra sonra araştırınca öğrendik ki işler başka dönüyormuş. Babam tanıdık birilerini buldu. Hep bir partili, hep bir dindaş, yoldaş… Nasıl bir çürüme, nasıl bir düzen…”
“Fabrikalar Muzaffer abi, makineler, kimyasallar… Tüm dünyada yaşanmış sorunlar bunlar… Üretim değişince hiyerarşik toplum düzeni de değişiyor doğal olarak. Devlet dediğin kutsallaştırılmış mekanizmalar da değişiyor. Bak hatırlarsın o zamanlar “devlet baba”, “devlet büyüğü” gibi belletmelerle insanların zihinleri nasıl da ele geçirilmişti. Öyle ya kimse büyüğe, babaya saygısızlık yapmaz. İyi biliyorlar toplumun geleneklerini, dokunulmaz yerlerini, genlerini… Bir algı oyunuyla olası bir itaatsizlik durumu daha düşünülmeden bastırılmış oluyor…
Tütün fabrikalarında, iplik fabrikalarında yeni ağıtlar doğarken, emeğin ekmekle ilişkisi bozulurken, kimileri de “barajlar kralı” söylemiyle topluma pazarlanmıştı o vakitler. Oysa yaşananlar gün gibi ortadaydı. Batının küresel ticari projelerinin, sömürü amaçlarının bir coğrafyası oluyorduk. Ama anlatılan, pazarlanan şey hep başkaydı. Sömürünün dişlileri çarklarda yerini buluyordu. Hepsi bu…
Baksana şu yaşadığımız topluma. Yıllar geçince her şey yerli yerine oturmuş gibi. Sınıflı toplum düzeni, para ve hırsla donanmış, hazlara teslim olmuş insanlar, mülk ilişkilerine indirgenmiş duygular. Alt sınıflar yalnızca maddi yoksunluk değil, anlama, bilme, düşünme yeterliliği dahil her tür yoksunluğa mahkum. İçinden geçtik bunların Muzaffer Abi…”
“Değil mi ama? Mülksüz, yoksul bir ailenin içine doğuyorsun ve eşitsiz ilişkilerin dayatıldığı bir devlet düzeninde hayatın boyunca bedel ödemek zorunda kalıyorsun. Yalnızca sağlıktan, yeterli beslenmeden, havadan sudan, başını sokacak bir evden değil, yaşadığın toplumu, olayları anlamak için gerekli temel bilgilerden, düşünme becerilerinden de yoksun bırakılıyorsun.”
“İşte bu yüzden ayak uyduramıyordum Muzaffer Abi. Yani böylesi toplumcu düşüncelere sahip olunca, akan servetten bir kepçe de ben daldırıp alayım demek dile kolay. Olan bitenin farkında olsam ne yazar, bir kere bunu yapabilecek öğretilerden geçmiş değilim. Ben tarihin diğer tarafındayım… İster enayi desinler ister beceriksiz isterse de akılsız…
İyi de insan ne için yaşar be Muzaffer Abi? Onu var eden şey nedir?
Şu hiyerarşik toplum düzeninin egemen olduğu dünyada, altta kalan, ezilen insanların yaşadıkları hayatı, sömürü ilişkilerini normalleştiren bir anlayışın tarafında mı olmalıyım? Sırf kazanmak için onca haksızlığı, onları böylesi koşullara iten şu lanet dünyayı görmezden gelerek, ‘kaderleri buymuş ne yapalım’ mı demeliyim? ‘Yok efendim yapamamışlar, aslında fırsatları varmış, tercihleri farklıymış, akıllarını kullanamamışlar’ diyerek mi geçiştirmeliyim? Ne yani, nasıl bir düzmecedir bu…”
“Dur hele dur paşam, dur sakin… Tabii ki tarihin ne tarafında olacağımız belli…Kolay değil biliyorum ama sonuçları ne olursa olsun konuşacağız. Ama bir şey diyeyim. Halimiz acem tabağı gibi, anlaşılması gereken çok şey var. Yahu senin de boğazın kurumadı mı, hiç demiyorsun bir çay içelim diye…”

