Ajax Operasyonu

0
25

O yaşları düşündüğümde nedense aklıma en çok sıcak yaz ayları ve deniz dönüşü uyuyakaldığım otobüs yolculukları geliyor. O vakitler seyahatler bugünkü gibi değildi tabi. Çoğu yeri yamalı bohça gibi tek gidiş geliş yollarda bir yerden bir yere varmak uzun zaman alırdı. Yani bugün bir saatte gideceğin yer en az üç-dört saat çekerdi. Zaten araçlarda öyle donanımlı falan değildi. Babam boya fabrikasında çalışıyordu. İtalyan bir patronu vardı. İşçilerin sevdiği bir adammış, aralarındaki konuşmalardan hatırladığım bu. Her yaz çalışanları Çeşme’ye, Urla’ya deniz kampına götüren hafta sonu etkinlikleri olurdu. Kıpkıplardı adı galiba, öyle kalmış hafızamda, bir otobüs firması yol boyunca işçi ailelerini toplar, çoluk çocuk hır gür her yaz denize giderdik. Bir gün önceden ne hazırlıklar yapılırdı bir bilsen…

Sosyal devletin anca bu kadar gelişebildiği yıllardı. İki etkinlik, bir yirminci yıl plaketi, küçük bir ikramiye herkesi mutlu ederdi. Ne olduğunu anlamasam da “işçi hakları”, “grev”, “devrim”, “kalleş Amerika” sık sık duyduğum şeylerdi. Sendikaların güçlü olduğu yıllardı. Bir sömürü vardı var olmasına amma bugünkü gibi kafana göre, üstelik devlet zoruyla dayatabileceğin bir sömürü düzeni yoktu ortalıkta. Valla ne diyeyim o zamanların çalışan sınıfı daha iyi koşullara sahipmiş. Şu madencilerin haline bakınca…

Halk plajları vardı. Hatırlar mısın? Bugünkü gibi deniz kıyıları sermayenin, mafyanın işgaline henüz uğramamıştı. Kumsalda uzanmak için ne idüğü belirsiz çakallara para ödemek zorunda değildi insanlar. Hoş kanunlara baksan deniz kıyıları hala herkesin ama gel de onu uygulayanlara anlat…

On yaşlarındaydım sanırım, tam olarak hatırlayamıyorum Muzaffer Abi. Henüz beton severlerin işgaline uğramamış, herkesin tatil için gidebildiği Çeşme’den uzun bir dönüş yolunda dinlediğim “Minik Serçe” şarkısının müziği hala kulaklarımda. Tüm gün sıcağın alnında bir denize bir kumsala koşturmuş yorgun bir beden ve motor sesiyle ahenk tutmuş otobüs koltuğunun sallantısında, yarı baygın halde Sezen Aksu dinlemek… “Ümitlerime geliverdi ilkbahar” diyen o sese nasıl aşık olunmaz ki…

Gerçi ortada ilkbaharlık bir durum yoktu. Sıkıntılı zamanlardan geçiyorduk. O küçük aklımla dahi bir şeylerin iyi gitmediğini anlayabiliyordum. Meğer darbe yoldaymış…

Bak şimdi düşünüyorum da onca mesafe gidip bir trafik kontrolü yaşadığımızı pek hatırlamıyorum. Bugünkü gibi mahalle aralarına kadar girip pusuya yatmış, trafik cezasıyla beslenen bir kamu sistemi türememiş demek ki…

İşte Muzaffer Abi o günler bugünlerden daha güzel geliyor bana nedense. Ama dünyadan da bihaber yaşadığımız yıllarmış. Zaman geçince anlıyor insan…

Düşünsene, sene yetmiş sekiz ya da yetmiş dokuz. Tek televizyon kanalı var. O da iktidarın siyah beyaz TRT’si. Yani ya siyahı ya beyazı gösteriyor. Ne derse o doğru. Üstelik Amerikan filmleri, müzikleri yavaş yavaş önümüze düşmeye başlamış. Okullar desen bugünkü gibi resmi ideolojiyi dayatıyor. Din ayrı tel… Biat kafası üretmekle meşgul. O propaganda düzeni içinde dünyada olan biteni, hiyerarşik toplumun ilmek ilmek örüldüğü politik gelişmeleri ve küresel şirketlere nasıl da yem olarak hazırlandığımızı büyüklerin dahi anladığını sanmıyorum. Sokaklarda bir şeyler dönüyor, duyuyorsun belki ama kim neyi ne için yapıyor kavrayamıyorsun. Zaten düzenin egemenleri herkesi fişlemiş, herkese anarşist gözüyle bakıyor. Düşünsene baba işçi, sendika üyesi. Bunu bilmemeleri mümkün mü?

Kontrgerilla düzeni devleti bir güzel eline almış. Kimin ne olacağı hangi işe yarayacağı daha ağaç yaşken belli… Anlayacağın Muzaffer Abi, ülke içinde teşkilatlanmış batılıların elinde oyuncak olup gitmişiz, yerli malı haftalarıyla uykuda geziniyoruz.

İşte o yıllar meşhur “petrol krizi” var. Sen ‘ne olacak bu Hürmüz meselesi?’ deyip duruyordun ya. Olay ta nerelere dayanıyor bir bilsen…

Bu abluka işi ilk değil Muzaffer Abi. Yani değilmiş, biz de yıllar sonra öğrenmiş olduk bu coğrafyadaki oyunları. Ajax operasyonunu bilir misin sen?

“Ne operasyonu?”

“Ajax.”

“Benim bildiğim bir futbol takımıydı o. Hollanda’nın değil miydi?”

“O başka… Muhtemelen herkes de senin gibi biliyor… Neyse bu başka bir Ajax. İngilizler ve ABD’lilerin İran’da gerçekleştirdikleri ilk operasyon. Yani darbe. 1950’li yıllarda oluyor bu işler… Bak tam da o zamanlar bizde de kontrgerilla birimi kurulmuş. Hem de genelkurmayın içinde… Ne tesadüf değil mi? Neyse zaten devir soğuk savaş devri… İran’da da Musaddık rejimin başında. Bu ismi bilirsin herhalde?”

“Şu petrolü millileştirip batılıya yedirmem diyen değil mi?”

“Hah işte o. Dünya henüz Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ndan bihaber tabi, lakin medeniyetler alttan alta çatışıyor. Anlayacağın Muzaffer Abi, batı medeniyeti İslam medeniyeti üzerinde sultasını kurmaya çoktan başlamış. Bölgenin petrolü İngilizler için çok önemli ve ele geçirilmesi için de ne gerekiyorsa yapmaya hazırlar.

Düşünsene maazallah biri çıkıp ‘madenleri millileştiriyorum” diyecek. Düşünemiyorsun bile değil mi?

Mevzunun esası 1900’lerin başına kadar gidiyor. Musaddık’tan bir yarım yüzyıl öncesine… O zamanlar İran’da Kaçar hanedanlığı var. Başlarında da Şah Muzaffereddin. İşte İngilizlere petrol imtiyazını veren ilk zat bu. Çıkan petrolün yüzde 80’den fazlasını İngilizlere bırakıyor. Kalanı da kendine. Rakama baksana!”

“Ülkenin anahtarını verseymiş…”

“Vermiş vermiş. Bak ne diyeceğim sanki biz de anahtarı vermişiz gibi. Ne dersin? Marshall yardımlarının arkasında dönenleri anlatmama gerek yok herhalde.”

“Yok yok, iyice biliyoruz artık…”

“İngiliz bu. Çöreklenmiş İran’ın topraklarına, petrolüne… Üstelik İran’da Anglo-Persian Oil Company adıyla bir de şirket kurmuşlar. Biliyor musun bugün senin British Petrol diye bildiğin, şu benzin aldığın BP var ya, işte o şirketin ilk adı bu.”

“Yapma ya?”

“Öyle… 1935 yılında rejimin başındaki Kaçar hanedanlığı devriliyor. Deviren de Rıza Şah. İlk işi şirketin adını değiştirtiyor. Anglo-Iranian Oil Company yapıyor ismini. Pers ismini kaldırıp İran ismi koyuyor şirketin unvanına. İsim değişikliyle milleti uyutuyor. O da İngilizlere teslim bir karakter, aynı naneyi yiyor. Bu Musaddık başa geçtikten sonra İran petrolünü millileştirmeye kalkışıyor ya, sonrası malum. Batılılar onu da indiriyor ve İngiliz şirketin adı oluyor sana British Petrol…”

“Ne dümenler dönmüş kim bilir?”

“Bu şirket sıradan bir işletme değil. Kendi polisi, kendi istihbaratı, kendi hastanesi, kendi okulu ve kendi hukuk sistemi olan adeta devlet içinde bir devlet. İran hükümeti kendi topraklarında çıkan petrolün üretim miktarını dahi bilmiyor. Şirket defterleri İngiliz gizlilik yasalarına göre tutuluyor ve İran’a yalnızca kendi beyan ettiği rakamlar üzerinden pay veriliyor.

Şimdilerde tırım tırım para arayan bizdeki siyasilerle yaptıkları görüşmelerde uluslararası tahkim diyerek ayrıcalık istiyor ya İngilizler, aynı onun gibi bir durum yaşanıyor. Zaten kendi hastanesi, okulu, istihbaratı var bu topraklarda…

Düşün Muzaffer Abi, o vakitler İngiliz şirketin İran’a ödediği vergi Londra’daki çaycısına ödediği vergiden bile az. Öyle rezil bir durum. Dönemin resmi kayıtlarına geçmiş bir skandal. Ülkede iki ayrı dünya var. Bir yanda Londra standartlarında yaşayanlar diğer yanda haftanın yedi günü çalışan, yoksulluğa mahkum yerli halk. Hani şu bizim İngiliz vatandaşı ekonomi bakanının millet için dediği yerli halk gibi bir halk…”

“Şu işe bak, koskoca bir millet kendi topraklarında parya olmuş.”

“Öyle… Ama zaman içinde aydınlar, durumun farkında olanlar yeter diyor. 1905 yılına gelindiğinde baskılar artıyor. Meşrutiyet gündeme geliyor. Bak ne hikmetse bizde de ikinci meşrutiyet yıllarına denk gelen zamanlar… Ama bu yeni gelişme hem İngilizleri hem de Rusları fena ürkütüyor. İki ülke kendi aralarında anlaşarak ve İran yönetimini hiçe sayarak ülkeyi ikiye bölüyorlar. Kuzey Ruslarda, petrol zengini güney ise İngilizlerde.

“Şu dünyanın sömürü tarihini yazsan sayfalar yetmez…”

“Acı olan İranlılar mevzuyu uzun zaman çakmıyor. Ta ki 1911 yılına kadar. Ruslar daha fazlası deyip İran meclisini top ateşine tutunca İranlılar işgalin farkına varıyor. Ama dünya savaşı yılları ve işgal altındaki İran’da tam bir otorite boşluğu var. İşte öyle bir dönemde bir asker, şahın Kazak tugayında bulunan Rıza Han adındaki sıradan bir subay, İngilizlerin de desteğiyle Tahran’da bir darbe gerçekleştiriyor. Hani senin Rıza Pehlevi dediğin adamın babası.”

“Bak bunu bilmiyordum.”

“Dur daha bu ne ki… 1925 yılında Pehlevi kendini şah ilan ediyor ve Kaçar hanedanlığına son veriyor. Sahnede artık Pehlevi hanedanlığı var. O da yaşadıklarından hareketle ilk iş olarak güçlü bir ordu kurma yolunu tercih ediyor. Ulus devlet kimliğini yerleştirmeye çalışıyor. Tabi bütün bunlar için çok paraya ihtiyaç var. Doğal olarak İngilizlerin eline düşüyor. Nihayet o da petrol imtiyazını bir altmış yıl daha uzatıyor. Modernleşmenin faturasını İngiliz sömürgesine boyun eğmekle ödüyor.”

“Demek şimdiki torunu batıyla bu yüzden sıkı fıkı…”

“Neden olmasın? Bizim bu coğrafyada kim ne işe yarar meselelerini emperyalistler kadar kimse bilemez. Ama bu son gelişme sonunu da hazırlıyor. Mollaların vakıf mülklerine el koyup onları devlet memuru haline getirerek dini kontrol altına alacağını sanıyor. Ama tam tersi dini otorite temsilleri yer altına iniyor. Mollalar halkın gözünde devletin parçası değil, bir mağduru olarak görülüyorlar. Bak aynı yıllarda bizde de benzer şeyler olmuş.  Tarikatlar, tekke ve zaviyeler kapatılmış. Onlar da hop yer altına… Mağduru oynaya oynaya din üzerinden nasıl da kontrol altına almışlar fakir fukara halkı… Ne çok benzer şey var değil mi?”

“Doğrusu çok fazla.”

“İkinci Dünya savaşıyla birlikte işler bir kere daha değişiyor. Hitler’in Sovyetlere saldırması sonucunda İngilizler ve Sovyetler aynı safta mücadele edince, İran’ı birlikte işgal ediyorlar. Zira petrole olan ihtiyaç büyük. Rıza Şah’ın rolünü sonlandırıyorlar. Sürgüne gönderiyorlar. Yerine de senin adamı, tecrübesiz genç oğlu Rıza Pehlevi’yi getiriyorlar. Görüyor musun işleri?..

İşte bu zayıf dönemde İran’da bir yanda Sovyet destekli Marksist Tudeh Partisi güçlenirken diğer yanda mollalar dindar halk ve geleneksel tüccar sınıfının desteğiyle büyüyor. Üniversiteler ve gazetelerde ise bağımsız bir İran düşüncesiyle milliyetçiler örgütleniyor. İşte bu karmaşa içinde Kaçar Hanedanı soyundan biri, Musaddık ortaya çıkıyor. İyi eğitimli, aristokrat olan adamımız halkın dilini de iyi biliyor. Tipik bir aristokrat değil. Üstelik İran’ın sömürülmesine karşı duruşuyla da büyük ilgi görüyor. 1951 yılında başbakan seçildiğinde “İran’ın petrolü İran halkınındır” diyerek ortalığı toz duman ediyor. Bak bizde de çok partili döneme geçişin tarihidir bu zamanlar. Ama nasıl çok partili bir dönemse…

Musaddık’ın bu çıkışı aynı zamanda sonu oluyor. Dönemin İngiliz Başbakanı Winston Churchill şak demeç veriyor: ‘Musaddık uluslararası hukuku çiğneyen bir hırsızdır’. Trump gibi bir adammış o da… Ne trajikomik değil mi? Ama esas korkuları Musaddık’ın bölge ülkelerine örnek olma ihtimali.

İngiliz donanması derhal Basra Körfezine savaş gemilerini yığıyor ve böylece ilk İran ablukası başlıyor. Bugün “ne olacak şu Hürmüz ablukası” dediğin mevzunun ilk uygulaması böylelikle ortaya çıkmış oluyor.

İran’ın petrol yüklü tankerlerinin limandan ayrılmasına izin verilmiyor. İran’la iş yapabilecek herkese gözdağı veriliyor. Ambargo anlayacağın. İran petrolü çıkarıyor çıkmasına ama nereye satacak? Eh nihayetinde para kaynakları tükeniyor. Musaddık memur maaşlarını dahi ödeyemez hale düşüyor. Zaten amaç belli. Musaddık’ın halk desteğini kesmek.

Ama İngilizler tek başına başarılı olamayacaklarını görerek olaya ABD’yi dahil ediyor. Kolay bir yolla ikna ediyorlar onları. “Eğer siz gelmezseniz burası Sovyetlerin eline geçer” demeleri yetiyor. Malum soğuk savaş… Dönemin ABD başkanı Eisenhower işte böyle bir ortamda “Ajax” operasyonunu onaylıyor. Bu işi kim yönetiyor biliyor musun?”

“Nereden bileyim?”

“ABD başkanlarından Roosevelt var. Bilirsin onu.

“Evet.”

“İşte onun torunu yönetiyor.”

“Hadi canım, adam mı yokmuş?”

“Vardır mutlaka ama bu torun Roosevelt esaslı bir CIA ajanı. İran’daki Şah Rıza Pehlevi döneminin gerçek mimarı. Düşünebiliyor musun Muzaffer Abi, İran’a sahte bir kimlikle gizlice giriyor. Tahran’da yanında yüklü bir parayla bir villaya yerleşiyor. Kaos mühendisliği yaparak, medyaya, gazetecilere, dönemin editörlerine rüşvetler yağdırıyor. Satın alma yapıyor. Musaddık için ‘akıl sağlığı yerinde değil’, ‘Yahudi asıllı’, ‘Komünistlerin kuklası’, ‘Ülkeyi satıyor’ türünden yalan haberler yayılmasını sağlıyor.

Bu arada aklından neler geçiyor tahmin edebiliyorum…

Düşünme öyle şeyler… Öte yandan mollaları da parayla besliyor. Cuma hutbelerinde “din elden gidiyor” propagandası yayıyor. Yeraltı dünyasının çetelerini, mafyayı besliyor, onlar üzerinden darbe operasyonunu planlıyor. Nasıl tanıdık geldi mi?”

“Hem de nasıl? Yani şu Ajax operasyonunu yaşamış gibi hissettim.”

“Muzaffer Abi adam öyle ince çalışmış ki, çeteleri sokaklara şiddet için çıkardığında, bir kısmını komünist gruplar diğer kısmını da din elden gidiyor diyen gruplar olarak çalıştırmış. Her iki grupta aynı çetenin üyeleri… Ülkede büyük bir kargaşa ortamı yaratmış. Ama esas iş BBC’de… Bunların bir Farsça servisi var. Darbenin yapılacağı gün bir yayınla orduya şifreli mesajı göndermişler.”

“Yok artık.”

“Bizim çocuklar dedikleri birileri üzerinden ipimizi çeken bir batı için bu işler çok zor olmasa gerek. Her öğlen saat on ikide yayın yapan servis o günkü yayınında ‘şu anda saatlerimiz gece yarısı on iki’ demiş. Tabi bu şifreyi alan ve hazırda bekleyen asker sokağa dalmış. Bak ne ince işler.”

“Gerçekten de hayran bırakan türden…”

“Darbe girişiminin başarısız olma ihtimalinden korkan Şah Rıza Pehlevi o sırada İtalya’da. Oraya kaçmış. Ama Musaddık devrilince de kahraman edasıyla Tahran’a dönmüş. Uçaktan inerken operasyonu yöneten Roosevelt’e ne demiş biliyor musun?”

“Ne demiş?”

“Tahtımı Allah’a, halkıma ve size borçluyum.”

“Yuh artık.”

“İşte İran halkı o geçmişi unutmuyor. Gerçi o gün kimse dönen dolaplardan haberdar da değildi. Yıllar sonra açığa çıktı olaylar. Ama öyle de olsa gerçekler acı…”

“Musaddık’a ne olmuş?”

“İdamla yargılanıyor doğal olarak. Sonra üç yıl ev hapsi. 84 yaşında, derken ölüp gidiyor. Cenazesine katılımı yasaklıyorlar, biliyor musun? Adamı bu yüzden evinin bahçesine gömüyorlar.”

“Fena silmişler.”

“Bugünün silinenlerine bakılırsa ucuz yırtmış. Bu olaydan sonra British Petrol yeniden İran’a giriş yapıyor Muzaffer Abi. Ama bu kez yanında Amerikalılar da var. Tam bir yağma. Başa getirdikleri Şah ile “şah mat” bir anlaşma yapıyorlar. İran yine sömürüye boyun eğiyor ve bu kez 1978 petrol krizine kadar devam edecek ve sonu İran için başka bir yola gidişin kapılarını açacak gelişmeler yaşanıyor.

İşte benim Çeşme dönüşünde, herkes gibi dünyanın gidişinden habersiz olduğum o yıllarda İran’da tam bir otokrasi dönemi yaşanıyormuş. ABD ve İsrail gibi devletlerin desteğinde Savak gibi güçlü istihbarat teşkilatları kurulmuş, sol eğilimli partiler ve kişiler kadar İslamcı muhalifler üzerinde yoğun baskılar yapılmış. Zamanla soğuk savaş nedeniyle İslamcı muhalifleri de kullanmışlar.”

“Dedim ya çok fazla benzer şeyler yaşanmış bu coğrafyada.”

“Valla Muzaffer Abi daha ne Ajax operasyonları var bir bilsen…”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz