“Amor fati” diyen dilini sevsinler senin burjuva kızı. Meğer ne hoş Latincen ne romantik bir ruhun varmış.
Neymiş kaderimi sevecekmişim!
Kim tarafından verildiği, nasıl olduğu bilinmez muamma bir yazgıyı kabullenmem, yaşadığım şu yağmacı, iğrenç dünya düzenini, itaat araçları üzerinden kontrol altına alınmış şu piyasa sürüsünün “insanlıktan” yoksun değerlerini; sömürü fikirleri, inançlar ve satılmış duygularla bezenmiş bir hayatın yarattığı sonuçları “kaderim buymuş” diyerek kucaklamam, olan bitene rağmen tüm benliğimle barışık yaşamam gerekiyormuş.
Oldu gülüm. Al biraz da sen yaşa!
Hani politik toplumun ne olduğunu bilmesem, onca yaşanan haksızlığı, adaletsizliği anlayamayacak kadar alıklaştırılmış olsam; fahiş fiyatlarla halkı kazıklayan, emeğin iki kuruş hakkını vermeyerek işçileri sömüren patron görünümlü simsarların işledikleri suçlardan çok “Bihter’in, Füsun’un, Fatmagül’ün” suçunu daha heyecanla takip eden biri olsam, muhakkak ki senin gibi bakardım dünyaya burjuva kızı. Tam da istediğin gibi olurdum. Paraya göre şekil alan toplum düzeni, zihin mühendisleri ve duygu mikserleri elinde kullanışlı bir oyuncak… Hem de en âlâsından…
Öyle sıradan bir konudan bahsetmiyorum ha burada. Bizi bir arada tutan, bir arada yaşamamızı doğrudan ilgilendiren bir mevzudan söz ediyorum sana.
Yaşanılanların bir yazgının değil oyun kurucuların eseri olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Hani şu başa gelen her olumsuz şeyde gözleri dolup, “neden ama neden ben?” diye söylenen, “yaradana sığınırım” deyip başını öne eğen insanların dünyasından, onların politik toplumundan bahsediyorum sana. Hani uyutulanlar var ya!..
Her Allah’ın günü gündem olan kadın cinayetlerinin, ölen çocuk işçilerin, hayvanlara yapılan zulümlerin, tecavüzlerin neden bitmediğini; “faiz”le yaşayıp “haram” hakkında nutuk atanların, kurşun döktürmekten medet umanların, adam kayıranların, kamu malına çökenlerin, terazinin ayarıyla oynayanların, kuralları güce göre eğip bükenlerin, kula kulluk etmekte yarışanların neden kabul gördüğünü ve dahi paranın dostluktan, kardeşlikten, sevgiden neden daha değerli olduğunu anlaman için söylüyorum bunları. Hoş sen de biliyorsun “altını olan kuralı koyar” mevzusunu.
Kendimi boşa mı paralıyorum yoksa, bilemedim…
Bir kere baştan diyeyim. Devlet ve onu oluşturan tüm yapıların şekillenmesine neden olan bir şeyden, iktidarın inşası, bu inşa için verilen mücadeleden konuşuyorum… Sadece bu mu? Senin dünyayı nasıl algılayacağın, vicdan, duygu ve düşünce, hisler, tercihler velhasıl yaşamda her ne varsa. Hepsi bu politik toplum içinde şekilleniyor.
Öyle kendi kendine olmuyor hiçbir şey. Seninle, benimle, yarattığımız ilişkiler, ilişki biçimlerimizle oluşuyor.
Eh doğal olarak bu ilişkiler için de iletişim kaçınılmaz bir eylem. Değil mi ama? Madem bir arada yaşıyoruz, konuşacağız, ifade edeceğiz, ortak değerler, fikirler, kurallar geliştirmek için yeri gelecek mücadele vereceğiz.
İşte tam burada “güç” meselesi dahil oluyor konuya. Seninkiler sever bu konuları. Hangi fikir, değer ya da kural ortak yaşam alanlarında geçerli olacak, hangileri kabul görecek? Bunları özgür akıl, görüşlerle mi belirleyeceğiz yoksa gücü elinde tutanların baskısı, etkisiyle mi?
Aşk olsun şimdi. Öyle niye tutuyorsun kendini burjuva kızı? Tebessümünü niye saklıyorsun? Rahat ol. Hem zaten sana her zaman gülünç geldiğimin farkındayım ben.
Neyse… Demek ki neymiş? Gerçek anlamda bir politik toplum için ilk şart “özgür insan”mış.
Nihayet geldik zurnanın zırt dediği yere. Yol burada ayrılır. Sen de biliyorsun nereye gittiğimizi…
İletişimsiz politik toplum mu olur?
Aksi halde fikirler, görüşler toplumsal alanda nasıl dolaşıma girecek? Gerçi satın alınabilir şeylerden bahsediyorum farkındayım. İlgini çekmiyor bu konular.
Olsun yine de anlatayım. En azından iyi bir dinleyici olduğunu söylemeliyim.
Kelimeler, sözler, nesneler, işaretler. Bayılırsın sen böyle üzerinde dilediğince oynanabilir şeyleri. İyi bilirim. Yeter ki kurulu düzene rıza göstersin şu maraba takımı.
Nihayetinde alt sınıf insanları bunlar, toplumsal düzen üzerinden dayatılmış koşullara uyumlu hale getirilebilen ve bu yolla toplumsallaşabilen türden varlıklar. Kültür, gelenek, görenek, inançlar, değerler, velhasıl toplumsal kabuller namına ne varsa kafana göre daya gitsin. Bunlar değil mi ki toplumsal rızanın üretimine, insanın egemen düşüncelere, politik güçlere göre biçimlenmesine kaynaklık eden unsurlar.
Aile içi ilişkiler, yakın çevre ilişkileri, mahalle, yaşanılan şehirler vs. Tüm bunlar, hatta daha ileri gitmek gerekirse, şu içinde bulunduğumuz fiziki mekanlar, alanlar, binalar, yollar, yerleşim yerleri iletişim ve ilişki biçimlerinin bir sonucu olarak şekillenmiyor mu? Yoksa bu mekanda ne işimiz var değil mi burjuva kızı?
Egemen ilişki kodlarını, baskın kabulleri, değerleri bilir, bunlara kaynaklık eden şeyin ne olduğunu anlayabilirsen eğer politik toplumun ne yöne evrildiğini de çözümleyebilirsin. Misal politik toplumu istediğin yönde etkilemek, yönlendirmek ya da vasatlaştırmak istersen bu çok zor değil. Toplumsal alanda işleyen kitle iletişim düzeni üzerine etki etmen fazlasıyla yeterli olacaktır.
Şimdi anladık mı formülü? Kitle iletişim araçları ve içeriklerine egemen olanlar iktidarı ve toplumsal rızanın üretimini de kontrol altına alır.
Neymiş? Bir toplumu vasatlaştırmak istiyorsan ya da birbirine yabancılaşmış insan yığınlarına çevirmek istiyorsan kitle iletişim düzeniyle oyna, içerikleri biçimlendir. Sonrası işlem tamam.
Düşünebiliyor musun burjuva kızı? Bir dizi filmde geçen küçücük bir sahneyle, bir haberin içinde kullanılan sıradan bir kelimeyle, hatta bir eğlence programında güldürürken gösteri içinde, milyonlarca insanın dayandığı ortak anlamları ve anlam setlerini istediğin şekilde evirip çevirebilir, dilediğince değiştirebilir ve hatta yok edebilirsin. Tam senlik iş!
Ah burjuva kızı ah. Şu garson kızı görüyor musun? Ya da şu dışarıdaki valeyi. Ya şu piyango satıcısını… “Diriliş Ertuğrul” ile “Kral Kaybederse” arasında savrulan memleketimin güzide insanları. Zihinleri nasıl da falafoş olmuştur kim bilir?
Toplumu çok uzun sürmeyecek zaman dilimi içinde sıradan kalabalıklara çevirmenin mümkün olduğu bir zamandayız bence. Dijital taktiklerle bir zirveye daha varmadık mı?
Ortak anlamları yitirmiş, birbirlerine güvensiz, yaşadığı şu acınası hayatta şüphe, endişe ve kaygıyla varlığını sürdüren, bir diğeriyle dayanışma bilinci, birlikte mücadele azmi olmayan insanlar… Ortak kodlar yok, ortak değerler anlamsız, ilişkileri niteleyen kabuller çürümüş…
Sahi benimle neden ısrarla görüşüyorsun hala bunu da anlayabilmiş değilim burjuva kızı. Bunu da bilesin.
Bir bakıyorsun tanıdığını sandığın insanlar başka başka. Çatışma kaçınılmaz hale gelmiş. Herkes aklına göre dünyayı tanımlıyor ve biri diğerine kendi değerlerini, düşüncelerini ve kabullerini dayatmaya çalışıyor… Neyse neyse sen öyle değilsin!
Ama şunu söyleyeyim daha akıllı olanlar var.
Politik toplum düzenini kendi sınıfsal çıkarları için yönlendirenler ve yönetenler. Anlamları kontrol ederek dünyayı kontrol altına alanlar.
Yaşadığımız gerçeklik bu değil mi? Sen de katılırsın sanırım bana, mal gibi insanları, insanlık düşmanı yapıları önemli toplum temsilleriymiş gibi ortalığa sürüp kitlelere dayatan, gücü elinden kaybetmemek için insanlık dışı bir iğrençliği anlatılar, hikayeler, diziler, müziklerle pazarlayan kitle iletişim araçları ve onların köleleri. Herhalde inkar etmezsin. Gerçi sen onca saçmalık varken en çok şu evlilik programlarına takmıştın…
Toplum doğası gereği politik. Anlıyorsun beni değil mi? Bir arada yaşıyorsak ortak alanları birlikte belirlemeye çalışacağız ve bunun için illaki bir itiş kakış olacak. Tabi bu noktada ortak yaşam alanları konusunda kararların nasıl verileceği, kimlerin, hangi kesimlerin çıkarlarının baskın olacağı gibi mevzular nasıl bir toplumsal düzene sahip olacağımızın da göstergesi. Çıkar gruplarının elinde bir toplumdan mı söz ediyoruz yoksa özgür bireylerin elinde bir toplumdan mı?
Şu gülümsemene bazen bayılıyorum biliyor musun? Senin kadar tatlı gülenini hiç görmedim. Yani acıtıyorsun ama gözlerimi senden alamıyorum.
Bilirsin üretim ilişkileri bir politik toplumun yapısını belirleyen başlıca konu. Aynı zamanda toplumsal düzen ve değerler üzerinde ne derece etkili olursan tüketim ilişkilerine de o derece egemen oluyorsun.
Yani üretim ilişkilerine hakimsen toplumsal düzene hakimsin, toplumsal düzene hakimsen tüketim ilişkilerine de hakimsin. Böyle gidiyor işte.
Taktik güzel gerçekten. Toplumsal ilişkilere ne kadar yön verebilir, amaçlara göre etkilersen politik toplum üzerindeki etki de o düzeyde gerçekleşiyor. Tezim bu. Çok baba laflar ettim ama değil mi? Biraz aklın karışmış olabilir, anlıyorum.
İnsan ve toplum üzerinde egemen olmanın birçok yolu var. Biliyorum sen benim üzerimde egemen olmanın formülünü düşünüyorsun hala. Ama yemezler, o konular geçmişte kaldı. Bence şu “Caffee Macchiato”muzu yudumlayalım ve yeni geleceğimize bakalım sadece.
Doğrusu son yüzyılda insan düşünüşü, davranış ve eğilimlerini etkilemeye, toplumsal baskı araçlarıyla insanı kontrol etmeye yönelik çok fazla araç gelişti. Yoksa şu kapıyı açıp “rezervasyonunuz var mıydı?” demekten başka bir iş görmeyen kıza dünyayı nasıl katlanabilir gösterebilirsin?
Senin buna çok ihtiyacın var tabi burjuva kızı. Bu hazzı hissetmeye. Kolay değil, onca servet, bir tatmin olmalı…
Bak şimdi bu işler artık büyük incelik kazandı. İnsan düşünüşünü, bilincini etkileyerek politik toplumun egemen sınıf çıkarlarına göre şekillenmesini sağlayacak çok farklı yöntemler gelişti. Şeytani bir zeka lazım yakalamak için.
Misal son zamanların modası ne? Bireyi yüceltme. Tam senin sevdiğin işler. Düşün hele bir. Bireyi yüceltir, bireyselliği över, toplumun alt sınıflarında üretim ilişkilerinden kaynaklı derin sorunlara duyulan ilgiyi ve dahası ortak bilinci yok edecek şekilde bireyciliği öne çıkarırsan ne olur?
“Benci” duyguları okşayan kelimeler, tatlı sözler… Serin sulardan kızgın kumlara atlamak gibi…
Eminim ABD’de binlerce dolar verdiğin master eğitimlerinde sana pazarlama işleri için bunlar öğretilmiştir.
Medyada, okulda, sokakta, popüler kültürde ve her tür içerikte ekonomi-politik nitelikteki toplumsal sorunlardan çok haz ve bireysel doyuma odaklan, “sen özelsin”, “sen biriciksin”, “sen teksin” uyarmalarıyla bireyi başka bir akla taşı.
İşte sana mutlu son.
Yaşadığın gerçekliği değil arzuladığın gerçekliği hayalinde, duygularında yaşamaya başlarsın bu gidişle…
İnsan bilimleri dedikleri bu deneysel alan öylesine gelişti ki, teknik ve taktikleriyle insanı toplumsal alanda yetersiz kılmak ya da “benci” kişiliği tetikleyerek toplumcu akıldan uzaklaştırmak artık zor değil. Sen de son zamanlarda yayılan bu türden içeriklere denk gelmiyor musun? “Kimse kimseye katlanmak zorunda değil” ile başlıyor, “kendine odaklan, kendini sev” ile bitiyor hepsi. Ne masum ne de insancıl! Öyle ya şu kurulu hiyerarşik toplumsal düzen, bu düzeni bana satan kitle iletişim araçları mutsuzluğun asıl kaynağı değil. Esas sorun etrafımdaki üç beş kişinin bana hissettirdikleri.
Basit gibi görünen ama sınıf bilincine ilişkin aklı, aynı sınıfa dahil insanlar arası ilişkileri zayıflatacak, bireyciliği yüceltirken sınıf sorunlarına ilgiyi ve mücadele iradesini azaltacak nitelikte nadide bir çalışma. Çok başarılı.
Politik toplumda sınıfsal bilinci çözündürmek, alt sınıf insanları yaşadıkları koşullar ve nedenleri anlayamayacak hale getirmek, sorunların sınıflı toplum düzenine bağlı olduğu gerçeğini saklamak istiyorsan bireyin toplumcu aklını, toplumsal sorunlara ilgisini yok etmelisin. Hiper bireyciliği olağanüstü bir yaşam değeri haline getirirsen eğer insanın politik toplumu algılama biçimini de bu yönlü etkilemiş olursun.
Zaman zaman sen de demez misin bana “politikadan nefret ediyorum” diye? Al işte bu da aynı durum. Politikadan uzak kalmayı istemek demek, “bana ne böyle dünyadan”, “kim altta kalmış, kim kimi sömürmüş bana ne” demekle eş değer bir şey.
Bir yere kadar görmeyebilirsin burjuva kızı ama bir yere kadar.
Toplumların sınıflardan oluştuğu gerçekliğini, üretim ilişkilerinde ezen-ezilen ilişkilerinin yarattığı sonuçları örtbas mı etmek istiyor bu düzen sence? Versinler o zaman şırıngayı. İyi de sınıflı toplum düzeninin yarattığı acıları daha ne kadar bastırabilirler, daha ne kadar insanları “yazgınız bu” diyerek avutabilirler?
Sen ne diyorsun bu konuda?
Neoliberalizmin tatlı rüyası son mu buluyor? İnsanlar sınıflar arası geçişin giderek yok olduğu bir düzende düştükleri mutsuzluk girdabında uyanmaya mı başladı yoksa? Düşün hele bir, marabanın çocuğu artık okuyamıyor, hayatını değiştiremiyor. Ne olur? Toplumsal gerilim… Hadi diyelim kitle iletişim düzeniyle bu alt sınıfları bir süre uyuttuk. Aldattık. Kafalarını bulandırdık, oyaladık. Ama ne kadar saklanabilir gerçekler?
Şu geldiğimiz hale bak. Sen de mutsuzsun sonuçta. Hiç sorgulamamış beyinlerin; izlediği, gördüğü, okuduğu şeyleri; okulu, dini, şarkı sözlerini, atasözlerini, tarihi hiç sorgulamamış aptalların egemen olduğu bir dönemi, bilince hatta bilinçaltına yürüyen bir iletişim düzeninin ele geçirdiği insanları, onların sömürüsünü ve politik toplumu yaşıyoruz. Oh ne ala değil mi? Egemen sınıfın kurumlarına koşulsuz itaat için baskılanmış bir kuşak, alıklaştırılmış kitleler… Bedelini sence kim öder burjuva kızı?

