İlk Randevu…

0
364

Pek çok insanın yazma deneyimi ortaokul yıllarında tuttuğu günlükler, lise yıllarında yazdığı şiirlerdir. Benimkiler mektuplar oldu. Okuma yazmayı iyice öğrendiğime ikna olan annem beni hapisteki abime mektup yazmak için oturttuğunda birden büyümüştüm. Çünkü annemin komşulara kah ağlayarak kah söylenerek fakat en çok hasretle yazdırdığı mektupların sorumluluğu bana geçmişti. “Kıymetli oğlum” ile başlayan mektuplar her seferinde gözyaşıyla biterdi. Oğlunun hasretini acısını onun hapisliğine kızarak gidermeye çalışırdı annem. Mektupların ana fikri sitem olurdu.

Defter kağıdına yazdığım mektuplar zamanla A4 kağıtlarına dönüştü. Gelen mektupların karalanmış yerlerini okuma hünerim zamanla gelişti. Bir mektubun nasıl yazılması gerektiğini gene abimden gelen mektuplardan öğreniyordum. Mesela çekilen her acı yazılmayacaktı mektuplara. Görülen işkence anlatılmayacaktı. Hastalıklardan bahsedilmeyecekti. Hep “iyiyim” diyen mektuplarına “biz de çok iyiyiz” demeyi öğrendim. Annemim sitemlerini “yazdım” deyip geçiştirmeyi.

Ben beş yaşındayken hapse giren ve öncesinde hayal meyal tanıdığım abimle mektuplarda tanıştık. Başka bir imkân yoktu ve biz “Görülmüştür” damgalı mektuplar sayesinde abi- kardeş olduk. 

Mektupla başlayan yazma yolcuğum yine mektuplarla yıllarca sürdü. Hiç tanımadığım insanlara uzun uzun mektuplar yazdım. Uzun mektuplar aldım. Hiç tanımadığım insanların uzun mektuplarından tanıdım, sevdim hatta onlarla didiştim. Aşk mektupları da yazdım, ayrılık mektupları da. Kahır da yazdım, sevinç de. İçimde ne varsa mektuplara koydum. Zarfı kapatıp, kapatıp gönderdim. (Bu arada yazdığım o zehir zemberek mektupları saklayanlar bile ne yazık ki var 🙂 )

Uzaktakiyle konuşmanın en güzel şekliydi mektuplar. Kısa mesajların, sosyal medya hesaplarının yani akıllı telefonların olmadığı bir dünyada kilometrelerce uzakta olan bir insanı tanımanın, sevmenin, yegâne yolu.

Sonra… Hem zaman değiştiğinden hem de hayat sadece mektuplar değil başka türlü konuşmak istedim. Yazmak en çok yazan için merhem.  E okuyan da, yazılanı kucaklayınca bir başka heyecanı ve sevinci oluyor. Biriyle bir yazıda buluşmak bir denizin kıyısında usul usul yürümek gibi. Yaranı gösterip, yarasından öpmek gibi…

Hasılı kelam neredeyse 40 yıldır içimi yazarak döküyorum. Bazen unutmamak için, bazen iyileşmek için, en çok da dertleşmek için. Bir yazar olma kabiliyetim ve disiplinim ne yazık ki yok. Sinan “Reportare’ye ne yazacaksın” dediğinde bir iki mızıklanmamın nedeni de gene aynı disiplinsizlik. Ama beni çekip çevireceğinden, gerektiğinde canıma okuyacağından şüphem olmadığı ve ona karşı boynum kıldan bile ince olduğu için fazla itiraz etmek mümkün olmadı.

Fakat yazdığım yüzlerce yazı olmasına rağmen, heyecandan ellerim titriyor.  Ne yazmalıyım, nasıl başlamalıyım diye uzun uzun düşündüm. Yine akıllı telefonların olmadığı vakitlere gidersek, hoşlandığım çocukla çay bahçesindeki ilk randevum gibi diyelim J Kalbim öyle pıt pıt…  Hem korkuyorum, hem de çok sevinçliyim. ‘O da beni beğenir mi acaba?’ telaşındayım. ‘Yanlış bir şey söylersem suratı asılır mı ?’ kaygısındayım.

“Ne yazacak ola ki bu kadın”  diyenler vardır buraya kadar okuduysa. Karınca kararınca kendimden, hayattan, bazen aşktan, bazen bir türlü gelmeyen o güzel günlerden, umuttan konuşuruz bir şeyler. Memleketimiz ve elbette dünya yazmak için her türlü malzemeyi veriyor sağ olsun. Hiç konu sıkıntısı çekmiyoruz.

İki hafta sonra görüşmek üzere

Kargo*

Buraya bir kitap koyuyorum; Mehmet Fırat Pürselim’in yazdığı ismi Sakarmeke. Göğsünde biriktirdiği kuşları uçurduğu bir öykü kitabı. İlk öyküden son öyküye kadar hep kuşlar ve hayat var…

Buraya bir albüm koyuyorum; Cihan Mürtezaoğlu’nun Belli Olmaz’ı. Bu köşenin adına da ilham olan sözlerin yer aldığı, dinledikçe tekrar başa saracağınız, biraz kader, keder ve var oluş didiklemesi olan…

*Birhan Keskin’in Kargo şiirinden esinlenildi