Kusura Bakmayın Ama…

“Kusur” Arapça bir sözcük ve ne eksik ne fazla, bire bir “eksiklik” anlamına geliyor. Aynı Arapça kökten dilimize geçen bir başka sözcük de “taksir” ve bundan da Türkçe bir ekle “taksirli” sözcüğünü türetmişiz. Taksir “kısaltma, kısma; kusurda bulunma” anlamlarına gelirken “kusurlu” anlamına gelen “taksirli” sözcüğünü genelde “suç” sözcüğüyle tamlama oluşturmuş hâliyle görüyoruz: taksirli suç. O da “dikkatsizlik, tedbirsizlik, meslekte acemilik veya düzene, buyruklara ve talimata uymazlıktan doğan, istemeyerek gerçekleştirilen suç” anlamına gelesiymiş TDK’nin sözlüğüne göre. Yani kusur tek başına ya da taammüden bir suçu belirtmiyor, olsa olsa bir eksiklik ya da istemeden işlenen bir kabahate denk geliyor. Türkçe deyimlerde de karşımıza çıkıyor “kusur”: kusur işlemek, kusur etme(me)k, kusur aramak, kusur bulmak, kusura kalmak / kalmamak, kusura bakmak / bakmamak… Listedeki son deyim 21 Haziran 2021 Pazartesi akşamı geldi gündemin ortasına oturuverdi. Hiç derdimiz yokmuş gibi bu tartışma kusur kalmıştı zaten. Bakın “kusur kalmak” da var deyim olarak. Hatta sözcüğün Arapçadaki “eksiklik” anlamı en çok bu deyimde varlığını sürdürüyor diyebiliriz. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptığı açıklamada Covid-19 tedbirleriyle ilgili değişiklikleri açıklarken müzik yasağının saat 24.00 itibariyle devam edeceğini söyledikten sonra ekledi: “Kusura bakmasınlar, gece kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yok.” Galiba bir miktar kusura bakıldı doğal olarak, ayrı mevzu. “Kusura bakma” kalıbını günlük hayatta o kadar sık duyuyor ve kullanıyoruz ki tam anlamı hepimizin dağarcığındaymış gibi geliyor bizlere. Özür dileme, hatta nedamet getirme gibi tınlıyor kulakta; ama aslında kusura bakmamak “hoş görmek” demek. Yani kusura bakma derken söylediğimiz, “Beni hoş gör, mevzuu da çok uzatma.” Bir yandan muhatabına değer ve konum atfeder görünürken alttan alta “Tamam işte, uzatma!” diye yükselen bir garip kalıp. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da çok sevdiği ve sık sık kullandığı bir söz bu. Tanıl Bora 2018’de yayımlanan “Zamanın Kelimeleri – Yeni Türkiye’nin Siyasî Dili” adlı kitabında bu “Kimse kusura bakmasın” kalıbını da inceleyerek Erdoğan’ın bunu hangi işlevlerde kullandığı üzerinde durmuş, bu kalıbın sadece Cumhurbaşkanı’nca kullanılmadığını, iktidar kanadından başka kullananlar olduğu gibi muhalefetin de bu kullanıma nasıl teveccüh gösterdiğini örnekleriyle anlatmıştı. İlgilenenler mezkûr kitabı ya da en azından ilgili bölümü okuyabilirler.  

Her duyduğumda beni rahatsız eden ve asla olumlu bağlamda kullanmadığım iki sözcük vardır: Kusura bakmamakla bağlantılı olan “hoşgörü” ve “hayırsever(lik)”. Bu iki sözcük, daha doğrusu bu iki sözcüğün günümüz Türkiye’sinde kazandıkları anlamlar o kadar rahatsız edici ki duyunca gözüm seğirmeye başlıyor. Sözcükler sözlükteki anlamlarından ibaret değildir; günlük hayat içerisinde yeni anlamlar kazanır, söyleyene ve muhatabına göre katmanlanırlar. Sözlükteki anlamıyla apaçık olumlu bir çağrışımı olsa da hoşgörü ve hayırseverlik de bu sözcüklerden. İlk duyduğumuzda / okuduğumuzda iyi bir şeyden bahsediliyor hissi yaşasak da üstünü biraz kazıyınca alttaki anlamı görmemiz işten bile değildir. Peki beni hoşgörü ve hayırseverlik karşıtı yapan, sık sık da kusura baktıran sebepler neler? Dilim döndüğünce ve mümkün mertebe uygun örneklerle anlatmaya çalışayım.

Önce şu hayırseverlik meselesini aradan çıkaralım. Bir yerde hayırseverlik çok önemliyse, kişisel özelliklerinden bağımsız olarak hayırseverlere şiddetle ihtiyaç duyuluyorsa, hayırsever olmak meşruiyet ya da geniş kitlelerin sempatisini kazanmak için bir yöntem hâline getirilmişse orada hayra muhtaç çok insan, çok yoksulluk, çok adaletsizlik var demektir. Hayırseverlerinin çokluğuyla ve eylemleriyle övünen bir toplum fakirlerin sayısının fazlalığıyla, açlık-tokluk mücadelesi verenlerin acılarıyla övünüyordur. Onurlu bireylerden oluşan, sosyal adaletin gözetildiği, insanî yaşam standartlarının her bir üye için olmazsa olmaz kabul edildiği bir toplumda kimse kimseye karşı hayırsever olmaz. İhtiyacı olana yine yardım edilir, ama bunun adı olsa olsa dayanışmadır. Hayırseverlik bir hiyerarşi içerir ve doğal olarak bir tahakküm ilişkisi kurar. Dayanışmadaysa eşit yurttaşların birbirlerine karşı duydukları sorumluluk ve saygı esastır. Son günlerde tabiri caizse “patlayan” bazı hayırseverlerin ilişkilerini, yaptıkları işleri ve iş yapma biçimlerini, kendi başlarına birer suç organizasyonu olduklarını gördüğümüz de bir gerçek. Benim naçizane önerim şudur: Hayırseverliğiyle övünen birini görürseniz gözünüzü dört açın, orada kesin büyük ya da küçük pis işler dönüyordur.

Gelelim hoşgörüye… Hoşgörüsüyle övünen kişilere ya da gruplara hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum. Bunlar genellikle toplumun dışladığı ya da en azından dışlamaya fırsat kolladığı kişilere ya da gruplara karşı çıkartırlar bu hoşgörü kartını. Ülkemizi örnek verecek olursak “Biz de Müslümanlara karşı çok hoşgörülüyüz.” diyen bir gayrımüslim göremezsiniz kolay kolay, ancak “Biz gayrimüslim vatandaşlarımıza karşı çok hoşgörülüyüz.” cümlesi duyulabilir; çünkü hoşgören hep avantajlı, güçlü ve hakim konumdadır. Dezavantajlı, güçsüz, sayıca az ya da tahakküm altında olanın ne haddinedir ki hoşgörülü olmak, hoşgörmek? “X’e karşı hoşgörülüyüm / hoşgörülüyüz.” demek “X ile adil ve eşit bir ilişki içinde diyalog kurabilirim, eşit yurttaşlık haklarıyla bir arada yaşayabilirim.” demek değil, tam aksine “X’i istediğim an bir kaşık suda boğar, anasından emdiğini burnundan getiririm; ama yüce gönüllülüğümden (ya da henüz vakti gelmediğinden) yapmıyorum.” demektir. Buradaki tehdidi anlamak zor olmasa gerek. Hoşgörmek tepeden bakmak, tepede olduğunu durmaksızın hatırlatmak, hoşgörülene karşı kullanılabilecek sopanın varlığını direkt o sopayla sırtını pışpışlayarak hoşgörülene hissettirmektir Demem o ki hoşgörülülüğü ile övünenlere karşı özellikle hoşgörünün muhatabı olanlar her zaman dikkatli ve uyanık olmalıdır; zira tarih, günü saati gelince, şartlar olgunlaşınca hoşgörmeyi artık gereksiz bulanların zulümleriyle, katliamlarıyla doludur. “Kusura bakma” ya da “Kimse kusura bakmasın” kalıbı da bu hoşgörü teranesine benzer bir işlev üstlendi zannımca, o yüzden uzun uzun onun da izahını yapmaya gerek yok.

Umuyorum ki kimsenin hayırseverlere muhtaç olmadığı, kimsenin kimseyi hoşgörerek tehdit etmediği, kimsenin insanlar üzerindeki tahakküm beyanını ya da artık mutat hâle gelen tehditlerini hüsnütabirle kamufle etmediği, kusurlunun da kusuruna bakılan bir ülkemiz de olacaktır gelecekte. Ama kimse kusura bakmasın, şu an böyle bir şeyden bahsetmek imkân dahilinde değil.


Benzer İçerikler
Devamı

İnce şeyleri anlamak…

“Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” der Gülten Akın İlkyaz şiirinde. Ne zaman aklıma gelse…