Dünyanın Kenarında Sürmek: Big Sur

0
21

“Big Sur, insanların yıllar önce hayalini kurduğu Kaliforniya’dır… Burası, kıtanın bittiği ve hayal gücünün başladığı yerdir.”

Henry Miller, Big Sur ve Hieronymus Bosch’un Portakalları

California’nın orta kıyılarında, Carmel’in hemen güneyinde başlar her şey. Sabahın erken saatlerinde, o meşhur Pasifik sisi (marine layer) henüz Santa Lucia Dağları’nın eteklerinden çekilmemişken, Highway 1 (Pasifik Kıyısı Otoyolu) gişesi olmayan, ruhani bir eşik gibidir. Vitesi küçültüp ilk sert viraja girdiğiniz an, sadece coğrafi bir bölgeye değil; medeniyetin, asfaltın ve Amerikan Rüyası’nın okyanusa çarpıp parçalandığı bir arafta olduğunuzu anlarsınız. Burası Big Sur’dur; dünyanın bittiği yer.

Big Sur, aslında bir kasaba veya net sınırları olan bir ilçe değildir. Doğada 140 kilometre boyunca uzanan, okyanusun öfkesiyle dağların sessizliği arasına sıkışmış bir ruh halidir. Bu yola çıkmak, A noktasından B noktasına gitmek demek değil; insanın yarattığı mekanik canavarlarla (otomobiller ve motosikletler), doğanın en vahşi, en dokunulmamış haliyle yüzleşilen bir ritüeldir. EKOTON

Gündelik hayatta bizi işe, markete veya alışveriş merkezlerine götüren o sıradan metal yığınları, Big Sur’un asfaltına tekerlek bastığı an kimlik değiştirir. Bir motosikletin selesindeyseniz, okyanusun tuzu yüzünüze çarpar, “Red Wood” ağaçlarının serin gölgesine girdiğinizde aniden düşen sıcaklığı iliklerinize kadar hissedersiniz. Altınızda titreyen motor bloğu, virajlarda yatarken yerçekimiyle girdiğiniz o sessiz antlaşmanın bir parçası olur.

“Sürüş, muazzam bir amnezi biçimidir. Her şey silinir; geriye sadece hareket, asfaltın hipnotik çizgileri ve makinenin yarattığı o derin boşluk kalır.”

Jean Baudrillard, Amerika

Eğer üstü açık bir klasik otomobilin, mesela 1960 model bir Chevrolet Corvette’in veya bir Porsche 356’nın direksiyonundaysanız, araç sizi dünyadan izole eden bir taşıt olmaktan çıkar; sizi dünyaya açan bir “özgürlük kapsülüne” dönüşür. Radyoyu kapatırsınız, çünkü uçuruma vuran dalgaların sesi ve motorun devir çevirirken kayalıklarda yankılanan homurtusu, duyabileceğiniz en kusursuz senfonidir. Bu yolda hız yapmak bir amaç değildir; amaç, lastiklerin asfalta tutunuşunu, direksiyonun avuç içlerinize ilettiği o mekanik titreşimi ve bir sonraki kör virajın ardında sizi bekleyen manzarayı hissetmektir.

Bugün milyonlarca dolarlık spor otomobillerin ve motosikletlerin zarifçe süzüldüğü bu pürüzsüz asfalt kurdele, aslında kan, ter ve dinamitlerle doğanın bağrından sökülerek alınmıştı. 1920’lerin başında, bu sarp kayalıklara bir yol inşa etme fikri delilik olarak görülüyordu. 18 yıl süren inşaat boyunca San Quentin hapishanesinden getirilen mahkumlar, bellerine bağlanan iplerle uçurumlardan sarkıtılıp kayalara dinamit yerleştirdi. O dönemde bu yoldan ilk geçen cesur sürücüler, araçlarının sınırlarını ve kendi akıl sağlıklarını test ediyorlardı.

1937’de yol tamamen açıldığında, dönemin yerel gazetelerinden Monterey Peninsula Herald şöyle yazıyordu: “Bu yol, doğanın insanlığa ‘Buradan geçemezsin’ dediği yere, mühendisliğin ‘İzle de gör’ cevabıdır. Direksiyona geçen her sürücü, sağındaki sonsuz maviliğe bakarken aslında bir ip cambazı olduğunu kabul etmelidir.”

Ve elbette, “Highway 1”in tacındaki en parlak mücevher: “Bixby Creek” Köprüsü. 1932 yılında tamamlandığında dünyanın en yüksek tek açıklıklı beton kemer köprüsüydü. Bugün bile, virajı dönüp “Bixby Creek” vadisinin o devasa yarığını birleştiren bu zarif beton kemeri gördüğünüzde, ayağınız gazdan istemsizce çekilir. Otomobil veya motosiklet fotoğrafçılığının Kabe’si sayılan bu nokta, insan dehasının doğayla inatlaşmasının değil, onunla kurduğu estetik uyumun zirvesidir. Köprünün üzerinden geçerken altınızdaki yüz metrelik boşluk, aracınızın içindeki güven hissiyle birleşerek size hafif bir baş dönmesi yaşatır.

Burası sıradan bir sürüş rotası değildir. Dünyanın kenarında, solunuzda uçsuz bucaksız bir okyanus, sağınızda sizi ezmek için yükselen dağlar varken, sizi hayatta tutan tek şey altınızdaki makinenin mühendisliği ve kendi reflekslerinizdir.

“Okyanus her şeyin kralıdır. Dünyadaki bütün makineler, bütün o gürültülü motorlar ve çarklar, bu karanlık dalgaların yanında birer oyuncak gibi kalır.”

Jack Kerouac, Big Sur

Highway 1”in Big Sur kıvrımları, yalnızca asfalt ve betondan ibaret değildir; burası aynı zamanda 20. yüzyılın en huzursuz zihinlerinin, medeniyetten kaçarken sığındıkları bir “kale”dir. Beat Kuşağı yazarları için otomobil, hiçbir zaman sadece bir ulaşım aracı olmamıştır. Onlar için araç; özgürlüğün demirden zırhı, sistemin dışına kaçılan bir kaçış kapsülü ve bazen de kendi içsel cehennemlerini taşıyan tekerlekli bir hücreydi.

“Yol, yaşamaktır. Ancak hiçbir yer, kendi içimizden daha uzak değildir.”

Jack Kerouac, Yolda (On the Road)

Jack Kerouac, edebiyat tarihine “yol” denince akla gelen ilk isimdir. Ancak Yolda (On the Road) romanındaki o bitmek bilmeyen, alkol, caz ve benzin kokulu gençlik enerjisi, Big Sur’a geldiğinde yerini varoluşsal bir sükunete, hatta çöküşe bırakır. Kerouac, 1960’ta Lawrence Ferlinghetti’nin kabininde kalmak için bu kıyıya geldiğinde, artık o meşhur 1949 model Hudson’ının arkasındaki neşeli çocuk değildir.

Jack Kerouac Big Sur adlı romanında, okyanusun hırçın sesini “tanrının uykusuzluğu” olarak tarif eder. Onun için yol, bir yerden bir yere gitmek değil, “yokluğa” varmaktır. Kerouac’ın kaleminde Big Sur, insanın makineyle (veya insanın kendi doğasıyla) girdiği son çatışma alanıdır:

“Okyanusun gürültüsü, dünyadaki tüm makinelerin sesinden daha büyük; tüm motorların, tüm pistonların, tüm viteslerin gürültüsünü ezip geçiyor. İnsan burada, o koca metal yığınının içinde kendini ne kadar da sahte hissediyor.”

Kerouac için otomobil, Big Sur’un o ürkütücü sessizliğinde bir sığınaktır; ancak bu sığınak, dünyadan kopuşun da sembolüdür. O, direksiyon başında aslında kendi zihnindeki virajları dönmeye çalışır ama her keskin viraj onu, doğanın karşısındaki acizliğine bir adım daha yaklaştırır.

Henry Miller ise 1944’te Big Sur’a yerleştiğinde, burayı sadece “kaçılacak bir yer” değil, bir “ütopya” olarak görüyordu. Hieronymus Bosch’un Portakalları kitabında, bu coğrafyayı modern dünyanın karmaşasından kurtulmuş bir cennet bahçesi gibi resmeder.

Miller için araç, medeniyet ile vahşi doğa arasında gidip gelen bir elçidir. O, kıyı boyunca eski, belki de çoktan dökülmeye başlamış Amerikan otomobilleriyle seyahat ederken, aslında o otomobili bir “araç” olarak değil, medeni dünyaya tutunabildiği son köprü olarak görür. Miller’ın Big Sur’u, insanın makineleşmeden önceki o saf haline dönme çabasıdır. Ancak bu çaba ironiktir; zira oraya ulaşmak için yine o “mekanik gürültüye”, yani otomobilin motor sesine ve asfaltın soğukluğuna muhtaçtır.

Beat yazarları için bu rota, “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” felsefesinin otoyollara dökülmüş halidir. Otomobilin içindeyken (veya motosikletin selesindeyken) dünya bir film şeridi gibi akar; ancak sizin iç dünyanız, motorun titreşimiyle senkronize olur. Big Sur virajları yazarların “otomobil bir hapishane mi yoksa özgürlük mü?” sorusunun cevabını aradıkları bir yerdir. Hız ise, mantığın sustuğu ve sezginin konuşmaya başladığı bir sınır durumudur. Highway 1’in o dar, uçurumlu virajlarında hız yapmak, ölümle oynamak değil, hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu hissetmektir.

“Bir arabanın içindeyken her zaman bir kompartımandasınızdır… Dışarıdaki dünya sadece pencereden izlediğiniz bir film şerididir. Bir motosiklette ise o çerçeve tamamen ortadan kalkar. Sadece manzaranın bir seyircisi değil, onun tam ortasındaki bir parçası olursunuz.”

Robert M. Pirsig, Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı

Bu kuşak için otomobilin direksiyonu, bir hükümdarın asası değil; bir rahibin tespihi gibidir. Her virajda gazı açmak, her tepede manzaraya bakıp durmak, onların ayinidir. Edebiyatın en melankolik ve en asi çocukları, bu coğrafyada; rüzgârın, tuzun ve makine yağının kokusunun, kütüphanelerdeki kitaplardan daha büyük bir hakikati barındırdığına inanmışlardır.

Onlar, Highway 1’i aşındırırken aslında şu soruyu soruyorlardı: “Kendi kendimizden kaçmak için ne kadar uzağa sürmemiz gerekir?”

Big Sur ise onlara hep aynı cevabı verdi: “Denizin bittiği yere kadar.”

Big Sur ve Highway 1, beyaz perdede asla sadece bir arka plan olmamıştır; onlar, hikâyenin gidişatını değiştiren, karakterlerin kaderini tayin eden yaşayan birer oyuncudur. Hollywood, Pasifik’in bu vahşi kıyı şeridini keşfettiğinden beri, burayı bir “kurtuluş alanı” olarak kodladı. Karakterin şehirdeki kaostan, yasak aşktan ya da geçmişin gölgelerinden kaçtığı o nihai “yol filmi” sahneleri, hep Big Sur’un sisli virajlarında noktalanır.

Eğer “havalı” olmanın bir coğrafi koordinatı olsaydı, bu Highway 1 olurdu. Ve bu koordinatın tartışmasız lideri Steve McQueen’di. McQueen, otomobil ve motosiklet kültürünün sinemadaki gerçek yüzüydü. Onun Big Sur virajlarındaki varlığı, sadece bir oyuncunun performansı değil, bir yaşam tarzının ilanıydı.

“Yarışmak, sürmek ve yolda olmak hayattır. Bunun öncesinde veya sonrasında olan her şey, sadece sıranızı beklemektir.”

Steve McQueen

McQueen’in deri ceketi, güneş gözlükleri ve altındaki güçlü bir motora (ya da üstü açık, rüzgârı doğrudan içeri alan bir İngiliz roadster’ına) olan düşkünlüğü, bu rotayı “asi ruhun hac merkezi” haline getirdi. O sahnelerde hız bir amaç değil, bir “tavırdı”. Virajı alırken gösterdiği o kayıtsız sakinlik, Big Sur’un uçurumlarına karşı duruşun bir özetiydi: “Dünya uçurumun kenarında, ama ben direksiyondayım, yani kontrol bende.”

Alfred Hitchcock, Big Sur’un hemen kuzeyindeki Monterey ve Carmel kıyılarını Vertigo (1958) filminde sadece bir mekân olarak değil, başrol oyuncusu olarak kullandı. Hitchcock için bu coğrafya, insanın içindeki “düşüş” korkusunu tetikleyen bir sahneydi. James Stewart’ın otomobille o virajlı yollardan geçip Kim Novak’ın peşinden denize doğru bakışı, aslında bir otomobil yolculuğunun değil, bir saplantının girdabıdır.

Hitchcock, bu coğrafyanın sisini ve okyanusun gri-mavi tonlarını, karakterlerin ruhsal çöküşünü yansıtmak için bir palet gibi kullandı. Sürücünün otomobille otoyolda süzüldüğü sahneler, izleyiciye bir güvenlik hissi vermek yerine, her an bir şeylerin ters gidebileceği, her virajın ardında bir gizemin saklı olduğu bir “baş dönmesi” yaşatır.

1960’ların ve 70’lerin Amerikan sinemasında, bir karakterin nihai özgürlüğe kavuştuğu yer, her zaman Big Sur’un güneşin batışına doğru kıvrılan asfaltıdır. The Sandpiper (1965) filminde Elizabeth Taylor ve Richard Burton, bu kıyıların bohem atmosferinde kendi aşklarını yeniden tanımlarken, otomobil onların birbirlerine en yakın ve aynı zamanda en yabancı oldukları sığınaktır.

Bu filmlerde otomobil veya motosiklet, karakterin “yeni hayatına” geçişini sağlayan bir doğum kanalıdır. Şehrin boğucu, binalarla örülü dünyasından çıkıp, gökyüzünün ve denizin sonsuzluğuna açılan o devasa boşluğa girmek, ancak Highway 1’in o virajlı yapısıyla mümkündür.

Bugün bile, lüks bir otomobil markasının reklam filmi çekileceği zaman akla ilk gelen yer ya Big Sur’daki o ikonik Bixby Köprüsü ya da gün batımına doğru kıvrılan Pasifik virajlarıdır; çünkü o görüntüler, otomobili bir makine olmaktan çıkarıp “hayatın anlamını keşfetme aracı” haline getirir.

“Bazı yollar sizi bir yere götürmek için değil, nerede olduğunuzu unutmanız için yapılmıştır.”

Sinemanın bize öğrettiği şudur: Big Sur’a giden bir araç, sadece motor parçalarından oluşmaz; o, karakterin geçmişini geride bıraktığı, kendine döndüğü ve rüzgârın sesini dinlediği bir “ayin odası”dır. Bir Ferrari 250 GT’nin Pasifik sisi içinde süzüldüğünü gördüğümüzde, aslında sadece bir araba izlemeyiz; hızın, özgürlüğün ve estetiğin mükemmel birleşimine, bir selüloit rüyaya tanıklık ederiz.

Sinema, bu rotayı bize bir otoyol olarak değil, ruhumuzun sınırlarını zorlayacağımız bir “düş sahnesi” olarak sundu. Ve biz, her izlediğimizde, o direksiyonun başında kendimizi hayal etmekten asla vazgeçmedik.

“Uçurumun Kenarı… Onu dürüstçe açıklamanın bir yolu yoktur. Çünkü o kenarın tam olarak nerede bittiğini bilen tek insanlar, çoktan aşağı düşmüş olanlardır.”

Hunter S. Thompson, Hell’s Angels

Big Sur’un Highway 1 rotasını bir otomobilin koltuğunda sürmek bir “seyahat” ise, bir motosikletin selesinde sürmek bir “ayin”dir. Otomobil sizi okyanusun hiddetinden koruyan bir zırh sunar; motosiklet ise sizi okyanusun kokusuna, sisin ıslaklığına ve yolun ruhuna doğrudan maruz bırakır. Burada motosiklet sürmek, Robert Pirsig’in Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı eserinde vurguladığı o “mekanikle bütünleşme” haline en yakın deneyimdir.

Big Sur’da motosiklet süren biri için viraj, aşılması gereken bir engel değil, varoluşun bir parçasıdır. Pirsig’in dediği gibi: “Motosikletin üzerinde, bir arabanın içindeyken olduğu gibi dışarıdaki bir manzaranın içine hapsolmuşsunuzdur. Sadece manzaranın bir parçası olursunuz.”

Pasifik kıyısının o keskin, sürekli değişen virajlarında, motosikletin yattığı açı ile sizin vücudunuzun ağırlık merkezi arasındaki o mikroskobik denge, kusursuz bir “anı yakalama” sanatıdır. Viraja girdiğiniz o saliselik sürede, geçmişteki pişmanlıklar veya gelecekteki kaygılar silinip gider. Geriye sadece iki şey kalır: Asfaltın dokusu ve dengeniz. Sis çöktüğünde okyanusun tuzlu nemi vizörünüzde boncuklanırken, aslında kendi zihninizin berraklığına doğru bir yolculuk yaparsınız.

Big Sur, motosikletçiler için “korku ile hazzın” dans pistidir. Yolun hemen solunda kilometrelerce aşağıda köpüren Pasifik, sağınızda ise sizi gökyüzüne doğru iten sarp kayalıklar… Bu coğrafyada dikkatiniz bir an bile dağılsa, uçurumun kenarındaki bariyerlerin fiziksel ve sembolik sınırlarıyla yüzleşirsiniz.

Bu “yok olma” ihtimali, paradoksal bir şekilde, sürücüye hayatta olduğunun en güçlü kanıtını verir. Hunter S. Thompson’ın Hell’s Angels ruhundaki o “tüketim toplumuna ve konfora meydan okuma” felsefesi, bu rotada bambaşka bir boyuta ulaşır. Burada hız yapmak bir efelenme değil, doğanın vahşiliğine karşı bir selam duruşudur. Otoyolun o virajlarında gazı açtığınızda çıkan egzoz sesi, kayalıklarda yankılanıp denizin gürültüsüne karıştığında, kendinizi evrenin küçük ama çok canlı bir parçası gibi hissedersiniz.

“Big Sur’da motosiklet sürmek, bıçak sırtında yürümek gibidir; o kadar keskindir ki, dünyevi olan her şey geride kalır, geriye sadece rüzgârın uğultusu ve motorun ritmik kalp atışı kalır.”

Pasifik sisi bazen o kadar yoğundur ki, ön tekerleğinizi bile göremezsiniz. İşte o an, motorun gidonuna hâkim olan elleriniz değil, sezgilerinizdir. Bu, tam bir Zen halidir; görmediğiniz bir yolun kıvrımlarını, motorun altınızdaki titreşiminden ve asfaltın size verdiği geri bildirimden “okumak”.

Motosiklet burada bir ulaşım aracı olmaktan çıkar; insan ve makinenin birleştiği, doğanın en vahşi köşesinde bile ritmini koruyan bir “denge makinesi” olur. Big Sur’un sisli virajlarında motosiklet süren herkes, aslında otoyolun sonunda bir varış noktasına değil, kendi içsel dinginliğine ulaşmaya çalışır.

Virajı döndüğünüzde sisin arasından aniden çıkan güneş ışığı ve önünüze serilen o uçsuz bucaksız Pasifik mavisi, motosikletçinin ulaştığı “aydınlanma” anıdır. Bu rotada motosikletçi, makinenin mekaniği ile doğanın kaosu arasında mükemmel bir köprü kurar. Bu yüzden Big Sur, sadece bir yol değil; dünyadan kopup, makinenin ruhuyla birleştiğiniz, uçurumun kenarında dans eden bir felsefedir.

Big Sur’un vahşi, sisli ve biraz da tekinsiz doğasının hemen kuzeyinde, Monterey Yarımadası’nda bambaşka bir dünya başlar. Burası, otomobilin sadece bir “özgürlük aracı” değil, bir “sanat nesnesi” ve “aristokratik bir miras” olarak kutsandığı yerdir: Pebble Beach. Her yıl ağustos ayında dünyanın dört bir yanından gelen paha biçilemez klasiklerin buluştuğu Concours d’Elegance, otomotiv kültürünün Kabe’sidir.

Pebble Beach’te otomobil, mühendislikten ziyade bir heykelcilik şaheseridir. Burada devrimci bir Ferrari 250 GTO’nun eğrileri, klasik bir Duesenberg’in ihtişamı veya Porsche 356’nın o minimal, saf tasarımı, bir sanat galerisindeki tablolar gibi sergilenir. Ancak bu rafine dünyadan çıkıp güneye, Big Sur’un o hırçın uçurumlarına doğru sürmeye başladığınızda, otomobilin kişiliği değişir.

Pebble Beach’in sessiz ve kusursuz çimlerinde dururken bir mücevher gibi parlayan o otomobil, Highway 1’in keskin virajlarına girdiği anda “evine” döner. Otoyolun o kendine has dokusu, otomobili sergilenen bir eser olmaktan çıkarır ve ona asıl varoluş sebebini hatırlatır: Hareket etmek.

Big Sur’un derin vadilerinden geçerken, okyanusun dalgalarının kayalara vuruşu ile modern veya klasik bir motorun ürettiği ses arasında tuhaf bir uyum vardır. Özellikle Amerikan “Muscle Car” kültürünün ikonları olan V8 motorların, o tok, hırıltılı ve yer sarsıcı sesi, uçurumun kenarında yankılandığında, bu ses sadece mekanik bir gürültü değildir; bu, doğanın kaosuna karşı insanın mühendislik gücüyle verdiği estetik bir yanıttır. Bir 911’in o karakteristik, tiz ve ritmik motor sesi, okyanus rüzgarının uğultusuyla birleştiğinde ortaya çıkan şey, otomobil tutkunları için bir operadır. Eski bir Ferrari’nin V12 motorunun devir çevirirken çıkardığı o yüksek frekanslı çığlık, Pasifik sisi içinde süzülürken havayı yırtar ve ormanların sessizliğini anlık olarak bozarak büyüleyici bir kontrast yaratır.

Bu rotada sürmek, otomobil kültürünün iki kutbunu birleştirir. Bir yanda Pebble Beach’in o elit, “koleksiyon” odaklı aristokrasisi; diğer yanda Big Sur’un sınırsız, kontrolsüz ve vahşi özgürlüğü. Otomobil aristokratları için Highway 1, makinelerinin potansiyelini doğanın en dramatik fonunda sınadıkları bir “test sürüşü”dür.

Burada bir otomobilin değerini sadece motor gücü veya parçalarının nadirliği belirlemez; o otomobilin, okyanusun kıyısındaki o dar virajları nasıl “kavradığı” ve sürücüsüyle nasıl bir iletişim kurduğu belirler. Aristokrasi, burada yerini saf bir performansa ve doğayla olan bu mekanik diyaloğa bırakır.

“Pebble Beach’te otomobile bakarsınız; Big Sur’da ise otomobili dinlersiniz. Birinde otomobilin geçmişini onurlandırırsınız; diğerinde ise onunla birlikte bugünü, anı ve hızın sınırlarını yaşarsınız.”

Big Sur, bu yüzden sadece bir yol değil, otomobil aristokrasisinin bile sonunda “doğaya teslim olduğu” bir son duraktır. O görkemli klasiklerin motor seslerinin, dalgaların gümbürtüsüne karıştığı o anlarda, makine ile doğa arasında binlerce yıldır süregelen o kadim mücadelenin barış antlaşması imzalanır.

Highway 1’in Big Sur kıvrımlarında sürmek, fiziksel bir yer değiştirmeden çok, zamanın ve benliğin katmanlarına yapılan bir dalıştır. Yolun sonuna geldiğinizde, harita üzerinde sadece bir noktadan diğerine geçmiş olursunuz; ancak zihninizde, artık asla eskisi gibi olmayacak bir dönüşümün izlerini taşırsınız.

Big Sur’daki bir otomobil veya motosiklet, aslında bir zaman makinesidir. 1960’ların ruhunu taşıyan bir klasik aracın direksiyonundayken, o dönemin estetiğini, o dönemin hız anlayışını ve belki de o dönemin hayallerini bugünün asfaltına taşırsınız. Sürüş boyunca çevrenizdeki devasa sekoya ağaçları, yüzyıllardır orada duran antik tanıklar gibi sizi izlerken, siz o eski motorun ritmiyle kendi zamanınızın dışına çıkarsınız.

Mekanik bir enstrümanın (ister bir motosikletin gidonu ister bir spor otomobilin vitesi olsun) kontrolü sizdeyken, dünya artık geçip gitmeniz gereken bir yer değil, bizzat parçası olduğunuz bir hikayedir.

Edebiyatın, sinemanın ve felsefenin okyanus kıyısındaki bu rotada buluştuğu nokta aynıdır: İnsan, en çıplak haliyle kendiyle ancak yolda yüzleşir.

Highway 1’in o bitmek bilmeyen virajlarını dönerken, aslında zihninizdeki düğümleri çözersiniz. Uçurumun hemen kenarında, motorun titreşimiyle kendi kalp atışınızın senkronize olduğu o an, dış dünyadan tamamen koparsınız. Sisin içinden süzülen her aracın sürücüsü aslında bir arayış içindedir; kimi eski bir aşkın hayaletinden kaçar, kimi geleceğin belirsizliğinden, kimi ise sadece modern dünyanın gürültüsünden biraz olsun uzaklaşmak ister.

Big Sur, hiçbir zaman “gidilip bitirilen” bir yer değildir. Oradan ayrılırken, yanınızda getirdiğiniz tek şey, okyanusun tuzlu kokusu, motorun kulağınızda kalan uğultusu ve kendi içsel sessizliğinizle kurduğunuz yeni bir diyalogdur.

“Yolculuk, varış noktasında bitmez; o, virajı her döndüğünüzde kendinizden bir parça daha bulduğunuz, asla sonu gelmeyen bir hatırlayıştır.”

Bugün, o devasa Bixby Köprüsü’nü arkanızda bırakıp Monterey’in modernliğine ya da güneyin sıcaklığına doğru sürerken, artık başka bir insansınızdır. Çünkü Big Sur, size şu en büyük sırrı fısıldamıştır: En uzun yolculuk, Pasifik kıyısında katedilen o kilometreler değil, kendi zihninizin karanlık ormanlarında ve aydınlık uçurumlarında yaptığınız o sessiz sürüştür.

Siz motoru stop edip kontağı kapattığınızda bile, o yolun ruhu ve okyanusun sesi, zihninizin derinliklerinde dönmeye devam eder. Çünkü Big Sur, haritalarda değil, insanın kendi derinliklerinde inşa ettiği, asfaltı hiç bitmeyen bir yolculuktur.

“Gittiğin yerin bir önemi kalmadığında, işte o zaman gerçekten varmışsındır.”

Zen Atasözü

Önceki İçerik“Babbo, Pietà!” (Babacığım, Merhamet Et!); Kurumsal Dünyanın Görünmez Kelepçeleri
1966, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksek Okulu,Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Radyo ve Televizyon Bölümü’nde yüksek lisans yaptı ve doktora çalışmasına devam etti, tez aşamasında ayrıldı. 1984-1989 yılları arasında, bir yandan okurken bir yandan Toros Mühendislik şirketinde İthalat ve Pazarlama Müdürü olarak görev yaptı. , yine aynı yıllar arasında UNESCO’ya bağlı, kar amacı gütmeyen uluslararası programlara sahip “The Experiment In International Living in Turkey”de Program Koordinatörlüğü görevini yürüttü. 1991 yılında Şeker Sigorta’da Reorganizasyon, Pazarlama ve Reklam Müdürü olarak mesleki kariyerine başladı. 1993 yılında Oyak Sigorta’da Reklam Müdürü olarak görev aldı. Dream Design Factory’de 7 yıl Genel Koordinatörlük, (dDf'teki son 3 yılında dDf’nin yan kuruluşu olan dda, Dream Design Advertising’de Müşteri İlişkileri Direktörlüğü) Capital Events’de 2 yıl Genel Koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2003 yılında X-event’in kurucu ortaklarından biri olarak, şirketinin genel koordinatörlük görevini üstlendi. 2005-14 yılları arasında Farkyeri Reklam Ajansının Kurucu Ortakları arasında yer aldı. Ulusal ve uluslararası müşteriler için yüzlerce başarılı projeyi hayata geçirdi.Reklamcılık ve Etkinlik Yönetimi alanlarında bir çok ödül aldı. İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’nde Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı. Doğrudan Pazarlama İletişimcileri Derneği Genel Koordinatör olarak görev yaptı. Çeşitli kitap projelerine katkıda bulundu, çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, araştırma ve makaleleri yayınlandı. Halen bir çok ajans ve markaya danışmanlık vermektedir. TTNet'in "Yaratıcıya Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek" projesinin eğitmenlerinden oldu. 2006-2011 yılları arasında Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde, “Etkinlik Yönetimi” dersleri verdi. Fenerbahçe Kulübü, Yüksek Divan Kurulu Üyesidir Specialties: Advertising, Event Management and Marketing, Special Project

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz