Hız Çağında Yavaşlığın Politikası: Neslihan Dikmen ile Analog Bir Sığınak İnşası Üzerine

0
83

Yaşadığımız çağ -Byung Chul Han deyimiyle- dünyamızı “pürüzsüz” bir estetiğe hapsederken, kentlerin kolektif hafızası da o pürüzsüz mermerlerin, aslına sadık kalmayan restorasyonların altında sinsice tahnit ediliyor. Ancak bu tehditkâr vahanın hangi boyutlara ulaşabileceğinin ve yaşamlarımızın özünden neleri söküp atabileceğinin farkındalığıyla yaşayan her birey, sistemde umut veren birer gedik açıyor. Sadece yaşamın ve ruhunun sesine kulak vererek… Özüne sadık kalarak ve yavaşlayarak…

İşte böylesine bir kıyımın ortasında, böyle bir gedikte, kendi barınağını inşa etmiş bir isimle tanıştıracağım sizi bugün: Neslihan Dikmen.

Neslihan ile, Ankara’nın tam kalbinde, Botanik Parkı’nın yeniden hayata döndürülen ve yanına bir de kafe eklenen serasında düzenlediği atölyesinde tanıştık. Ruhunu yıkayan işi yapan her insan gibi, özel bir ışığı vardı. Anlatılacak derin bir hikayesi olduğu ve o hikâyenin her parçasını hakkını vererek taşıdığı gözlerinden okunuyordu. Öyleyse dedim, ben bu kadını biraz daha yakından tanımalı ve onu mutlaka sizlerle tanıştırmalıyım.

Ankara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü’nden mezun olan Neslihan, eğitimi sırasında Troya Müzesi’nde staj yapmış, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde gönüllü konservatör olarak görev almış; DTCF Farabi Fuaye Salonu’nun ve Koca Mimar Sinan heykelinin restorasyonlarında sahada bulunmuş. Yani Ankara’nın ve bu toprakların belleğine bizzat dokunmuş onun elleri.

Mezuniyetinin ardından, bu birikimi sürdürebileceği düzenli bir zeminle karşılaşmamış.  Özel sektörün güvencesiz, proje bazlı, göçebe iş modelleri; kamu sektörünün kendi tıkanıklıkları, bir kadın olarak çalışma hayatında karşılaştığı görünmez sınır ihlalleri, onu bu alandan uzaklaştırmış. Neslihan bunu bir geri çekilme değil, bir yön değişikliği olarak okuyor: Bugün aynı koruma bilincini, aynı malzeme duyarlılığını, mozaik sanatı ve atölye üretimleriyle sürdürüyor.

@ekiliolanlar‘ın atölyelerinde kırık taşlar saatlerce, sabırla el değiştiriyor. Belki de bu yavaşlığın kendisi, hız ve pürüzsüzlük çağına karşı sessiz ama kararlı bir cevap. Neslihan ile, bir kadının emek, sabır ve direnişle ördüğü bu vahayı konuştuk.

Hande Fabbro: Sevgili Neslihan, öyle şanslıyım ki, senin atölyen çok özel bir dostumun bana sunduğu doğum günü hediyesi idi. Orada geçirdiğim özel anlar yetmedi, üstüne bir de senin gibi birini tanıma fırsatım oldu. Bu söyleşiyi kısa tutmak benim için zor olacak, ama şu soruyla başlamak istiyorum: Restorasyon eğitiminden mozaiğe geçişin sadece teknik bir alan değişikliği değil, kendi ifadenle “iç dünyanda bir tamamlanma” olduğunu söylüyorsun. Geçiş sürecinde hangi an, “işte artık bu” dediğin kırılma anıydı?

Neslihan Dikmen: Zamanla çalışma koşulları, güvencesizlik ve özellikle bir kadın olarak karşılaştığım bazı sınırlar beni başka bir yol aramaya yöneltti. Mozaik, ilk başta yeni bir meslek gibi görünüyordu. Sonra fark ettim ki aslında restorasyondan kopmamışım. Hâlâ taşla çalışıyorum, hâlâ malzemeye saygı duyuyorum, hâlâ geçmişle bugün arasında bir bağ kurmaya çalışıyorum. Sadece bu kez kendi cümlelerimi kuruyorum. ‘İşte bu’ dediğim an da sanırım buydu. Bir gün atölyede insanların sessizce taş seçtiğini, acele etmeden üretmeye başladığını izlerken şunu hissettim: Ben sadece mozaik yapmıyorum. İnsanlara yavaşlayabilecekleri, düşünebilecekleri ve birlikte üretebilecekleri bir alan kuruyorum. Restorasyonda bana emanet edilen bir geçmiş vardı; mozaikte ise sorumluluğunu üstlendiğim bir gelecek var.

Hande Fabbro:  Ben dışarıdan bakınca, bir yandan bireysel mücadeleni verip bir yandan da geçmişten geleceğe uzanan bir köprüyü miras bırakmayı vazife edinmeni, hem büyüleyici hem de çok asil bir direniş hattı olarak görüyorum.

Peki, restoratör olarak çalıştığın yıllarda, hangi malzemenin “resmi” hafızaya alınacağına, yani hangilerinin kayda gireceğine kurumlar karar veriyordu. Bugün mozaikte kendi seçtiğin kırık taşı, kendi otoritenle bir anlam dünyasına yerleştiriyorsun. Bunu, egemen restorasyon rejiminin dışında kalmış, bastırılmış bir bilgiyi yeniden gün yüzüne çıkarma hâli olarak da okumak mümkün mü?

Neslihan Dikmen: Bu soruya ‘evet’ ya da ‘hayır’ diye cevap vermek istemem. Çünkü restorasyon ve mozaik benim için birbirine karşı duran iki alan değil; birbirini besleyen iki farklı üretim biçimi. Restorasyonda temel ilke, kültür varlığının özgünlüğüne saygı duymaktır. O disiplin bana çok önemli bir bakış açısı kazandırdı: Malzemeyi değiştirmeden önce onu anlamaya çalışmak. Mozaiğe geçtiğimde ise ilk kez kendi anlatımıma alan açıldı. Taşları ben seçiyorum, kompozisyonu ben kuruyorum. Ama bu özgürlük, malzemeye hükmetmek anlamına gelmiyor. Bir taşın kırığı, damarı, rengi ya da yüzeyindeki iz benim için kusur değil; onun hikâyesinin bir parçası. Bugün çoğu zaman kusursuz olanın daha değerli olduğu düşünülüyor. Ben ise yaşanmışlığın izini taşıyan malzemeye ilgi duyuyorum. Hafıza, pürüzsüz olanın değil; iz taşıyanın içinde saklıdır.

Hande Fabbro: Bu son derece özenli ve şefkatli bir yaklaşım. Antroposen bir kibre kapılmaksızın şeylerin doğasındaki biricikliği gözetebilmek… Ancak “sanatçı” duyarlığıyla örülebilecek bir anlayış bu. Söylediklerin, Mekânın Poetikası’nı yazan Gaston Bachelard’ın sözlerini çağrıştırdı bana. Ona göre de bir mekânın şiirselliği kusursuzluktan değil, yaşanmışlıktan ve çatlaklardan gelir. Mozaik pratiklerinde taşın dokusu, kırığı ve yüzey farklılıklarının senin için taşıdığı anlam nedir?

Neslihan Dikmen: Benim için mesele hiçbir zaman bir kurala sadakat ya da bir sistem içinde çalışma biçimi olmadı. Mozaik, malzemeyle kurduğum doğrudan bir ilişki. Taşla çalışırken onu düzeltmeye ya da tek bir ideale yaklaştırmaya çalışmıyorum. Aksine, her taşın kendi varoluşunu, kendi dilini koruyarak bir araya gelmesini önemsiyorum. Bu yüzden mozaik yapma süreci daha çok bir “kurma” eylemi gibi. Parçaları birleştirirken onları bastırmadan, birbirinin varlığını yok etmeden bir bütün oluşturmak. Taşların birbirine temas ettiği ama birbirini silmediği bir alan yaratmak hem teknik hem de sezgisel bir süreç.

Hande Fabbro:  Atölyene katıldığımda çok küçük ama benim için çok değerli bir “mutluluk anı” yaşadım.  Yan sandalyemdeki arkadaşım işine bir an mola verdi ve benim çalışmama uygun renkleri toplayıp önüme yığmaya başladı, yüzünde müthiş bir gülümsemeyle… Kapitalist düzenin dayattığı ‘bireyleşme’ hattına karşı somut bir Habermasçı bir ‘İletişimsel Eylem’ anı yaşadım sanki. Bunu sık yaşıyor musun — katılımcıların birbirine, hiç çıkar gözetmeden, küçük yardımlar ettiği anlar?

Neslihan Dikmen: Mozaik atölyem, bir ‘restorasyon’ projesi veya ‘kültürel miras’ müzesi değil; emeğin ve malzemenin güncel hayata katıldığı bir üretim alanıdır. Atölyemde kurduğum yapı, kapitalist sistemin dayattığı katı bireyleşmeye karşı, katılımcıların birbirine yardım ederek ürettiği kolektif bir alan. Bu, ‘iletişimsel eylem’in atölye ortamında doğal bir şekilde ortaya çıkışıdır; buraya süzülen şey, katılımcıların birbirine gösterdiği özen ve paylaşılan ortak üretim zamanıdır.

Hande Fabbro:  Pratiklerinin katı kuramlardan değil, yaşamın şiirselliğinden süzülerek aktığı o kadar belli ki… Peki, şunu da merak ediyorum, “atölye kültürü” bugün kolayca bir lifestyle/statü tüketimine dönüşebiliyor. Özelikle de sosyal medya ortamında. Mozaiği lüks bir tüketim nesnesi değil, sınıfsız bir zanaat olarak tutmanın sendeki pratik karşılığı nedir? Fiyatlandırma, katılımcı seçimi, mekân seçimi gibi değişkenlerden bahsediyorum.  

Neslihan Dikmen: Mozaik atölyesini lüks bir statü tüketim nesnesine dönüştürmemek için, üretimimi ‘sınırsız bir zanaat haysiyeti’ çerçevesinde tutuyorum. Bunun pratik karşılığı, katılımcı ve mekân seçimlerimi piyasa estetiğinden ziyade, üretim etiğini merkeze alarak yapmaktır. Fiyatlandırmadan mekân seçimine kadar her kararım, bu alanı piyasa estetiğinden ziyade, üretim etiğiyle koruma amacını taşıyor.

Hande Fabbro: @ekiliolanlar da görünürlüğünü dijital/görsel medya üzerinden kuruyor. Sence atölyen ve mozaik pratiğin, ‘otantiklik’ ve ‘zanaat asaleti’ miti olarak paketlenip kodlanma riskine ne kadar açık? Bunu nasıl fark ediyor, nasıl direniyorsun?

Neslihan Dikmen: ‘Otantiklik’ veya ‘zanaat asaleti’ mitlerinin, dijital medya aracılığıyla bir pazarlama maskesine dönüştürülme riskinin farkındayım. Buna direnişim, atölye pratiğimi bu söylemler üzerinden değil, bizzat malzemenin fiziksel gerçekliği ve üretim sürecinin şeffaflığı üzerinden kurgulamamdır.

Hande Fabbro: Atölyende katılımcılara malzemenin tarihini anlatırken, aslında nesnenin arkasındaki gizli süreci görünür kılıyorsun. Sence katılımcılar özellikle hangi noktada bir ‘evreka’ anı yaşıyor?

Neslihan Dikmen: Katılımcıların taşla kurduğu ilişki, sistemin dayattığı hızdan kopup kendi ‘yavaş’ zamanlarını buldukları bir eylem. Atölyede yaptığımız şey, bir nesneyi metalaştırmak değil; malzemenin tarihini ve üretim sürecini görünür kılarak, katılımcının kendi estetik kararını vermesini sağlamak. Bir ‘evreka’ anı varsa, o da katılımcının kendi emeğinin sonucunu, bir başkasının dayattığı estetik kodlar olmadan, bizzat elinde tuttuğu o andır.

Hande Fabbro: Bugün kurduğun bu üretim alanını, o kapalı, eril yapılara karşı kendi şartlarınla kurduğun bir alan olarak görüyor musun?

Neslihan Dikmen: Evet, kurduğum bu alan, eril çalışma dinamiklerinin ve güvencesiz iş modellerinin dışında, kendi kurallarımla inşa ettiğim bir karşı-mekândır. Burada restorasyon eğitiminden gelen teknik birikimimi, eril hiyerarşilerin değil, kendi belirlediğim bir çalışma disiplinini kendi çalışma biçimime dönüştürdüm.

Hande Fabbro: Mozaik yapmak, sistemin zihnimizi felç eden kültürel ve ideolojik kuşatmasına karşı gündelik hayatın içinden üretilmiş sessiz ama sarsıcı bir mikro-direniş taktiği midir?

Neslihan Dikmen: Mozaik bana göre sadece yavaş bir üretim biçimi değil; dikkatin yeniden inşasıdır. Taşın çatlağını pürüzsüzleştirmek yerine onu olduğu gibi kabul edip yeni bir bütün oluşturmak, dayatılan ‘mükemmellik’ estetiğine karşı en somut politik duruşumdur. @ekiliolanlar’ın bana söylediği şey şu: Kırık olan her şey atılmak zorunda değildir. Bir taş da, bir insan da, bir şehir de ancak geçmişindeki izlerle birlikte güzeldir. Biz kusurları gizlemeye değil, onları anlamaya çalışıyoruz. Belki bugün en politik tavır da budur.

Hande Fabbro: @ekiliolanlar ismi bir aidiyet/hak vurgusu taşıyor. Ankara’nın hafızasına kimin söz hakkı olduğunu düşünüyorsun? Atölyeni, bu hakkı yeniden dağıtan bir alan olarak mı kuruyorsun?

Neslihan Dikmen: @ekiliolanlar ismi, emeği ve sözü müşterek bir alanda buluşturmanın, o kolektif iyileşmeyi hep birlikte yeşertmenin bir ifadesidir. Ankara’nın hafızasında sadece kurumların değil, üreten ve ürettiğine sahip çıkan herkesin söz hakkı olduğuna inanıyorum; bu yüzden atölyemi tekil bir otoritenin değil, katılımcıların kolektif emeğiyle inşa edilen ve paylaşılan bir alan olarak kurguluyorum.

Neslihan ile söyleşimiz bittiğinde, kayıt cihazımı kapatıp atölyedeki rengarenk taşlara bakıyorum. Aklımdan şunlar geçiyor: Ankara’nın belleğine bizzat dokunmuş eller, bugün @ekiliolanlar atölyesinde kolektif bir iyileşmeyi yeşertiyor. Kırık olan hiçbir şey atılmak zorunda değil; taş da insan da şehir de ancak geçmişindeki o derin izlerle ve kusurlarıyla güzel. Hayatımızdan dökülen parçaları renklerle ve duygularla yeniden birleştirmek, performans çağına verilecek en politik, en ‘yavaş’ cevap belki de…

Teşekkürler Neslihan.

Sadece kendileriyle gerçek bağlar kurabilenlerin kolektifle gerçek bağlar kurabileceğini bize yaşamınla gösterdiğin için.

Önceki İçerikBir Mühendislik Başkaldırısı: Sovyet “Samodelka” Kültürü
Sonraki İçerikKapitalist Bir Dünyada “Sosyalist Patron” Olmak Mümkün mü?
Ankara Atatürk Anadolu Lisesi ve ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nü bitirdi. Kurumsal hayata Tepe Holding bünyesinde, iç mimar ve ürün tasarımcısı olarak atıldı. Ürün ve mekân tasarımları yaparken bir yandan da modayla ilgilendi ve yarışmalara katıldı. Aldığı derecelerle yönünü modaya çevirdi. Ankara, İstanbul ve Fransa’nın Nice şehrindeki çeşitli firmalar için koleksiyonlar hazırladı ve uluslararası fuarlarda sergiledi. Bir yandan da yerel gazeteler için moda yazıları hazırladı ve röportajlar yaptı. Hande Fabbro 2021 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde “Gazetecilik” okumaya başladı. 2017 yılından beri kurumsal iletişim ve perakende yöneticiliği alanında çalışırken, tasarımda etik ve sürdürülebilirlik, mutlu ve pozitif yönetim modelleri başlıklarına özel olarak eğiliyor. Siyasal felsefe alanında üç eser çevirisi bulunan Hande Fabbro, İngilizce, Fransızca ve orta derecede İtalyanca biliyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz