Funda Dörtkaş: Körburun, on yıllardır yaşayıp hep başa döndüklerimizi anlatırken aslında zamana ilişkin tahayyülü de farklılaştırıyor. Zamanı niceliksel değil, hatırlamaya ve belleğe yönelik niteliksel olarak konumlamanız hakikatle hesaplaşmanın bir yolu mu?
Hikmet Hükümenoğlu: Hakikatle hesaplaşmak deyince aklıma mitolojik tanrılar geliyor. Öyle bir konumda olduğumu hiç sanmıyorum. Ben sadece öyküler anlatabilirim. Yazdığım öykülerin okurların ilgisini çekmesini, onları şaşırtmasını ya da kafalarını karıştırmasını umabilirim. Haklısınız, toplumsal tarihte de kişisel tarihlerimizde de öykülerin çok önemli olduğuna inanıyorum. Bellek ve hatırlamak dediğinizde de işin içine öyküler giriyor.
Funda Dörtkaş: Romandaki zaman-anlam-mekan arasındaki kuvvetli bağ geçmişle şimdi arasında belirgin bir geçiş sağlıyor. Bu geçiş, yarattığınız karakterlere de fazlasıyla içkin. Okura genişleyen bir karşılaştırma ve kıyaslamaya olanağı tanıması adına tercih ettiğiniz bir durum mu?
Hikmet Hükümenoğlu: Tercih etmemin sebeplerinden birisi bu, okurun adadaki en yüksek noktaya tırmanmasını ve o otuz yıllık süreci kuş bakışı görebilmesini istiyorum. Bir diğeri de bu kadar hacimli bir romana sağlam bir omurga oluşturma zorunluluğu. Küçük parçaların nasıl bir bütün oluşturduğunu göstermek derdindeysek, edebiyatta iyi bir mimariye gerek duyduğumuza inanıyorum.
Funda Dörtkaş: Bizi körleştiren şeyler, görünmez kıldıklarımız, yok saydıklarımız tekrar tekrar yaşadıklarımızın içinde. Neden sürekli “aynı uykunun içinde aynı rüyayı görüyormuşuz gibi”?
Hikmet Hükümenoğlu: Keşke bunun cevabını bilebilsem. İnsanoğlunun ve kızının doğasında var galiba. Genetik olarak yapımıza kodlanmış belki de. Olup biteni kendi çıkarlarımıza en uygun şekilde yorumlama ve yorumladığımız haliyle hatırlama becerisi. Bilim adamları bunu “cognitivedissonance” başlığı altında inceliyor. Beceri diyorum ama iyi anlamda değil elbette.
Funda Dörtkaş: Kötülük halleri üzerine düşünmek bir süre sonra o halin net tanımını yapmak zorunda bırakıyor insanı. Körburun’da anlattığınız bilinçli kötülük, farklı insanları bir anda aynı yerde buluşturuyor. Kötülük ve iyilik, gerçek ve hakikat Körburun adasının denizi gibi. Özellikle Hayri karakterinde bütün özellikleriyle cisimleşen kötülük hep kazanan mı?
Hikmet Hükümenoğlu: Uzun vadede Hayri’nin ya da onun temsil ettiği kimliğin kazandığına da inanmıyorum. Her zaman için Hayri’den daha güçlü biri çıkar ve fırsat bulduğunda onu ezip elindekileri alıverir. Kazanmaktan ne anladığımızı tartışmamız lazım. Mutlu olmak ya da elde ettiklerinden tatmin olmaksa eğer, Hayri’ye çok mutlu bir son yazmadım kafamda.
Funda Dörtkaş: “Bazen insan, konuştuğu kişi daha ağzını açmadan neler söyleceğini bilir. Bilir ama duymak istemez.” Hakikat de böyle mi sizce?
Hikmet Hükümenoğlu: Romanlarımdaki karakterlerin aksine, genellemelerden mümkün mertebe kaçmaya çalışıyorum. Bazen böyle, bazen değil diyelim. Zaman zaman size de olmuyor mu?
Funda Dörtkaş: 1960-1990 yılları arasında yaşananları siyasi, sosyal ve kültürel süreçleriyle anlatırken birbirinden farklı çok sayıda karakterin hikayesini de birbirine dikiyorsunuz. Yazarken yarattığınız karakterlerin hem sayıca fazla oluşu hem de her birini katmanlı detaylandırmanız sizi zorladı mı?
Hikmet Hükümenoğlu: Bir yandan çok zorladı çünkü romandaki rolleri ne kadar küçük olursa olsun hiçbiri karton karakter olmasın diye çok uğraştım. Körburun her ne kadar hayali bir mekan olsa da orada sahici ya da inandırıcı bir hayat yaratmaktı derdim. Ne kadar başarılı olduğuma okurlar karar verecek. Öte yandan kalabalık br kadroyla uğraşmak, yazma sürecini benim için çok keyifli bir hale getirdi. İmkan olsa hepsinin öykülerini uzun uzun anlatmak isterdim.
Funda Dörtkaş: Dimitri’nin konağının yakılması, Stefo’nun Meral ile yaptığı konuşma ve Murat’ın yazdığı mektup romanı üç ana bölüme ayırmak istesek öne çıkanlar. Ve bu üç hikaye tamamlandığında o adadan geri dönmemek üzere gitmek istiyor insan. Stefo’nun konuşmasına atıfla, ülkenin toprağının asidi ne zaman izin verecek menekşelerin kök salmasına?
Hikmet Hükümenoğlu: Bu romanı dört beş yıl önce yazmaya başladım. O zamanlar genel olarak karamsardım ama bugün çok daha karamsarım. Yeni bir dünya düzeninin oluşmaya başladığı günlere tanık oluyoruz. Bu yeni düzende, insanların kendilerinden olmayanlara, yabancı gördüklerine tahammülleri yok. On yıl önce, sınırların ortadan kalktığı, dünya vatandaşlığı diye bir kavramın mümkün olduğu bilim-kurgusal bir gelecek hayal ediyorduk. Sanırım o hayaller daha uzun bir süre bilim-kurgu eserlerinde kalacak. Biz ise daha içine kapalı, birbirine daha düşman küçük topluluklar halinde yaşamak zorunda kalacağız.
Funda Dörtkaş: Romanı okurken insan sanki bizzat o yıllarda Körburun’da yaşadığını hissediyor. Anlatıcı olarak sizin de dahil olduğunuz bir yer burası. Anlatıcı-karakterler-okur arasında yarattığınız bu varlık alanı hakikatın bir oyunu gibi. Mekanın bu denli sahici olması, hikayeyi berraklaştıran bir özellik mi sizce?
Hikmet Hükümenoğlu: Berraklık yerine inandırıcılık demeyi tercih ederim. Körburun benim hayalimde yarattığım bir ada ama arka plandaki tarihsel olayları kafamdan uydurmadım. O olayların da hayal ürünü olduğu izlenimi oluşmasın diye sahicilik hissini sağlam bir şekilde oturtmak çok önemliydi benim için. Becerebildiysem ne mutlu.
Funda Dörtkaş: 1964 Rum tehciri, 27 Mayıs, 12 Eylül; “insafsız bir hafıza” nın hatırlamak istemedikleriyle dolu. Taşı, toprağı sırlarıyla incitilmiş bir ülkenin içinde “herkesin davası aynı ama nasıl ayakta durduğu farklı” mı?
Hikmet Hükümenoğlu: Ülkeden bahsedeceksek herkesin davasının aynı olduğunu hiç sanmıyorum. Davası aynı olanların arasında farklı ayakta kalma yolları var diyelim. Körlük de bu yollardan biri.
Funda Dörtkaş: Anlatı ve zaman arasındaki bağı kuvvetlendirenler romanın karakterleri; Neriman Abla’nın, Meral’in, Hayri’nin, Seher’in, Altan’ın Murat’ın, Ferit’in, Agop’un, Stefo’nun, Yorgo’nun ve diğerlerinin hâlâ yaşadığını düşündürtüyor. Sanki sabah yolda karşılaşacakmışız gibi. Bu kadar fazla karaktere hayat vermek, ruhsal geçişlerini sabırla anlatmak, her birinin durup bekleme, kurtulma, anlamaya çalışma, kabullenme ile reddetme duyguları arasındaki geliş gidişlerini detaylandırmak sizi yormadı mı?
Hikmet Hükümenoğlu: Çok uğraştırdı ama hayatımdan bezdirmedi, keyifli bir yorgunluktu. İnsanların öykülerini anlatmak yorucu değil, tarihi olayları anlamaya ve anlatmaya çalışmak ise beni zaman zaman bezdiriyor.
Funda Dörtkaş: Romanı okuyanların birleşeceği konu sanırım Neriman Abla’nın romanın en özel karakteri olduğu. Neriman Abla’nın içindeki diğer ses, Körburun adasını tanımlamak gibi: hem uzak hem yakın. Ben romanın kadın kahramanlarının pencereleri ile Neriman Abla’nın iç sesini hep birbirine benzettim. Metaforik olarak böyle bir yakınlıktan söz edebilir miyiz?
Hikmet Hükümenoğlu: Elbette! Çok sevindim bunu işaret etmenize. Neriman Abla, çocuk yaşta zorla evlendirildiğinde, hayata tutunmak için ruhunda bir pencere açıyor. Gerçek anlamda bir kişilik bölünmesi değil bu. İç sesin dışa taşması gibi bir şey. Bu sayede akıl sağlığını koruyor mu, kaybediyor mu tartışabiliriz ama ne olursa olsun çocukluktan çıkıp güçlü bir kadın olmaya adım atıyor.
Funda Dörtkaş: Bir diğer özel karakter adadan gidebilen Seher diyebilir miyiz?
Hikmet Hükümenoğlu: Kesinlikle! O da romandaki çıkmazdan kendini kurtaran ya da hiç olmazsa kurtarma şansı olan tek karakter. Bu açıdan kendi kötümserliğimi dengelemek için Seher’e daha iyi davrandığımı itiraf etmem lazım.
Funda Dörtkaş: Romanda okuru meraklandırdığınız farklı yerler var: Rothko’nun resimleri, Marcus Aurelius’un söyledikleri, çok fazla bilinmeyen 1964 Rum tehciri, devrimcilerin hikayeleri… Okurun bıraktığınız bu izlerin peşinden gitmesi Meral ve Seher’in rasathanede dikdörtgen şeklindeki açıklığa bakarak uçsuz bucaksız bir boşluğu görmelerine mi benziyor? Dünya sürekli dönüyor lakin zaman hep önemsiz mi?
Hikmet Hükümenoğlu: Böyle izlerin peşinden gitmeyi seven okurlar var, hiç önemsemeyen okurlar da var. O dikdörtgen şeklindeki açıklığa baktığımızda uçsuz bucaksız bir boşluk mu görüyoruz, yoksa gezegenlerle, güneşlerle, yıldızlarla, uydularla, elektromanyetik dalgalarla, belki bizi sessizce izleyen başka canlı türleriyle dolu uçsuz bucaksız bir evren mi görüyoruz? Dünya sürekli dönüyor, zaman önemli, bence önemli olmayan bizim küçük egolarımız.
Funda Dörtkaş: Gizemli Sahaf unutulmak istenmediği halde unutulanlarla dolu. Neden geçmişe ait olanları hep bir yerlere bırakma ihtiyacı hissediyoruz?
Hikmet Hükümenoğlu: Bunu belki kendi roman yazma sürecime benzetebilirim. Yeni bir romana başalamadan önce, bitmiş romana ait her şeyi kafamdan atmam gerekiyor. Atıyor muyum, yoksa bir süre gözümün görmeyeceği bir yere mi bırakıyorum emin değilim. Aslında sadık okurlar bilir, o gizemli sahaf benim eski romanlarımın kalıntılarıyla dolu.
Funda Dörtkaş: Roman son sayfasıyla biterken “tamam kapağı kapatabilirim” dedirtiyor. Oysa ki bitmiyor. Pencereyi aralık bırakmışsınız. Sebebi nedir?
Hikmet Hükümenoğlu: Bu da kötümserliğimi bir miktar dengelemek için başvurduğum teknik bir numara, bir tür illüzyon diyebilirim. Aslında hikaye korkunç bir sonla noktalanıyor ama kronolojide ufak bir çarpıtmayla okuru o en son, en korkunç anda bırakmıyorum. Bir adım öncesinde bırakıyorum. Kaderi değiştirebileceğimize dair içimizde bir gram umut yoksa, nefes almanın, hayal kurmanın, kitap okumanın ya da roman yazmanın ne anlamı var?
Funda Dörtkaş: Hatırlamak istemediklerimizi çok kolay unuturken hepimiz sanki şu cümleleri içimizden tekrar ediyoruz: “Etrafında olup biten şeyleri gören kişi, aslında her şeyi görmüştür: Başı ve sonu olmayan zamanın içinde olmuş ve olacak her şeyi. Çünkü olanlar hep birbiriyle ilişkilidir ve aynıdır.” On yıl sonra anlatacaklarımız, anlattıklarımızdan farklı olacak mı sizce?
Hikmet Hükümenoğlu: Anlatılanlar aynı olsa bile anlatanlar farklı olacak. Bu bizim hem kaderimiz hem de kurtuluşumuz.
Funda Dörtkaş: Bizi yanıtladığınız için çok teşekkür ediyorum.
Hikmet Hükümenoğlu: Zevkle yanıtladım, ben teşekkür ederim.
