“kimsenin kapısını çalmadım, pek kimse de benim kapımı çalmadı…”
Ulvi: Ben de radyo-televizyon okuduğum için biliyorum, hani bir kanalda bir yerden girip bir yere gelmek, bir merhaledir… Bir aşamadır… Kameranın karşısına geçmek bir sonraki aşamadır… Şimdi sen bu aşamayı da geçtin. Her ne kadar istemiyorsan da bir şöhretin oldu. Hani artık geldin, geldin… Bir adım daha atsan, ismini vermeyeyim ama ailenin temiz çocuğu şeklinde bir talk-showcu veya yine ismini vermeyeyim ama çok radikalim diyip aslında suya sabuna dokunmayan bir talk showcu gibi o adımı atıp bugün bambaşka paralar kazan bir adam olabilirdin? Buradaki tercih neydi?
Müfit C. Saçıntı: Şöyle bir şey aslında… O zamanki sloganımız “teessüfler Türkiye!” olsa da herkes ratingiyle övünüyordu… Biz de düşük ratingimizi söyleyerek övünüyorduk… Övünüyorduk derken tabii ki onlarla bir anlamda taşak geçiyorduk… Nedir yani izlenmek izlenmemek? Çok övünülecek bir şey mi? Bir başarı olarak görülebilir ama o da bize göre izah isteyen bir başarı! Ha, tabii bunu diyorum ama Kanal 6’nın kendi içinde ratingi ve share’i iyi olan bir programdı ve o anlamıyla hiç değilse televizyon sektörünün dikkatini çekmişti Aranan Adam… 6. Bölümdü sanırım, Star’dan teklif aldık. Star o zaman sektördeki 2 TV den biriydi… Kanal adına bize teklifi getiren de yapımcımız İlksen Fırat’tı… Bizzat getirdi teklifi. “Program dış yapım olacak ve daha rahat edeceksin” dedi… Kanal 6’da prodüksiyon imkânlarımız da sıfıra yakındı… Mesela rahmetli Ali Esin saat başı hava durumunu sunuyordu. Biz onun blue box’ının önünde çekiyorduk programları. Çekim için 50 dakika süremiz vardı. Haftada bir anonsları çekmek için oraya giriyordum. Eğer orayı kaçırırsak, ben çıkıyordum Ali Esin hava durumunu sunuyordu ve ardından bir 50 dakika daha kapıyorduk. Montaja belirli saatlerde girebiliyorduk. Günde 3 er 4 er saatten toplam üç günde on iki saat falan sırf montaj üzerinde çalışıyorduk. Şimdi bu şartlar göz önüne alınınca, Star’ın teklifi de çok cazip hale geldi. Düşünsenize, dış yapım olacak, daha fazla imkanların olacak. Parası da Kanal 6’nın verdiği (veremediği daha doğrusu) üç buçuk katıydı neredeyse… İlksen Abla’ya dedim ki “ya İlksen Abla, bu adamlar bize bir imkân verdi. Daha altıncı bölümdeyiz. Bunlar demezler mi ulan biz sana bir imkan verdik hemen altıncı bölümde kıçın kalktı, zıpladın gidiyorsun?”… Turan Akköprülü vardı, tabii şimdi bu isimler çoğu kişi için bir şey ifade etmeyebilir ama efsanevi televizyon daire başkanıydı Akköprülü… “Şimdi Turan Bey bana 6 bölümde kıçın kalktı” demez mi?… Bunu bir erdem diye anlatmıyorum. Olanı anlatıyorum… Hakikaten bir geri zekâlılık mı erdem mi bilmiyorum… Ama o anki düşünce yapım böyleydi işte… “Boş ver abla, ayıp olur şimdi” dedim… İlksen Abla da şaşırdı, bir şey diyemedi önce… Sonra “A canım evladım, olur mu hiç öyle?” dedi… Çok anaç bir insandı. “Evladım sen deli misin, manyak mısın? Bak burada haftalığını alamıyorsun, doğru düzgün bir imkanın yok… Git bak orada her türlü imkan var, para var, git yap işte” dedi. Aradan zaman geçtikten ve Kanal 6 ile yollarımız ayrıldıktan sonra İlksen Abla, M. Turan Akköprülü’ye anlatmış bu hikâyeyi…. Turan Bey, “Deli misin? Benim haberim olsa döve döve gönderirdim, böyle saçma şey olur mu?” demiş… Onlar da anlamıyordu demek. Çok ta kuşakla ilgili bir şey değil demek ki bu… İşte bu nedenle gitmedim Star’a. Bilmiyorum oraya gitseydim başıma neler gelirdi, ne kadar rahat olurdum bilmiyorum… Çünkü para kazanmayınca da özgürlüğün oluyor biliyor musun? Mesela Kanal Türk’e giderken “ben sizden para istemiyorum, sadece farklı bir şey yapmak istiyorum. Gecenin bir yarısı yapacağım ve imkânlarınızı da asgari düzeyde kullanacağım. Ama buna karşılık da istediğimi yapacağım ama” diye gittim… Sen bir yere gider, prime time da bilmem kaç yüz milyar masraf yaptırarak iş yaparsan, adam da seni rahat bırakmıyor… Politik olarak rahatsız edileceğimi zannetmiyorum. Çünkü medyanın politik derdinin olduğuna inanmıyorum. Medyada her şey söylenebilir, en uç fikirleri, onlara ideolojik olarak en ters şeyleri de söyleyibilirsin. Yeter ki reklam alsın, yeter ki rating olsun… Ama işin doğası gereği, büyük bir kanalda, prime time’da büyük paralar verselerdi rahat bırakmazlardı beni… Öyle bir şeye girmedik, giremezdik… Projenin ruhuna aykırı bir şey olurdu öyle bir şeye yeltenmek…
Ulvi: İnsanlar belirli bir noktaya geldiğinde birden bire bütün kapılar açılıveriyor önüne… Formatı değiştiririm, bambaşka bir yere oturturum diye düşünmedin mi hiç?
Müfit C. Saçıntı: Aynen, aynen! Biz bir ara bu projeyi üretirken tartıştık bu mevzuyu. “Niye çıkıyoruz televizyona?” sorusuna kendi yanıtımızı vermeye çalışırken dedik ki, “Ulan iyi kötü yaratıcı insanlarız, ama kapılar bize zor açılıyor. Çünkü kamera arkasındayız…” Hele o zamanlar, bir popçuya program yapalım diyorlardı mesela… Önce bir popçuyu görüyorlardı, buluyorlardı. Ondan sonra bizleri buluyorlar ve bize o popçuya uygun projeler ürettiriyorlardı… Biz de asla özgür ve farklı, daha seveceğimiz projeleri üretemiyorduk… Üretsek ne olacaktı ki hem? Bizi dinleyecek adam, bize açılacak telefon, bize açılacak kapı bulamıyorduk ki? O yüzden, “Hah, işte bu işe yarar! Hiç değilse azıcık tanınmış oluruz…” Tanınmak derken, yani bir projeyle gittiğimizde en azından bizim telefonumuza cevap verdirecek kadar bir tanınmadan bahsediyorum… Azıcık tanısın da, adamı aradığımızda “kim bunlar ya?” demesin… Neyse başladık… Başladık da ne oldu? Kapılar açıldı mı? Yoo? Ha, “peki birisinin kapısını çaldın mı?” diye sorarsan, hayır… Kimsenin de kapısını çalmadım zaten. O yüzden bu güne kadar kimseden “siz şu programı yapayım” sorusuna “hayır” cevabı almış değilim… Kimseye sormadım ki?
Sinan: Nasıl işliyor bu sistem peki? O dünyayı da biraz anlatır mısın?
Ulvi: Benim bildiğim tam tersi işliyor sistem? Herkes elinde bir takım dosyalarla, projelerle kapı kapı tanıdık bulup, araya birilerini sokup dolaşıyor ?
Müfit C. Saçıntı: Tabii, tabii o çok yaygın… Ama kanallar artık prototiplerini sezon başlangıcında yapmaya başlıyorlar, yaz döneminde… Aşağı yukarı kendi ihtiyaçlarını saptıyorlar. Genelde birbirini taklit eden prototipler, biliyorsunuz işte, zaman zaman belirli furyalar, akımlar oluyor. Birisi o akımı bilmeden başlatıyor. Bilmeden başlatıyor dediğim, işte bir proje tutarsa, rating alırsa, öbürleri de ona benzer şeyler yapmaya başlıyorlar… Kanallar oturup karar veriyor. İşte pazartesi günü dramamız var, işte Salı günü şu var, bu var… Aaa, komedimiz yok! Rakip kanalda şunlar var, bizde komedi yok! E hadi bir komedi yaptıralım… Kime yaptıralım? Falanca firmaya yaptıralım… Ha, şu yazar var, şu yazara yaptıralım… Şunu oynatalım… Aslında kanalın kafasında bir model var ve bence kanal belirliyor her şeyi. Ona göre bir şeyler üretiyorsun sonuçta. Yani boşa bir çaba değil belki, eline projeni alıp durup dururken bir kanala gitmek, kapı çalmak ama Kanalların önceden kafasında belirli bir prototip olduğunu da unutmamak gerek.
Sinan: Ama sonuçta kanalda da karar verici bir mekanizma var. O mekanizmanın seni hatırlayabilmesi için bir network içerisinde olman gerekiyor. Günümüzde her şey “network” artık malum? Sizin alemde de geçerli değil mi bu?
Müfit C. Saçıntı: Şöyle söyleyeyim o halde… Ben kendi adıma, program yapmak için, kamera önü bir proje için zaten gidip kimsenin kapısını çalmam… O alanda kendimi profesyonel de görmüyorum. Senaristlikle ilgili konuşursak eğer, tabii ki prensiplerim var. Senaristliği mesleğim ve geçim kaynağım olarak görüyorum ama belirli prensipler çerçevesinde elbette… Mesela çeşitli projeler gelir, bana çok fazla uymasa da, eğer prensiplerimle çelişmiyorsa her şeyi yazabilirim… Ama kamera önü ile ilgili olarak, “bu benim mesleğim, geçim kaynağım” diyemeyeceğim için “her şeyi yapabilirim” de demem doğrusu… Yani kimseye kalkıp da “hey merhaba, size program yapmak istiyorum ama bir şartım var! Canımın istediğini yapmak istiyorum” diyemezsin ki? Kendin gidersen bir şart öne süremezsin kimseye… Neyse, zaten ne ben kimsenin kapısını çalıyorum ne de kimsenin beni çağırdığı var… Ha bakın bir de şu var… Kanal Türk’teki program bitince bir yapım şirketi, başka bir kanal için bağlantı kurmuştu. Bir demo istediler. Verdim. İzlemişler ve “tamam, sponsor bulun yapalım” demişler… E yani ben deli miyim, kapı kapı sponsor arayacağım? Niye yapayım ki bunu?
Ulvi: Ayrıca sponsor bulsam niye o kanalda yapayım ki? Sponsor olduktan sonra istediğim kanalda yaparım?
Müfit C. Saçıntı: Evet tabi o da var da… Çok saçma ya? Niye ben sponsor arıyorum ki? Sponsor çalışması ayrı bir uzmanlık alanı… Aman da sponsor bulayım, üstüne de para vereyim! Değil mi? Üste para vermiş oluyorsun resmen… Tamam, televizyon çok güçlü bir şey… Her anlamda avantajlı bir şey… İnsana pek çok alanda yeni imkânlar da açan ve pek çok sıkıntıdan kurtaran bir şey… Ama ne yazık ki her şeyin de bir bedeli oluyor böyle… Bir yandan özgür olmak istiyorsun, bir yandan da demin söylediğin gibi, hayatın gerçekleri de var… Bir denge oturtmaya çalışıyorsun ama olmuyor işte… İnterneti bir özgürlük alanı olarak değerlendiriyorum ve çok önemsiyorum… Sahne belki değerlendirilebilir ama sahne olayında da artık büyük sermayeler gerekmeye başladı… Yine de sahne ve internet daha fazla özgürlük sağlıyor sanırım…
