Birbirimizden Başka Kimsemiz Yoktu-7

0
471

Fatma ve Engin Deniz çifti, 1 buçuk yaşındaki kızları Belgin Nazlı ile Kahramanmaraş’ın Yenişehir mahallesinde, Cahit Zarifoğlu Caddesi 102 numaralı Güzel Apartmanında oturuyorlardı. Binanın giriş katı işyeri olarak düzenlenmiş ve bir otomobil galerisine çevrilmişti.1 buçuk yıl kadar önce Engin Deniz’in bulduğu iş nedeniyle taşınmışlardı Kahramanmaraş’a.

“3 kişilik, çok güzel bir aileydik biz! Küçük kızım, meleğim 1 buçuk yaşındaydı. Mutluyduk biz… Eşim çok iyi bir insandı, çok güzel bir babaydı, çok güzel bir eşti. Tabii ki her baba yavrusuyla ilgilenir, muhteşemdir ama benim eşim gerçekten çok farklıydı, çok düşkündü ailesine. Kızımız doğduktan sonra hep bugüne kadar boşuna yaşamışım ben, hayatım kızımızla güzelleşti, anlam kazandı diyordu. Bizim kızımız çok zorlu bir süreçten sonra doğdu. Uzun tedaviler gördüm, Allah’ın izniyle kucağıma alabildim yavrumu. O doğduktan sonra daha güzelleşti hayatımız.

Dört buçuk yıl oldu evleneli. Mersin’deydik biz, sonra eşimin işi nedeniyle Kahramanmaraş’a taşındık. Bir buçuk yıldır da Maraş’taydık.

Görüntü olarak adı gibi Güzel bir apartmanmış Kahramanmaraş’ta taşındıkları bina. Taşınırken ne kaçak katı çıkıldığından ne girişteki işyerini genişletmek için kolon kestiklerinden haberleri olmamış hiç. Her şeyin yitip gittiği o geceden sonra şikâyet başvurusu için gittiği savcıdan öğrenmiş Fatma Deniz, kaçak kat çıkıldığını. Güzel Apartmanının nasıl bir bina olduğunu anlatıyor Fatma Deniz:

Güzel görünen, sağlam görünen bir apartmandı. Her katta karşılıklı 2 daire, girişteki iş yeri dahil 4 kat. Biz birinci katta oturuyorduk. İş yerinin hemen üzerinde. 19 kişi yaşıyordu apartmanda. 11’i öldü o gece…

Bilmediğimiz çok şey varmış ama… O geceden sonra öğrendim hepsini. Şikayet başvurusu için gittiğimde Kaçak kat çıkıldığından haberiniz var mı? diye sorunca savcı, şaşırdım. O zamana kadar ne duymuşum ne bilmişim. Kolon kesilmesi de bilmiyorum hiç ama öğrendim ki kolon da kesilmiş. Girişteki dükkânı genişletmek için kesmişler kolonu. Bina öyle tuhaf biçimde yıkıldı ki, bunun anlamını sonradan öğrendim. Ön taraf, oturma odalarının bulunduğu bölüm ayakta, yatak odalarının bulunduğu bölüm ise 180 derece dönerek çökmüş aşağı doğru. Akıl alır gibi değil. Herkes yatak odalarında uyuduğu için saat itibarıyla, yatak odalarında uyuyan hiç kimse kurtulamadı. Kalkamadı bile kimse yerinden. İlk birkaç saniyede çöktü gitti binanın arka bölümü. Üç tarafı camdı girişteki iş yerinin. Arka tarafta incecik bir duvar kalmış, iş yerini genişletmek için kolon kestiklerinde. Koca binayı tutan arkada taraftaki incecik duvar, bir de öndeki birkaç kolon… Öndeki kolonların ise içleri adeta boşmuş. Bir de sulak araziymiş binanın yapıldığı arazi. Sonradan öğrendim bunu da. Baş sağlığı için gittiğimde ev sahibimizin yakınları anlatınca öğrendim. Neden yaptınız böyle bir araziye böyle bir binayı? Cevabı yoktu bu sorunun. Bilemedik böyle olacağını dediler sadece… Ev sahibimiz Kemal Bey’in ailesinden de 4 kişi öldü. Eşi, oğlu, 2 torunu.

5 Şubat’ı 6 Şubat’a bağlayan gece Deniz ailesi için sıradan, mutlu bir hafta sonu geride bırakılarak uykuya dalınmıştı… Nazlı Bebek beşiğinde uyumayı sevmiyordu, o yüzden Fatma ve Engin, yataklarının hemen yanında bir yer yatağı yapmışlardı yavruları için. Saatler 04.17’yi gösterdiğinde…

Sabaha karşı eşim uykudan deprem oluyor diye bağırarak uyandı. Kızım beşiği seven bir çocuk olmadığı için hemen yanımızda, yer yatağında uyuyordu. Eşim yataktan fırlayıp kızımı yanına çekerek üstüne kapandı. Ben de telefonu şarjdan almaya çalıştım, bir yandan da içimden sayıyorum, deprem ne kadar sürecek, ev dayanabilecek mi? Çünkü çatırtılar geliyordu tüm binadan. Bir… İki… Üç… Dört… Derken binanın bizim bulunduğumuz bölümü göçtü. Bir anda kendimizi enkazın altında buluverdik. Bu bir kâbus dediğimi hatırlıyorum. Birazdan uyanacağız…

Fatma Deniz gözlerini açtığı kâbusu böyle anlatıyor. Sıkıştığı enkazda Engin’in ve Nazlı’nın nerede olduğunu tam olarak algılayamıyor. Yakınlarda olmalılar ama nerede? Yön duygusunu kaybediyor. Küçücük, ancak nefes alabileceği kadar bir aralığa sıkışıyor Fatma Deniz. Kıpırdayamıyor. Karanlık. Soğuk…

Eşimin sesini duydum, hemen yakınımda. Yok dedi… Biz buradan çıkamayacağız Fatma dedi… Biz burada öleceğiz… Kelime-i Şehadet getir Fatma dedi… Sakın dedim, sakın! Sakın böyle düşünme. Ölmeyeceğiz ve buradan çıkacağız, sakın! Kızımın sesini duydum sonra… Ağlamaya çalışıyor yavrum ama… Ağlayamadı bile… İki üç kez ağlamaya, ses çıkarmaya çalıştı ama o kadar… Kızımın çok sevdiği bir şarkı var, onu mırıldanmaya başladım. Kül… Rahatladı biraz…

Dakikalar ilerliyor. Zaman algısı yavaş yavaş kayboluyor.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bağırmalar duydum. Karşı komşumun da kızımla yaşıt bir oğlu vardı, onun sesini duydum. Ağlıyordu çocuk, çok ağlıyordu. Her yerden sesler gelmeye başladı, can pazarıydı, herkes bağırıyordu. Kâbus dedim bu… Kâbus olmasını, sonra uyanmayı çok istedim…

Eşimin sesini duydum yine. Sırtımda büyük bir ağırlık var, sırtım çok fena ağrıyor diyordu. Beton duvar çökmüş üstüne. Bilmiyordum henüz. Öyle bir beton duvar ki saatlerce uğraştılar kırabilmek için. O yük sırtındaymış Engin’in. Bilmiyordum… Sıkıştığım yerde hareket etmeye çalıştım, kızıma yetişmeyi denedim ama olmadı. Kıpırdayamadım. Yetişebilsem emzirebilirdim yavrumu, hayatta tutabilirdim. Ama kıpırdayamadım işte. Eşime sürekli kızımızla konuşmasını söyledim. Konuşsun ki uyumasın, hayatta kalsın. Hayatta olduğundan emin olayım. Uyuma dedim eşime, kızımızın da uyumasına izin verme…

2-3 Saat kadar sonra kızımın hızlı hızlı nefes aldığını duydum. Sonra kesildi ses… Eşime çocuğun sesi kesildi, kontrol et, nefesini dinle, ona bir şey olursa yaşayamam ben dedim. Eşim merak etme dedi, kesinlikle yaşıyor, zaten ona bir şey olsa ben durur muyum hiç Fatma dedi… Oysa ölmüş yavrum… O hızlı hızlı aldığı nefesler son nefesleriymiş… Bilmiyordum ben… Eşim sıkıştığı yerde hareket etmeye çalışıyor, bir şeyler yapmaya uğraşıyor, ben anlayamıyorum ne yaptığını. Sanırım yavrumuza kalp masajı yapmaya çalışıyordu, bilemiyorum. Göremiyorum. Nefes almakta zorlanıyoruz zaten. Eşimin sırtında ağır beton duvar. Konuşamıyordu. Yavrumun sesi çıkmıyordu. Sadece ben sürekli yardım edin diye bağırmaya çalışıyordum. Eşim sus diyordu, sus! Enerjini, nefesini tüketiyorsun, bizim de nefesimizi tüketiyorsun. Ama susarsam kim duyacaktı bizi? Hiç susmadım. Sesimizi duyan var mı? Sesimizi duyan var mı? Hiç uyumadan, gücümün yettiği, sesimin çıkabildiği kadar sürekli seslendim. Sesimizi duyan var mı? Uyumadan… Uyuyamazdım çünkü. Eğer birileri varsa, burada olduğumuzu duyurabilecek tek kişi bendim. O an orada hayatımız benim sesimi duyurabilmeme bağlıydı. Uyuyamazdım… Birimizin bu yükü alması lazımdı, ben aldım. Hep dua ettim. Lütfen buradan çıkalım, lütfen kızım uyansın, lütfen kızım ölmesin… Bir saniye susmadım. Sürekli yardım istedim. Normalde korkak bir insanımdır. Panik atağım var, öyle sıkışık bir ortamda, o psikolojide nefes alabilmemin imkânı yok. Ama Allah tarafından bir güç geldi sanırım. Daha çok bağırdım, bağırdım! Eşim sürekli sus diyordu. Vazgeç artık, kimse bizi kurtarmaya gelmeyecek, burada öleceğiz işte! Orada, birlikte öleceğimizi kabullendi eşim. Ama ben asla kabul etmedim bunu, kabul edemezdim. Öleceksem bağıra bağıra ölürüm, hiç değilse sesimi duyan birileri gelir, sizi kurtarır.

Fatma Deniz Arşivinden… Engin Deniz ve Belgin Nazlı

İki buçuk gün… Tam iki buçuk gün enkaz altında böyle geçti. Enkazın en dibinde. Birinci katta oturuyorduk çünkü. En dibe çökmüştük, üstümüzde koca bina… Binanın kesilen kolonları da arka tarafta, yatak odalarının bulunduğu bölümde. O yüzden ilk yıkılan bölüm, binanın yatak odalarının bulunduğu arka kısım zaten. Oturma ve çocuk odalarının olduğu ön bölüm direnmiş. Annem oturma odasında, kaynım çocuk odasında yatıyordu. Onlar o yüzden kurtuldular. Sonradan anlattı annem, bize doğru koşmak istemiş ama yatak odası çöküvermiş ilk anda.

Susuyor Fatma Deniz… Belli ki o ana dönüyor yine. Kısa bir sessizlikten sonra devam ediyor:

Sonra kepçe seslerini duymaya başladık uzaktan. Diyorum ki işte, geldiler, birazdan bizi kurtaracaklar. Kepçe sesi durduğunda ben de bitiyorum… Sonra tekrar çalışmaya başlıyor kepçe. Yine umutlanıyorum. Bir ara eşim söyle, dursunlar dedi. Üzerimdeki yük artıyor, iyice dibe çöküyorum, söyle dursunlar. Ev sahibimiz kendi çocuklarını kurtarabilmek için kepçe operatörü ile çalışıyormuş ama kepçenin aldığı yığınlar bizim bulunduğumuz yere atılıyormuş. Çıkınca öğrendik. Babam durdurmaya çalışmış, zorla durdurabilmiş.

Enkaz altında kaldığımız sürede eşimin konuşabilme gücü giderek azaldı. Sırtında ağır, çok ağır bir beton blok vardı bulduklarında. Kurtarma ekibi kırmakta büyük güçlük çekti o bloğu. İki buçuk gün boyunca sırtında taşıdı o ağır bloğu eşim. Yine de konuşmaya çalışıyordu.

Sonra kurtarma ekibi ulaştı bana. Artık arama kurtarma ekibinin seslerini duyuyorum… Kurtulduk! Kurtuluyoruz! Geldiler aşkım dedim sevinçle! Geldiler, kurtuluyoruz!… Eşim güçlükle sana bir şey söyleyeceğim dedi… Fatma… Belgin Nazlı öldü.Ben de ölüyorum artık Fatma… Dayanamıyorum artık… Can çekişmeye başladı sonra…  Ağlıyor, can çekişiyor… O sesi hiç gitmeyecek kulaklarımdan… Lütfen aşkım, dayan, geldiler, lütfen… Lütfen biraz daha dayan aşkım…

Susuyor Fatma Deniz… Uzunca bir süre susuyor.

Böyle olmamalıydı… Engin böyle bir ölümü hak etmedi. Hiç kimse hak etmez böyle bir ölümü… Çok direndi, dayanmaya çalıştı… Dayanamadı…

Kızımızın öldüğünü söylediğinde benim için de her şey bitmişti. Yaşamamın anlamı yok diye düşündüm ben de. Arama kurtarma ekibi bana ulaştığında bırakın beni dedim… Çok geç artık… Beni bırakın, çıkarmayın buradan… Neden? Diye sordular… Kızım öldü… Eşim öldü… Beni de burada bırakın… Hayır dediler. Sesler geliyor, daha ölmediler… Üçünüzü de kurtarıyoruz. Kimse ölmeyecek dediler… Onlar öyle deyince Sinan Bey… Hani umut… Bir umut… Madem yaşadıklarını söylüyorlar, yaşıyorlar demek… Kızım, Belgin Naz’ım, eşim, Engin’im ölmedi demek… Bayıldılar demek… Tamam dedim o zaman. Üçümüzü de çıkarın buradan… Bir yerinizde ağrı var mı? diye sordular. Yok ama çok sıkıştım ben burada. Kıpırdayamıyorum. Tuhaf şey, kıpırdayamadığımı biliyordum da sıkıştığımın o an farkına vardım. Ben kriz geçiriyorum galiba dedim arama kurtarma ekibine. Titriyorum. Çok titriyorum. 3 saat kadar uğraştılar beni çıkarmak için. Allah razı olsun hepsinden. O kadar küçük, o kadar dar bir alanmış ki sıkışıp kaldığım yer, sonradan anlattılar. Çok zayıf olduğum için o aralıkta sıkışıp kalmışım. Sonra çıkardılar beni. Hastaneye götürdüler. Aklım kızım ve eşimde. Çünkü benim canlarımdı onlar. Eşim benim dağımdı, her şeyimdi… Ben hep ona yaslandım. Her koşulda onunla direndim ben. O da son ana kadar direndi zaten. Ekipler bize yaklaşana kadar direndi.  Belgin Nazlı, kızım, benim mucizemdi.

Eşimin bacaklarının arasında buldular kızımızı. Hemen yanı başımdaymışlar. Sıkıştığım yerden anlayamamıştım bu kadar yakınımda olduklarını. Hani aman ha, dikkat et, Belgin Nazlı’nın üzerine abanma, ezme çocuğu demiştim ya eşime… Kiloludur biraz Engin. İri yarıdır. Dinlemiş beni… O haldeyken bacaklarının arasına alabilmeyi başarmış yavrumuzu. Dinlemiş beni, ezmemiş yavrumuzu…

Kalp krizi geçirmiş yavrum. Korkudan… Ne çok korktu kim bilir yavrum… Engin, eşim, o da kalp krizi geçirmiş. Acıdan muhtemelen. O biliyordu çünkü Belgin Nazlı’nın öldüğünü. Dayanamadı kalbi yavrumuzun ölümüne.

Susuyor yine Fatma Deniz… Uzunca bir süre susuyor… Gözleri dalıp gidiyor bir süre…

Kırgınım Sinan Bey… Her şeye, herkese kırgınım. Çok kırgınım! Eşime de kırgınım… Gittiği için… Giderken o korkunç, kötü haberi verdiği için. Kızıma da kırgınım… Daha 1 buçuk yaşındaydı… Mucizemdi benim… Her şey, herkese kırgınım! Ölmeyi hak etmiyordu benim meleğim. Hiçbir çocuk ölmeyi hak etmiyor. Canım yanıyor Sinan Bey… Canım çok yanıyor… Ateş düştüğü yeri yakar derler ya benim ruhum, kalbim, bedenim yanıyor, kavruluyor… Oradan çıktım ama nasıl çıktım… Ben de hak etmedim bütün bunları… Hiçbirimiz hak etmedik…

Beni çıkardıklarında gökyüzüne baktım. Ellerime baktım. Gün ışığına baktım.  Yaşıyorum dedim.

Adalet yerini bulana kadar mücadele edeceğim artık. Aslında koskoca bir devlet var. Bunca insanın, eşimin, çocuğumun hakkının peşine devletin düşmesi gerekir ama… Yavrumun, eşimin hakkı, hukuku için mücadele etmek bana düştü. Tamam, tabii ki onların hakkının peşine düşmem gerekiyor ama ben daha acımı yaşayamadım Sinan Bey… Yasımı tutamadım… Öldüklerini bile kabul edemedim daha… Mezarlarına gidiyorum, her gidişimde hayır diyorum hayır, ölmediniz siz! Yanlış yerdeyim ben, siz burada, bu toprağın altında, bu mezarda değilsiniz ki!…

6 Şubat sabaha karşı gerçekleşen depremden ve enkaz altında geçen 2 buçuk günden fiziksel anlamda yara almadan kurtuldu Fatma Deniz. Sıkışma nedeniyle bacaklarındaki, dizlerindeki ezilme dışında bedeninde kırık, çıkık, yaralanma yoktu. Bir de sürekli bağırmaktan, ses tellerini zorlamaktan kaynaklanan ses kısıklığı.

İnsan kendi acısının farkında olmuyor ki zaten, eşini, yavrunu kaybettiğinde… O ağrılar, o ezikler, yaralar ne ki? Geçer hepsi zamanla… Ama ya yavrunun acısı? Ya eşinin acısı? O geçer mi Sinan Bey? Mümkün mü geçmesi? Çok zor bir imtihan bu! Her şey gibi deprem de Allah’tan diyorlar. Tamam, ben de inanıyorum, her şey Allah’tan! Ama Sinan Bey, biz kul olarak doğru yaptıysak her şeyi, tamam… Ama düzgün yapmıyorsak, çalarak çırparak yapıyorsak, bilime, kurallara uygun biçimde yapmıyorsak… İşte o zaman o binalar üzerimize yıkılıyor. Suçsuz günahsız insanlar hayatlarını kaybediyor. İşini düzgün yapmayanların, çalarak çırparak, usulsüzce binalar dikenlerin ve onlara göz yumanların hatalarının bedelini biz günahsız, suçsuz insanlar ödüyoruz.

Enkaz altında 2 buçuk gün, tahayyül edilmesi zor bir süre. Hem enkaz altındakiler için hem dışarıda onları kurtarmak, ölü veya diri onlara erişebilmek için canhıraş bir mücadele verenler için… Bütün bunlar olurken dışarıda neler olup bittiğini soruyorum.

Annemi çıkarmışlar önce… Depremden 1 buçuk saat kadar sonra, dışarıdan koşan insanlar çıkarmışlar annemi Allah razı olsun. Babam depremi duyar duymaz koşmuş Kahramanmaraş’a. Yetiştiğinde, enkazı gördüğünde şoka girmiş. Sürekli ağlıyormuş… Ablam, erkek kardeşim, kardeşimin arkadaşları, arkadaşlarımız enkaza koşmuşlar duyar duymaz. Herkes oradaymış. Engin’in ailesi Mersin’deydi, perişan olmuşlar ama ulaşabilmek ne mümkün! Trafik, yolların hali… Sürekli telefonla haberleri almışlar. Babam çok uğraşmış bize ulaşabilmek için. AFAD ekibiyle irtibata geçmiş. Demiş ki AFAD, malzememiz yok. Gelsek de bir şey yapamayız… Babam bütün imkanlarını, bütün çevresini seferber etmiş. Arama kurtarma için gereken tüm malzemeleri bulup buluşturmuş. AFAD ancak ondan sonra gelmiş. Herkes umudu kesmiş bizden aslında. Herkes öldüğümüzü düşünüyormuş, her çıkanı biz zannediyorlarmış. Üst katlardan çıkarılan her cenazede annem bu Fatma, bu Engin, bu Belgin Nazlı diyormuş korkuyla. Çok çaresizlik çekmişler. Çok ağlayıp dövünmüşler. Beni çıkardıklarında da öldüğümü düşünmüş babam. Her yerim morarmış çünkü.

Fatma Deniz’in çıkarılış anı…

Hastaneye götürdüler beni. Korkunç durumdaydı hastane. Herkes yerlerdeydi. Ölüler yerlerdeydi. İnsanların haline baktım, berbat durumdaydı ortalık. Her yerde kolu bacağı kopmuş, yüzü gözü dağılmış insanlar… Siyah ceset torbalarına konmuş, yan yana dizilmiş insanlar… Allah’ım ben yalnızca bizim ev çöktü sanıyordum. Çünkü enkazdan çıkarıldığımda etrafa baktım, bizim ev dışında çevredeki bütün binalar sağlam görünüyordu. Hastanedeki durumu görünce şaşırdım, anneme sordum ne oluyor, trafik kazası falan mı oldu, bunca yaralı ölü niye var. Annem anlattı durumu. 11 ilde birden deprem olduğunu o zaman öğrendim. 4 saat kadar kaldım hastanede. Zaten ne yer vardı ne de ilgilenebilecek sağlıkçı. Herkes hastanenin içinde oradan oraya koşturuyordu. Büyük bir yaralanma olmadığını görünce beni gönderdiler kısa sürede.

Hastaneden çıkar çıkmaz enkazın başına gittim. Engin ve Belgin Nazlı çıkacak ya, çıktıklarında orada olayım istedim. Çıkarmamışlardı henüz gittiğimde. 5-6 saat kadar sonra çıkardılar. Beni arabada beklettiler o süre zarfında. İzin vermediler enkazın başında olmama. Bizimkiler öldüklerini biliyorlarmış zaten. Sen bekle dediler. Çıkardılar sonra… Vinçle… Sırtında betonla… Donmuşlar…

Nasıl haber aldım öldüklerini… Çok tuhaf… Uyumuşum… Sabah 6.00 gibi uyandım. Telefonu açtım. Sosyal medyada paylaşımlara bakıyorum. Eşimin yeğeninin paylaşımını gördüm. Engin’i kaybettik diyordu. Baktım… Bir daha baktım… İnanamadan baktım… Neye uğradığımı şaşırdım. Babamların olduğu odaya koştum. Doğru mu? Dedim… Doğru dediler…

Koştum enkaz başına. Engin’i ve Belgin Nazlı’yı çıkarmışlar. Bakmak istiyorum. Bakma dediler. Kendimi kaybetmişim. Bir anne nasıl iyi olabilir yavrusunun ölüm haberini aldığında.

Eve geldim yine. Nasıl geldim, o sırada ne oldu bilmiyorum. Bağırışlar geldi dışarıdan. Baktım, Belgin Nazlı’yı yıkıyorlar. Yaklaşamadım çocuğumun başına. Yapamadım. Öldüğünü görmek istemedim. Kabul etmek istemiyorum çünkü… Minicik bir çocuğa, bir bebeğe ölümü nasıl yakıştırabilirsiniz ki? Dayanamadım sonra, yaklaştım, çöktüm yanına, baktım yüzüne… Tertemizdi yavrum, gözleri kapalıydı. Hiçbir yerinde morarma yoktu. Seslendim, anneeem, uyan anneeeem… Yok, uyanmadı… Bayılmışım sonra… Sonrası yok… Götürmüşler, gömmüşler…

Eşimi, Engin’i hiç göstermediler. Kötü olmuş çünkü.

Susuyor yine Fatma Deniz. Karşılıklı susuyoruz bir süre. Rahatlasın diye kamerayı kapatıyorum. O beni görmüyor ama sanal stüdyodan göz attığımda anlıyorum, karşılıklı göz yaşlarımızı siliyoruz. Gencecik bir kadının yaşadıkları, anlattıkları, şu yaşına sığdırdığı acı isyan ettiriyor yüreğime. Nasıl dayandığını, nasıl baş ettiğini anlamak istiyorum. Destek aldı mı, alıyor mu? Korkunç şeyler yaşadı bu insanlar. Kamu, bu insanlara profesyonel destek veriyor mu? Nasıl taşıyabiliyorlar bu ağır yükü?

Yok, hiçbir kamu kuruluşu sormadı bana nasıl olduğumu. Ama ben bir psikolog buldum, Antep’te, depremden 2 hafta sonra gittim, hala bir tedavi sürecim var, devam ediyorum. Ama işte, anlatamıyorsunuz ki Sinan Bey, nereye gidersem gideyim o acıyla devam ediyorsun. 40 gün boyunca çok kötüydüm ben. Şu an da acım büyük, özlemim büyük ama en azından biraz daha güçlüyüm. Çünkü sarılmam gereken bir davam sürecim var. Eşim ve çocuğum için mücadele etmeliyim. Mecburum güçlü durmaya.

Evet işin bir de hukuki mücadele boyutu var. Kendileri enkazdan çıkan, en yakınlarını, hayatta sahip oldukları her şeyi bir anda yitiren insanlar bir yandan hayatlarını yeniden toparlayıp devam etmeye, bir yandan hukuki mücadele ile adalet aramaya çalışıyorlar. Peki bu mücadele ne durumda?

Bir 40 gün boyunca bekledik. Ailem, babam en azından kırkı çıksın ölenlerimizin dediler. Sonra babamın avukatıyla konuştuk. Avukat herkesin dava açtığını söyledi, bizim de dava açmamızı önerdi. Biz de savcılığa başvuruda bulunduk. Ki zaten biz başvuruda bulunduğumuzda, Güzel Apartmanı mı? Sizden önce de birileri şikâyette bulundu, kaçak kat yapılmış dediler. Yani kaçak kat meselesini, dava açmak için gittiğimde öğrendim. Sonra da kendi yaşadıklarımı, gördüklerimi tek tek aktardım savcıya.

Aradan geçen yaklaşık 5 ayda ne olduğunu, herhangi bir gözaltı ya da tutuklama olup olmadığını soruyorum çekinerek… Yüzüne acı bir gülümseme yayılıyor.

Hiç! O günden bugüne beni ne biri aradı ne bir şey sordu ne de bir ilerleme oldu. Hiç! Hiçbir gözaltı ya da tutuklama da yapılmadı. Sorumlular ortalıkta rahatça geziyor, hiçbir sıkıntı duymadan! Bütün bu süreçte inanır mısınız Sinan Bey, o enkaz kaldırıldı, un ufak edildi, başka bir yere taşındı, bütün deliller yok edildi yani. Hepsini tespit ettim. Enkazdan numuneler, beton ve zemin numuneleri, etütler dosyada, incelemede. 3 ay kadar daha beklememiz gerektiği söylendi. Bekleyeceğiz bakalım.

Adalete, adaletin tecelli edeceğine dair güven duyup duymadığını, sorumluların bulunup cezalandırılacağına inanıp inanmadığını… Duraksıyor… Düşünüyor biraz…

Savcılıkta bakın ben bu davayı açıyorum da adalet yerini bulabilecek mi? Ben bu mücadeleyi vereyim vermesine de karşılığında sorumlular tutuklanacak mı, ceza alabilecek mi? Genellikle ailesinde ölüm olanlara ceza verilmediğini söylediler. Ne yani? Ben bu acımın üzerine soğuk su mu içeyim yani? Benim kayıplarım var yahu! Eşimi kaybettim, yavrumu kaybettim ben! Kaldı ki hakkımı aramak için bir mücadele vermek zorunda değilim ben! Bir mücadele vermek zorunda kalmadan hakkımın verilmesi gerekir. Hukuk, adalet bu değil mi? İnsanlar en temel hakları için, adalet için neden mücadele vermek zorunda bırakılsınlar ki bir hukuk devletinde? Birileri benim eşimi, çocuğumu öldürdü! İhmalkârlığı yüzünden, suiistimali yüzünden, usulsüzlüğü, denetimsizliği yüzünden benim çocuğum ve eşim öldü. Bunun sorumlularının yakasına yapışılmalı, cezalandırılmalı. Ha, adalete güveniyor musun, inanıyor musun diye sordunuz, inanmıyorum, güvenmiyorum! Yine de bir umut var içimde. Mutlaka diyorum, mutlaka bir gün adalet yerini bulacak. Adaletin gözü kördür ama kulağı sağır değildir değil mi? Mutlaka adalet yerini bulacak bir gün! Er ya da geç! Fatma diyorum kendi kendime, sen mücadele edeceksin, savaş vereceksin ki adalet yerini bulsun. Böyle bir ülkede yaşadığımız için adalet bizim ayağımıza gelmiyor, biz adaletin peşinde koşuyoruz mecburen. Sistem böyle işliyor.

Bütün yaşadıklarından hareketle depremin gerçekleştiği andan itibaren kamunun sorumluluğunu yerine getirip getirmediğine dair düşüncelerini merak ediyorum. Duraksamadan yanıtlıyor sorumu:

Hayır! Şu kadarını söyleyeyim Sinan Bey, bizim, babamın imkanları olmasaydı, eşini dostunu harekete geçirip arama kurtarma için gerekli ekipmanı bulup buluşturmasaydı o enkazdan tek bir canlı çıkamazdı. Ancak 5-6 gün sonra ölümüzü çıkarırlardı bizim. Kamunun görevini yapıp yapmadığını mı soruyorsunuz bana? Yapmadı! Hiçbir sorumluluğunu yerine getirmedi kamu! Ben hiçbir zaman ailesiyle, babasıyla övünen bir insan değilim ama, söylüyorum, önce Allah, sonra babam yardım etmese hayatta değildim ben. İşte AFAD orada, malzemeleri yoktu, kendileri söylediler babama. Yardım edemeyiz, ekipmanımız yok dediler. Bakın Maraş’ta deprem beklendiğini yıllardır bangır bangır söylüyordu bilim insanları! Ne oldu peki? Kim umursadı bu uyarıları? Hiç kimse görevini yapmadı! Her şey çok kötüydü, çok berbattı. Sistem, işleyiş, her şey! Binlerce insan, binlerce anne baba büyük bir acıyla sınandı. Evlatlarını, anne babalarını, kardeşlerini, eşlerini kaybetti insanlar. Bizzat orada yaşadım, gördüm ben olup bitenleri. Ben devletime güvenemeyeceksem böyle bir afet anında, o enkazın altındayken devletimin gelip beni kurtaracağına güvenemeyeceksem neden var devlet? Düşünebiliyor musunuz, AFAD diye bir kurum var ama malzemeleri yok? Bakın AFAD’daki insanları suçlamıyorum, suçlayamıyorum. Ne yapsınlar ki onlar? Malzeme olacak ki yardım edebilsin. Malzeme yoksa AFAD ne yapsın? E kim verecek ona malzemeyi? Devlet niye var o zaman? Bakın benim devletimden de milletimden de istediğim tek bir şey var: Hiç kimse ölmesin! Birilerinin usulsüzlüğü, ihmali, sorumsuzluğu, denetimsizliği yüzünden artık hiç kimse ölmesin! Biz öldük, sevdiklerimiz öldü, başkaları ölmesin.

Bundan sonra ne olacak? Hayata nasıl devam edecek? Geleceğe dair ne düşündüğünü ne hayal ediyorum bu genç kadının…

Bir sözüm var Sinan Bey. Eğer ki davayı kazanırsam, Melike Şahin’in bir şarkısı var, “Hak ediyorum her milimini bu dik gülüşün!” diyor… O şarkıyı sonuna kadar açıp bangır bangır söyleyeceğim. İlk yapacağım şey bu! Sonra eşim ve kızım adına bir kreş açacağım. Yardıma muhtaç olan çocuklar için yapabileceğim ne varsa yapacağım. Hayalini kurduğum tek şey bu. Davayı kazanacağım, kendimi toparlayacağım ve güçlü bir şekilde ayağa kalkıp kızımın ve eşimin adını yaşatacağım o kreşi açacağım.

Anlattıkları için çok teşekkür ediyorum Fatma Deniz’e. Yarasını deştiğim, kanattığım için özürlerimi ekleyerek. Ama çaresi yok, anlatılmalı, kayıt altına alınmalı tüm yaşananlar. Bu insan hikayeleri bundan sonrası için seçimlerimizi oluşturacak çünkü… Ya tüm bu anlatılanlardan ders çıkaracak, nerede hata yaptığımızı bulacak ve yeni afetlerde aynı acıların yaşanmasının önüne geçeceğiz ya da…