Sedat Aral’ın Gözünden: “Kapitalist Terörizm ve Din”

0
1447

“HİMALAYALARDA BU KADAR ÇOK PETROL ÇIKSAYDI, ŞİMDİ BUDİST TERÖRİZMİNİ KONUŞUYOR OLACAKTIK”

ALİ FUAT KARASU: Az önce bahsettiğiniz, Küba’nın ruhban takımı için yaptığı şeyi Kaddafi’nin de başa geçtikten sonra Libya’da yaptığı söylenir, o da yine ilk dönemde halkla din arasındaki ruhban takımını kaldırmaya çalışıyor. ‘Dininizi kitaptan okuyarak kendiniz öğrenin’ şeklinde halka da telkinde bulunuyor.

SEDAT ARAL: Doğrudur. Bu çıkarımın Batı’daki en büyük referanslardan birisi, dinsel ruhban takımına karşı en dehşetli hikâyelerden bir tanesi, İngiliz Kralı 8. Henry’nin Katoliklere karşı uyguladığı baskıdır. Sonrasında, daha da sertleşerek ilerler ve mezhepsel savaşa dönüşür. Adam ne yapıyor? Bakıyor ki Papalık sistemin içerisinde herkesin hayatında bir yerlerden müdahale ediyor, müthiş acımasız kararlar veriyor. Bunların içerisinde yüzlerce rahibi kiliselere doldurup yakmak bile var. “Hristiyanlık niye böyle olmadı” derken, aslında öncesine bir bakmak gerekiyor. Öncesindeki şiddet o kadar yoğun ki, uzlaşmayı barış gibi görüyor adamlar., Ooysa bir barış yok aslında aralarında. Bugün hala Fransa ile İngiltere arasında siyasete işleyen dinsel sorunlar vardır. İslam’ın şiddetle bağdaştırılıyor olması ise coğrafyadan kaynaklanan bir durum. Bakın, Osmanlı Kudüs’te üç ayrı dinin çatışmasını çok az sayıda askerle engelleyebilmiştir? Çünkü, o zaman petrol yok! Kuveyt, inci çıkarılan bir balıkçı kasabası.  Marsh Arab dediğimiz yerde, yani Irak’ın güneyinde Arap bataklıklarında bir sürü değişik din vardır o dönemlerde ama, hepsi de petrol olmadığı için çok rahattır. Petrolün ortaya çıkmasıyla birlikte, kapitalistler devreye girer. Emperyal kapitalistler politikayla oynayamıyorlar, çünkü politika mutasyona uğrayabiliyor, insanların değişim geçirip kapitalistleri devreden atma riski var. Oysa dinde bir değişim olmuyor.  Ayrıca din adamları, dini çok yaygın şekilde kullanabiliyorlar. İnsanların üzerinde sürekli bir ceza ve baskı olarak kullanabiliyorsunuz. Kapitalizm, dini böyle kullanmaya başlıyor işte. En başında söylediğim gibi bugünHimalayalar’da bu kadar fazla petrol çıkıyor olsaydı büyük ihtimalle şu anda biz Budist terörünü tartışıyor olurduk.  Veya petrolün işlevi kömür gibi Sanayi Devrimi ile birlikte bitmiş olsaydı, biz şu anda Uranyum olan coğrafyaları tartışıyor olurduk. Nutmeg vardır bilir misiniz? Nutmeg (muskat- küçük Hindistan cevizi)- şöyle ceviz biçiminde, etin üzerine rende ile doğrarsınız, etin çürümüşlük kokusunu alır, 16. Yüzyılda herkesin Nutmeg kavgası vardır. Size Nutmeg’i anlatayım, 16.-17 . yüzyılın emtialarından. Nutmeg yüzünden İngilizler ve Hollandalılar arasında 40 yıl savaş sürüyor, binlerce insan ölüyor, yüzlerce gemi batırılıyor. En sonunda Hollanda ile İngiltere aralarında bir uzlaşma sağlıyorlar: İngilizlerin ellerinde olan iki adadan birisi Hollandalılara veriliyor, karşılığında Manhattan alınıyor. New Amsterdam olan adı New York olarak geçiyor. Devam edersek, Türkiye’den gitme lale soğanları… Lale soğanları Hollanda’da kabus yaratıyor. Başka örnek? Bütün Avrupa’da portakal kabus yaratıyor. Dahası: Karabiber… Karabiber tarihin Petrol’den daha fazla tahribatı yaratan, savaş başlatan emtialardan bir tanesi, altın gibi işleniyor çünkü. Osmanlı o coğrafyada olduğu ve yolu kapattığı için, karabiber gelemiyor! Ondan önce Selçuklular var, onlar da yolu kapatıyor. Karabiber de o dönemde Liberya’da çıkarılan elmas gibi, zor ulaşılıyor, o yüzden de çok değerli. Sonuçta bir şeyin fiyatını belirlemek için orayı kontrol altına almak zorundasınız. Petrolün fiyatını belirlemek için Ortadoğu’yu kontrol altında tutmak zorundasınız. Ortadoğu’yu nasıl kontrol altında tutarsınız? Savaşla kontrol altında tutarsınız. Bu elmas için de aynı. Elmas’ı her şirket istediği gibi çıkarabilse muhtemelen elmasın hiçbir değeri olmaz. 
MİA-Tam yeri, artık yavaş yavaş günümüz Ortadoğu’suna geçelim istiyorum. Ortadoğu’da özellikle son 20 yılda,  kendi hayat hikayemizde de yaşayarak şahit olduğumuz, çeşitli yönetimsel değişiklikler var. Bu değişiklikleri çok bilindik, standart, geleneksel Sünni-Şii çatışmasına mı bağlamalıyız, yoksa sizce başka nedenleri de var mı?
SEDAT ARAL: Sünni-Şii çatışmasının 16. Yüzyıl’da Kasr-ı Şirin ile bittiği düşünülür.  1991’de 1. Körfez Savaşı döneminde Amerika’nın Irak’ın güneyindeki Şii’lere desteği vardı. Bu destek sonucunda isyanlar çıktı. Saddam Hüseyin bu isyanları kanlı bir şekilde bastırdı. 1993 sonrasında, Ortadoğu’daki birçok lider Batı’nın hegemonya savaşlarını beslediğini fark etti.  Emperyalistlerle yatağa girmenin sorunlu bir ilişki olmaya başladığı öğrendiler ve politikacılar kendi hayatlarına ve devletlerine çeki düzen vermeye başladılar. Batı 1993’te Sünni- Şii çatışmasının işlenebileceğini fark etti. Yapay olarak üretilen bir durumdan bahsediyorum, hiçbir zemini yok. Bu savaşın ilk başlangıç çentiği, İran’a karşı Afganistan’da Taliban’ın desteklenmesiyle atılıyor. Sünni-Şii savaşları 1993’te Bill Clinton’ın önüne gelen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nde yer alıyordu ve Batı tarafından Ortadoğu’daki bütün çatışmaların kurumsal hale gelebilmesi için ortaya çıkarıldı. Çünkü Batı, bu savaşın petrol bölgesinde on yıllarca sürebilecek gerginlik yaratabileceğini çok iyi biliyordu, nitekim de öyle oldu. Nasıl alev aldı? 2004’ün ortalarına doğru Irak’ta 9 tane İngiliz ajanı Sünni kılığında bir Şii camiine saldırırken yakalandı. Linç edilmekten İngiliz Savunma Bakanlığı’na bağlı askerler tarafından kurtarıldılar. Aslında baktığınızda, entelektüel sınıfın yetersiz kaldığı Ortadoğu’da toplumları yönlendirmek çok kolay oluyor. Bence Ortadoğu’daki en büyük problemlerden bir tanesi entelijansiyanın kıvraklığı, pragmatizmi. Gazetecilerin veya entelektüellerin son olabileceği şey pragmatiklik, mesleklerine aykırı olduğu için bir doktor pragmatik olamaz, gazeteci de pragmatik olamaz, “benim işime bu geliyor” deyip bir tarafa kayamaz. Tümüyle yapay bir sorundan bahsediyoruz, bugün kime sorarsanız sorun, -iki tarafın temsilcilerine de-“Şiilerle Sünniler nerede ayrılıyorlar?” dediğinizde kimse hatırlamaz, tarihin içine gömülmüş, unutulmuş bir çatışmadır. Siz de gazetecisiniz, siz biliyor musunuz Şiilikle Sünnilik arasındaki farkı?
MİA-Ben Sünnilik tanımının tam olarak ne olduğunu bildiğimden çok emin değilim, kendim de tırnak içinde “Sünni” olmama rağmen. Bu ayrımın bize öğretilmeden dayatılmış olmasını da hep garip bulurum, “Sünni olmak iyidir, geri kalan her şey kötü” çıkarımı da dahil.  
SEDAT ARAL: Sonuçta Türkiye’deki gazetecilere sorduğunuzda ki ben sohbetlerde sorarım, birçoğu bilmiyor. Bazıları “EbuBekir ile ilgili” der, hayır değil. “Ömer’le ilgili ya da Osman’la ilgili” der, o da değil. Ali’nin safında olanlar “Hakem olayı”na dayandırırlar, Ali’nin safında olanları ve olmayanları koyarlar. Ali’nin safında olanlar Şii olmuşlardır, Muaviye’nin safında görünenler Sünni olmuşlardır. Böyle tonlarca isim sayabilirsiniz.  “Hüküm Allah’ındır” diyenler de Harici olmuşlardır. Böyle binlerce makale okuyabilirsiniz. Ama hepsinin atladığı bir tek şey vardır: İslam dininin ilk kez siyaset tarafından esir edilmesi…  Hikaye şu; Türkiye’de Sünni-Şii, veya Ortadoğu’da Sünni-Şii ile ilgili İran’da belki bazı kaynaklar bulabilirsiniz nasıl ayrıldıklarına dair, ama Türkiye’de bir tek kaynak bulamazsınız, yok. İngilizler’de daha fazla kaynak var. 
AFK- Çünkü sebebini bulursa oradan başka bir yere gidebilirler. 
MİA- Bizim bilmiyor veya araştırmıyor olmamız veya Batı’nın bilip araştırıyor olması çok garip geliyor bana. 
SEDAT ARAL: Çünkü araştırıyor. Bilgi emperyalist olmakla alakalı bir şeydir. Emperyalist olmak için bilmek zorundasınız. Anadolu ve Ortadoğu maalesef hiçbir zaman emperyal bir sisteme geçemediği için bilgiye de ihtiyacı kalmamış. Gittiği yerin, haritasının neresi olduğunu bilmiyor adam. Piri Reis örneğine bakalım: Piri Reis’in Kanuni döneminde kafası vuruluyor. Yolsuzluk iddiasıyla kafası vurulduğu söyleniyor, ama aslında baktığınızda yolsuzluk yok! Bazı egzantrik tarihçilerin hikayesine göre ise, Piri Reis’in saldırdığı Portekizli askerler, Müslümanların bulunduğu Hürmüz Adası’na sığınıyor, adadaki Müslümanların Portekizlilere yardım etmesine çok kızan Piri Reis ise adaya girdiğinde Müslümanların mallarını da talana açıyor, idam edilme nedeninin bu olduğu iddia ediliyor. Oysa Batılı kaynaklara göre, Piri Reis’in yeni haritalarla Osmanlı’yı keşifler dönemine yetiştirmek istediği biliniyor. O zaman gemilere su yerine bira alınması, şarap alınması gerekiyor, çünkü 12 gün sonra su çürüyor, zehirlemeye başlıyor. Müslümanlar şarap ve bira içemedikleri için 12 günden fazla açık denizde kalamıyorlar. Atlantik aşımı ise bir gemi için 100 ile 300-350 gün arasında sürüyor, bir yıla yakın sürüyor o yolculuk küçük teknelerle, o kadar su barındıramıyor tekneler. Bira alıyor yanına adam, sürekli içiyor, yükün yarısı bira adamların. Gidiş-geliş. O yüzden de gemilerle Atlantik’i aşabiliyor. Piri Reis’in tek derdi bu ve gerçek olamıyor tabii. 
MİA- Oysa tam tersi olsa, kim bilir nerelere kadar gidecek… Öte yandan, çok tartışılır ama padişahların da şarap içme hikayesi var sonuçta? 
SEDAT ARAL: Hepsinin var, ama asıl hikaye şu: Sistemdeki din adamları o kadar güçlü ki, istediği kuralı koyabiliyor, ne kural isterlerse. İslam bilimi reddeder, deniyor.  Ama hayır, İslam Dünyası 10. yüzyıla hatta 12. Yüzyıla kadar inanılmaz keşiflerde bulunmuş. En büyüklerinden birisi “Sabun”.  Sabun, Araplar tarafından üretilmeye başlanmış, sonra alkol Araplar tarafından üretilmiş. Adamın adı Râzi. Matematik diyoruz, adı üzerinde Cebir, El-Cebir. Matematikte müthiş ileriye gitmişler, Ömer Hayyam da sarhoş şair olarak bilinir, ama çok büyük bir matematikçidir. Erzurumlu İbrahim Hakkı, aynı zamanda çok büyük bir astronom ve matematikçidir. Bugün Avrupa’da tıp alanında İbn-i Sina hala ciddi bir kaynaktır, müzik konusunda hala Endülüs’ün ürettiği enstrümanlar kullanılır.  Aslında baktığınız zaman tonlarca keşif var. 
MİA- Aslında çok iyi başlamış ama, sonra?
SEDAT ARAL: Haçlı seferleri döneminde din adamları güçlenmeye başlıyor. Haçlı seferleriyle beraber bilim adamları suikastlara kurban gitmeye başlıyor, o zamanlardan beri var olan kural; savaşlarda ilk olarak entelektüelleri yok edersin. Öyle bitiyor işte… Baktığımız zaman “İslam iyi veya kötü” denmemeli; bu bizim tartışabileceğimiz bir şey değil. İslam’a inanan insanlar inanıyorlar, ben değiştiremem de eleştiremem de. Çünkü eleştirebileceğim bir nokta yok. Karşımdaki adam bir tezle gelmiyor ki, “Seviyorum ben İslam’ı” diyor. Seviyorsa başka hiçbir gerekçe gerekmiyor. Beğeniyorum- beğenmiyorum sırasında ben devreye girebilirim belki, doğru veya değil diyebilirim, ama o kadar. Dinlerin çoğu insanları iyi insan yapabilmek için bir şey çıkarıyor, bir de Tanrı faktörü var. Bütün bunları düşündüğünüzde, din felsefesinin ortaya çıkması gerekiyor. Bütün dinlerin ruhban tarafından değil halk tarafından veyahut da din tarihçileri tarafından düzenlenmesi gerekiyor. Dinler endüstrileşmiş bir dönemden gelmediği için din ilahiyatçılarının söyledikleri de sorunlu. İsa’ya bakın: İsa çok fakir bir adamdı. Bütün dindarlar, bütün Hristiyanlar çok fakir oldukları için yer altında kiliseler oluşturuyorlar. Meşhur bir çatışma vardır, Capuchin (Kapuçin Rahipleri)lerle Katolikler ile Batı Vatikan arasında; “İsa zengin miydi, fakir miydi?” tartışması. Sırf bu tartışma yüzlerce yıl savaşa yol açıyor. Çünkü İsa fakirdi, ama Vatikan bunu kabul etmek istemedi. Çünkü Vatikan zengin yaşamak istiyor. En son Papa’nın açıkladığı vardı ya, “Dindarlar bu kadar zengin olmazlar” diye…
MİA- Ama Kiliseler zengin?
SEDAT ARAL: Kiliseler zengin tabii, hele bir de o zamanki zenginliklerini düşün!, Ortaçağ’daki kilise fonksiyonel olarak her şeyin sahibi ve halka sadece kendi artıklarını veriyor. Notre Dame’a gittiğiniz zaman dışarıda su akan yerleri var, lağımla birlikte artık yiyecekleri atıyorlar. Dindar dediğimiz, daha doğrusu ruhban dediğimiz adamlar böyle acımasız bir kitle.  Bu kitleyi devre dışı bıraktığında sistem kendini uyumlu hale getirmeye başlıyor. Din insanlar içerisinde bir fonksiyon, bir düzenleyici formül olarak kalıyor, böylece insanların birbirini dinden dolayı yargılayıp engellemelerinin önünü kanunlarla bağladığın zaman da laiklik ortaya çıkıyor.