İ-330

0
42

İç dünyamda başka bir insan yaşıyor Muzaffer Abi, tıpkı sende olduğu gibi. Ama gel gör ki şu biçimsiz toplumun elinde onu kaybediyorum. İstedikleri gibi biri olmam uğruna benzersizliğim kurban ediliyor. Farklı olan neyim varsa bastırıyorlar. Hatta akışın bir parçası, bağımlısına dönüşmem için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Devasa bir düzenin araçları ve onun tüm toplumsal ajanları üzerime çullanmış gibi…

Nihayetinde kabul edelim. Yalnız bir varlık değiliz şu hayatta, toplum içinde yaşıyoruz. Ama bana sorarsan tüm travmalarımızın, iç sıkıntılarımızın temelinde de bu var. Şu kahrolası hiyerarşik toplumun yarattığı insan ile mücadele halindeyiz. Üstelik bitmek bilmeyen bir mücadele…

Doğasından uzaklaştırılmış olduğunu fark eden bir insanın böylesi bir toplumsal düzenle kavga içinde olmasının nesi yanlış?

İçimdeki ben kimi zaman yaşadığım şeyleri “yanlış” buluyor… Buluyor bulmasına ama aklımı ele geçirmiş şu toplum insanı yok mu? İşte o ikincisi “hayır bu böyle ve uyacaksın” diyerek çekiştirip ayar veriyor hemen. Ahlak normları, inanç biçimleri, “iyi ve kötü” tanımları, değerler, kabuller… Her biri en ince ayrıntısına kadar benliğimi işgal etmiş durumda.

Açıkçası şu çağda düşüncelerimiz, duygularımız neredeyse bize ait olmaktan çıktı. Neler öğretilmiyor, neler şırınga edilmiyor benliğimize? Ne kanaatler pekişiyor ne vicdanlar ürüyor… Üstelik tüm bunlar için öylesine güçlü araçlar var ki! Okullar, ibadethaneler, kitaplar, müzikler, televizyonu gazetesi sinemasıyla medya kuruluşları ve tabii ki dijital dünya… Yok yok neredeyse. Birinden kurtarsan diğeri hakkından gelir. Hepsi ama hepsi egemen sınıfın elinde adeta bir beton kalıbı makinesi…

Bilinci yönetiyorlar Muzaffer Abi, insanı istedikleri şekilde biçimlendirdikleri toplumsal merkeze çekiyorlar. Neye inanacaksın, neyi doğru bileceksin? Her şey günlük yaşamda, aklında, etrafında her yerde seninle dolanıyor… İktidar neyin üzerine kuruluyor sanıyorsun?

Emin ol Muzaffer Abi gelecekte bir zamanda bugünün iktidarları ve onların elinde biçimlenmiş politik toplum için hiç iyi şeyler söylenmeyecek.

Doğanın düzenini yok eden, onu hiçleştiren insanların egemen olduğu geniş bir zaman dilimi içinden geçiyoruz. Bu tek tipleştirme düzeninin çarkları içinde, onun elinde şekillenmiyor muyuz sence?

Hangi birimiz öldürme bilinciyle dünyaya geliyor, bir başkasını, köpeği kediyi, havadaki kuşu dağdaki keçiyi öldürme istenciyle büyüyor. Kim zihnimize bu türden düşünceleri ekiyor, kim makul kılıyor bu türden davranışları? Hangi birimiz doğumdan itibaren mülk aklıyla doğuyor? Nasıl oluyor da ağaca, toprağa sahiplik duygusuyla hareket edebiliyoruz? Hangimiz ırk, dil ya da din nedeniyle bir başkasından nefret ederek geliyor hayata. Kim kulağımıza fısıldıyor bu farklılıkları?”

“Düzen.”

“Kapitalizm.”

“Evet… Birileri diğerleri üzerinde sömürüyü sürdürebilmeli ki dilediği türden at koşturabileceği bir hayat yaşayabilsin. Ezen ve ezilenlerin dünyası burası. Misal sana sormak istiyorum. Sence bu kadar ülkeye gerek var mı? Nedir paşam bu kadar küçük, işe yaramaz ona buna muhtaç onlarca ülke? Yani şu çağda saray nedir, kral nedir? Neden var bu ucube şeyler? Neden insanlar iktidar sahiplerinin hırsı için ölmek zorunda? Varsın olsun tek bir devlet, tüm insanlar tek bir çatı altında yaşasın…”

“Bağımlılık Muzaffer Abi, bağımlılık. İnsan sosyal bir varlık ya, doğası gereği toplumsal düzene bağlı. Ama bağlı olmak var bağımlı olmak var. İnsanın bağımlılığını sağlayan araçlar, ihtiyaçları nedeniyle o bağımlılığını sömürüye dönüştüren güçler var.”

“Piyasa ve güçleri…”

“Herhalde. Piyasa güçlerinin yarattığı araçlar üzerinden şu hiyerarşik toplum düzenine bağımlı değil miyiz? Ekmek almak için fırına muhtaçsın. Fırın üretmek için hammaddeye muhtaç. Hammaddeyi elinde bulunduran güçler var. Aracılar, satıcılar. Herkesin iş yapması için değişim değerine yani paraya ihtiyacı var. Ya da daha geniş pencereden bakarsak değerli olan bir şeylere, mesela altına. Paraya, altına, değerli şeylere sahip olan merkezler var ve bu ihtiyacı tedarik eden kapitalist ekonominin sahipleri. Yani anlayacağın senin ekmeğe olan ihtiyacın fırınla olan temasında bitiyor olabilir ancak zincirin sonunda kapitalist şirketlerin hiyerarşik dünyasına bağımlısın. Ayrıca bu bağımlılığı düzenli bir şekilde yöneten, sürdüren aracı kurumlar var. Mali kurumlar, siyasal kurumlar, bilinç kurumları. Devlet denilen organizasyon bu kurumların bütünü değil mi? Baksana her devlet böylesi bir iktisadi düzende güçlü olan başkaca devletlere bağımlı değil mi?”

“Desene ekmeğe ihtiyacım var diye Trump’a bağımlıyım.”

“Dedim bile… Muzaffer Abi bunun iktisat alanında teorisi bile var.”

“Yapma ya, neymiş o?”

“Bağımlılık teorisi. Adından da anlaşılmıyor mu? Bak şimdi, böylesi küresel bir bağımlılık düzeninin kurulabilmesi için yol, yöntem araçlara sahiplik önemli bir mevzu. İşin teorisine göre zaten geride kalmak, gelişmemiş olmak zorundasın. Zira gelişmiş ülkelerin gelişmişliği buna yani gelişmemişlere bağlı.”

“Hadi oradan…”

“Ben demiyorum. Andre Gunder Frank söylüyor. Hitler Almanya’sında doğmuş bir ekonomist. Ona göre üçüncü dünya, yani bizim gibi ülkelerin olduğu dünya, kapitalist ülkeleri takip ettiği sürece gelişmiş ülke konumuna asla gelemeyecek. Sorunun temeli de merkez ülkelere yani gelişmiş Batı ülkelerine bağımlılıkta yatıyor. Sömürü ve kutuplaşmadan kurtulmak istiyorsan bu bağımlılığa son vermen gerekiyor.”

“Nasıl olacakmış o iş?”

“Zaten çözümsüzlükte burada Muzaffer Abi. Merkez kapitalist devletler çevre devletlerin piyasalarını kapitalizme göre biçimlendiriyor. Ve doğal olarak kendilerine olan bağımlılığını kalıcı kılacak şekilde iş yapıyorlar. Üretim mi yapmak istiyorsun, finans mı lazım onlara bağımlısın. Ürettiğini satmak istersen yine onlara bağımlısın. Yani senin piyasan onların piyasasını, sermayesini beslemeli, büyütmeli. Başka bir piyasa modeli kabul edilebilir değil. Bu yüzden de üretim ve tüketimi kontrol altına alacak tüm araçları ellerinde bulunduruyorlar. Finansal araçlar bu işin en başında geliyor.”

“Bak demedim mi? Tüm bağımlı devletleri kaldır. Arada onca iktidar sınıfına, abuk sabuk çıkar gruplarına ne gerek var? Tek bir devlet içinde yaşansın olsun bitsin.”

“Ya ne demezsin, dünya da buna dünden hazır… Bak şimdi, tek devlet dedin de aklıma Zamyatin geldi.”

“O kim?”

“Yevgeni Zamyatin. Bilmiyor musun?”

“Doğrusu hayır.”

“Bu ülkede biz neyi biliyoruz, merak ediyorum doğrusu. Körler ülkesi yaratmak için her şey yapılmış…”

“Dur söylenme, anlat yahu…”

“Zamyatin için distopik eserler alanda ilk yazar diyebilirim Muzaffer Abi. Yaşadığı topraklar nedeniyle biraz şansız garibim. Rusya’da doğmuş. Belki de şanstır bilmiyorum. Aksi halde o eseri de yazamayabilirdi. Bolşevik devrimi dönemine denk gelmesi ve sonrasında Stalin yönetimindeki Sovyet rejimi hayatını ciddi anlamda olumsuz etkiliyor. “Biz” diye bir eser kaleme almış. O güne kadar yapılmış en sıra dışı çalışma. Sisteme ciddi olarak dokunuyor. Eh anlamışsındır artık basıldığı gibi de toplatılıyor…”

“Stalin rejiminde neyi zorlamış?”

“Yani rejim bir yana, içerisi dışarısı her yer karışık. Zor öyle bir dönemde yazmak. Hele de öyle bir içerik. Konu 26’ncı yüzyılda geçiyor. Romana göre insan doğadan ve kendi benliğinden koparılmış, “Biz” haline getirilerek toplumun sıradan bir parçası halini almış bir varlık. Neden toplatıldığını da anlamışsındır sanırım. Eser tek devlet yönetimi üzerinden sistem eleştirisi getiriyor. Tam da istediğin türden.”

“Bak şimdi, ilgimi çekti. Eh ne oluyor bu tek devlette?”

 “Ama dur. Baştan söyleyeyim bu devlet senin hayal ettiğin gibi bir devlet değil. Totaliter bir rejimin elinde. İnsanlar sıkı bir kontrol altında, herkes numaralandırılıyor. Hiçbirinin isimleri yok yalnızca numaraları var. Erkekler tek numara, kadınlar çift numara taşıyor. Herkesin yaşamı programlanmış. Her şey belli. Ne zaman kalkacaklar ne yiyecekler ne zaman çalışacaklar ve hatta ne zaman sevişecekler. Bu dünyanın lideri faydacılar denen bir grubun başındaki kişi. Adı iyiliksever. O hiçbir zaman doğrudan görünmüyor, sadece emirleri biliniyor. Toplum tam olarak matematiksel mükemmelliğe göre düzenlenmiş… Muzaffer Abi sence insan özgür olmadan mutlu olabilir mi?”

“Bilmem. Koşullara bağlı olabilir herhalde. Yani özgür değilsindir ancak güvenli, iyi bir yaşamın vardır. Ve bu seni mutlu edebilir.”

“Zamyatin de bunu dert edinmiş. 1920’lerde yazmış bunu düşünebiliyor musun? Henüz kimse öngöremezken teknolojinin nasıl bir kontrol aracına dönüşebileceğini yazmış. Devletlerin vatandaşlarını nasıl mutlu kılarak esaret altına alabileceğini anlatmış. Bak bu cümle çok önemli… Mutlu kılarak esaret altına almak… Tabi bu o dönem yeni kurulan Sovyet rejiminin işine gelen bir şey değil. 70 yıla yakın yasaklı kalmış kitabı.”

“Düşünen, yazan insanlar her dönem sorun içinde…”

“İktidar sahipleriyle arasının iyi olmaması anlaşılır bir durum. Çünkü olan biteni görüyor. Yazarların sadece eser üreticileri değil, aynı zamanda ideolojik çerçevenin aktarıcıları olarak görüldüğü bir anlayışta ‘her rejim önce kelimeleri yönetmek ister’ diyerek çıkış yapıyor. Sen misin böyle çıkış yapan! Sovyet sistemi içinde kabul edilebilir bir çıkış değil tabi. Ama o daha da ileri gidiyor. ‘Kelimeler değişirse anlam da değişir ama bazı anlamlar yalnızca kelimeler özgürken var olabilir’ demiş.”

“Ne kadar da doğru demiş.”

“Eh o dedikleri halen geçerli. Sonuçta bugünün iktidarları da bunu biliyor. Zamyatin bedel ödüyor. Eserleri toplatılıyor, basımevleri onun çalışmalarını korkudan reddediyor. Bildiğin dışlanmış adam. Neyse romana dönelim. Kahramanımız D-503 bir matematik mühendisi. Biliyor musun bu tek devlette mutluluk dahi bilimsel olarak hesaplanmış bir şey… Suç, hastalık ve ölüm neredeyse yok. Ama bunların bir bedeli de var. Tüm haklarından vazgeçmek zorundasın. Şehrin çevresinde yeşil duvar denilen dev bir yapı bulunuyor. Bu duvar tek devletin sınırları…

İnsanların çoğu duvarın dışında neler olduğunu merak bile etmiyor. Çünkü mükemmel bir düzen içinde, güvende yaşıyorlar. D-503 de bu düzenin sadık bir mensubu. İntegral adında bir uzay gemisinin başmühendisi. Anlayacağın üzere bu kişi yazarın ta kendisi.

Romanın bence baş karakteri İ-330.

D-503 evli yani tek devlet tarafından onunla cinsel ilişkiye girmesine izin verilen bir kadınla yaşıyor. Adı O-90. Bu karakter sisteme uyumlu, sessiz, itaatkar biri.

Ama kitabın ilerleyen bölümlerinde tanıştığı biri var ve o kişi hayatını derinden etkiliyor: İ-330. Bambaşka biri. Gizemli, asi ve çekici bir kadın. Sonradan öğreneceği üzere MEFİ adındaki gizli bir örgütün üyesi. MEFİ, Yeşil Duvar’ın ötesindeki vahşi ama özgür dünyayı temsil ediyor. Tek Devlet’in mantık temelli, ruhsuz düzenini yıkıp insanlığı hayatın gerçek akışına döndürmeyi amaçlayan devrimci bir hareket.

İ-330 D-503’ü örgüte çekmeye çalışıyor. Ona duvarın dışındaki dünyayı gösteriyor. Bu dünyada insanlar özgür, herkesin ismi var ve herkes rüya da görebiliyor. D-503 de rüya görmeye başlıyor. Eski dünyasında rüya görmek bir hastalık. Zira rüya kontrolsüz düşünce demek. D-503 yaşadıklarından sonra değişmeye başlıyor, özgürlüğün etkisinde ancak aynı zamanda korkuyor.

Romanın sonunda MEFİ Örgütü bir ayaklanma başlatıyor. Ancak başarısız oluyor. İ-330 yakalanıyor ve maalesef idam ediliyor. Devrim yenik düşüyor.

“D-503’e ne oluyor?”

“Onu vahiy odasında tedavi altına alıyorlar.”

“O da ne?”

“D-503 duvarın ötesine geçtikten sonra hayal kurmaya başlamıştı. Bu tek devlet için büyük sorun. Derhal hayal kurma yetisinin elinden alınması lazım. Vahiy odası bu işi görüyor. Buradan çıkanlar mükemmel itaatkarlara dönüşüyorlar. Ve tabi yaratıcılıklarını da yitiriyorlar. D-503 vahiy odasından çıktığında artık bir zamanlar İ-330’u sevdiğini dahi hatırlayamıyor. Sisteme karşı gelmek istediğini unutuyor. Tek devletin istediği mükemmel bir vatandaş oluyor.”

“Desene yine totaliter güçler kazanıyor.”

“Distopya çalışması bu Muzaffer Abi. Şimdi esas soruya geleyim. Söylesene biz bu dünya düzeninde neyi yaşıyoruz?”

“Zamyatin’in anlattıklarını kastediyorsan eğer, evet onları yaşıyoruz. Bugüne bakınca pek fazla benzerlik görüyorum. Yani bugünün dünyasında şu anlattıkların için tek devlete ya da baskıcı bir rejime dahi ihtiyaç yok. İnsanlar yine vahiy odalarında elekten geçiyor mu? Evet geçiyor. İtaate dayalı bir düzene hazırlanıyor mu? Evet hazırlanıyor. Hepsi kendi renklerini kaybederek toplum içinde eriyerek yok oluyor mu? Evet oluyor. Düzene bağımlı birer varlığa dönüyorlar. Üstelik zorlamaya, yüksek duvarlara da ihtiyaç yok. Kendi iradeleri, tercihleriymiş gibi oluyor her şey…”

“D-503 biziz Muzaffer Abi. Her gün vahiy odalarında, okullarda, ibadethanelerde, medyada verilen içeriklerle şartlanıyoruz. Egemen düzenin istediği bağımlılara dönüyoruz. Özgürce hayal kurabiliyor muyuz? Hayır. Farklı olmaktan, toplumun kabulleri dışına çıkmaktan korkuyor muyuz? Evet. Zaten biraz çıksan bastırılıyorsun. Zamyatin öyle güzel anlatmış ki sistemin vahiy odalarında İ-330’un kavgasını, onun özgürlüğünü ve mutluluğunu unutuyoruz.”

“Sen hiç İ-330 gördün mü ki şu toplumda?”

“Gördüm Muzaffer Abi, gördüm. Yeşil Duvar’ın ötesini de gördüm. İ-330 beni o duvarın ötesine götürdü. O özgürlüğü ve mutluluğu gördüm. Ancak tek devlet, metafor ile bakarsak eğer tek tip düzenin mimarı olan politik toplum bizi yakaladı. Beni vahiy odasına aldı onu da idam etti. Egemen düzenin dayattığı kabuller, toplum kalıpları bizi yuttu, bitirdi.”

“Ben bu kadar benzerlik kurabileceğini düşünmemiştim ama…”

“Zamyatin mükemmel bir düzen vaadinin özgürlüğün sonu anlamına geldiğini biliyordu. İnsanlar güven için özgürlüğü sağlayan haklardan vazgeçtiğinde sistem kazanıyor. Yani özgür olmak ve güvende olmak arasındaki seçimde insan için güvende olmak ağır basıyor. Hepsi bu… Açıkçası bugünün insanı öyle bir hal aldı ki gerçek mutluluğu, özgürlüğü feda edebiliyor. Her gün kendi elimizle sistemin amaçları uğruna birer bağımlı olarak yaşıyoruz Muzaffer Abi. Bugün de yaşanan tam olarak bu değil mi?”

“Desene bir İ-330 daha gelmezse işimiz yaş…”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz