Tuna Ötenel, 13 Kasım 1947’de İstanbul’da doğdu. Babası Ahmetoğlu Cevdet Bey, Bulgaristan’da bando şefliği yapan, aynı zamanda kaleci olarak futbol oynayan çok yönlü bir müzisyendi. 1933’te bir maç için geldiği İstanbul’da Türkiye’ye sığındı ve bir daha geri dönmedi. Kemanıyla kuş sesleri çıkarmasıyla ünlü bir virtüöz olduğu için yakınları ona “Ötenel” soyadını almasını önerdi. Annesi Belkıs Hanım da nota bilen, gitar çalan, Fahri Kopuz’dan ders almış bir müzisyendi. Böyle bir evde doğan çocuğa, Bulgaristan’dan doğup Türkiye’ye uzanan Tuna Nehri’nin adı verildi.
Müziğe yatkınlığı çok erken fark edildi. Kulağının iyi olduğu anlaşılınca henüz iki buçuk yaşındayken eve bir duvar piyanosu alındı. Babası Eskişehir Şeker Fabrikası Orkestrası’nı kurunca çocukluğu o orkestranın içinde geçti; küçük Tuna, vurmalı çalgılar çalan bir maskot gibiydi. Sekiz yaşındayken bir düğün gecesi baterist gelmeyince babası onu davulun başına geçirdi; boyu yetişmediği için ayakta çaldı. Mekânı dolduran insanlar davul sesini duyup da başında kimseyi göremeyince şaşkına dönüyordu. Beş yaşından itibaren babasının yemek ve dans müzikleri çalan orkestrasına eşlik etti; kendi deyişiyle, babasının orkestrasından yetişti.
1959’da, daha ilkokulu bile bitirmeden girdiği Ankara Devlet Konservatuvarı Piyano Bölümü’nün yatılı sınavını, öğretmenlerini hayran bırakarak kazandı. Ferhunde Erkin onu özellikle öğrencisi olarak istedi; Ulvi Cemal Erkin’in de öğrencisi oldu. Konservatuvar arkadaşları, dinlediği her melodiyi anında ezberleyen bu çocuğa “Şeytan Kulak” lakabını taktı. Ne var ki okulun katı bir kuralı vardı: öğrenciler caz çalmayacak, velileri de bunu kabul eden bir belge imzalayacaktı. Okulda hiç sevilmeyen caz ise Tuna’nın en büyük tutkusuydu. Radyo yayınlarından ve albümlerden ulaşabildiği caz parçalarını her fırsatta çalıyordu. Bunu öğrenen yönetim, bütün notları parlak olmasına rağmen 1963’te onu okuldan uzaklaştırdı.
Bu uzaklaştırma bir son değil, asıl kariyerinin başlangıcı oldu. Babasıyla ikili oluşturup Ankara’nın diplomatik konuklarını ağırlayan ünlü Washington Restoran’da çalmaya başladı. Ankara Radyosu’nda cumartesi günleri canlı yayınlanan Çocuk Kulübü’nün piyanisti oldu; “Şef Muzaffer Arkan, piyano Tuna Ötenel” anonsuyla süren bu program altı yıl devam etti. Babasıyla Sıhhiye Ordu Evi’nde yemek müziği yaptıkları dönemde, o sırada askerliğini yapan Metin Gürel’le tanıştı. Müzik hayatını yönlendiren isim oydu; Ötenel yıllar sonra “Cazı ondan öğrendim” diyecekti. 1964’te Balin Otel’de çalan Metin Gürel Orkestrası’na katıldı. 1968’de Gürel’in ona bir alto saksofon hediye etmesiyle yeni bir sayfa açıldı: piyano altyapısı sayesinde yeni enstrümanında hızla ustalaştı, tenor ve alto saksofonla adını duyurdu ve zamanla kendi kuşağının en önemli saksofoncularından biri oldu. Aynı ekiple, bugün Atakule’nin bulunduğu yerdeki Amerikan Subay Kulübü’nün orkestrasını oluşturdular.
Gürel’den ayrıldıktan sonra Gençlik Parkı’ndaki Göl Gazinosu’nda Orhan Sezener Orkestrası’nda çaldı, uzun bir dönem Feyman Kulüp’te çalıştı. Ankara’nın bu ünlü gece kulübü, hayatının en önemli karşılaşmasına da sahne oldu: burada şarkı söyleyen Berin’le tanıştı ve iki sanatçı “Ötenel” soyadı altında birleşti. Daha sonra Şanar Yurdatapan, Atilla Özdemiroğlu ve Cezmi Başeğmez gibi müzisyenlerle Dün, Bugün, Yarın Orkestrası’nı kurdular. Ardından basgitarda Kudret Öztoprak, davulda Erol Pekcan ve piyano ile saksofonda Tuna Ötenel’den oluşan üçlü bir araya geldi. Bu üçlü 1978’de Türkiye’nin ilk caz uzunçaları kabul edilen “Caz Semai”yi kaydetti. Albüm, anonim bir halk türküsü olan “Ali’yi Gördüm Ali’yi” ile Ötenel’in kendi bestelerinden oluşuyordu.
Bu dönemde yurt dışına da açıldı. Okay Temiz ve neyzen Aka Gündüz Kutbay’la Avrupa turnesine çıktı, Okay Temiz’in “Zikir” albümünde çaldı. İsveç’te yaşayan trompetçi Muvaffak “Maffy” Falay’la sahne aldı, Modern Folk Üçlüsü’nün yurt dışı konserlerinde yer aldı. Herbie Hancock, Benny Carter, Harry “Sweets” Edison, Karin Krog, Hilton Ruiz, Buster Williams ve Victor Sproles gibi dünyaca ünlü isimlerle aynı sahneyi paylaştı; Dışişleri Bakanlığı’nın davetiyle Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. 1980’lerden itibaren orkestra şefi, aranjör ve solist olarak çeşitli müzik etkinliklerinde yer aldı; 1987 ile 1989 arasında Süheyl Denizci yönetimindeki TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası’nda solist olarak çalıştı. Yaklaşık on yıl boyunca bir radyo programı da sundu.
Doksanlar, besteci Tuna Ötenel’in en verimli dönemi oldu. 1995’te kendi bestelerinden oluşan “Sometimes” albümünü, efsanevi Fransız kontrbasçı Pierre Michelot ve davulcu Philippe Combelle ile hazırladı. Aynı kadroyla Fransa’da kaydettiği “Vian Köpüğü” (“L’Ecume de Vian”), 1998’de Aura Records’un ilk plağı olarak çıktı ve Jazz Dergisi okurları tarafından yılın caz albümü seçildi. 2000’de, bu ikiliye tromboncu Raul De Souza’nın da katılımıyla yine Fransa’da “Voyageur”ü kaydetti; dünya çapında satışa sunulan bu albüm, firmalar arasındaki anlaşmazlık nedeniyle Türkiye’de yayımlanamadı. 2005’te ise “How Much Do You Love Me?” geldi. İTÜ MİAM Stüdyosu’nda üç gün gibi kısa bir sürede, canlı ve rötuşsuz bir kayıt anlayışıyla yapılan bu albümde ona, kendi deyişiyle “hayat birlikteliği” kurduğu Neşet Ruacan, İmer Demirer, Kürşat And ve Ateş Tezer eşlik etti. Aynı yıllarda Kuşadası’ndaki Üç Boğa Caz Kulübü’nde çaldı ve bu ekiple düzenlenen caz festivalinde görev aldı.
Piyano, saksofon, bateri, kontrbas, vurmalı çalgılar: Ötenel’in ustalığı tek bir enstrümanla hiçbir zaman sınırlı kalmadı. 2003’ten itibaren Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde caz piyano dersleri vererek birikimini genç kuşaklara aktardı. Müzik, aile içinde de sürdü; tek çocukları Meriç, Devlet Opera ve Balesi’nde trombon sanatçısı oldu. İstanbul Kültür Sanat Vakfı, 1960’lardan bu yana cazın Türkiye’de tanınması ve sevilmesi için verdiği emeğe karşılık, İstanbul Caz Festivali’nin Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü ona layık gördü.
Bunca yeteneğe rağmen, Türk cazcılara Türkiye’de gösterilen ilgisizlik yüzünden kendini çoğu zaman yalnız hissettiği söylenir; belki de bu yüzden dostlarının ve dinleyicilerinin takdiri, ona her zaman ayrı bir değer taşımıştır.
2008 yılında Ankara’da geçirdiği bir kalp ameliyatı sonrasında gelişen iç kanama, Ötenel’i felçli halde yoğun bakımda bıraktı ve hayatını köklü biçimde değiştirdi. Uzun bir iyileşme sürecinin ardından, piyanoda akor basamaz hale gelince küstüğü enstrümanının yerine, altmış iki yaşında sıfırdan kornet öğrenmeye başladı. On yıl süren bu sessizliğin ardından, 2017’de Salon İKSV’de dostlarıyla birlikte yeniden sahneye çıktı; gazeteci Sedat Ergin’in “caz tanrısı” diye andığı bu isim, o gece de olağanüstü yeteneğinin izini bir kez daha bıraktı.

