Stairway to Heaven’ı ilk dinlediğim 16 ya da 17 yaşındaydım sanırım. Televizyonda klipleri dönüyordu. Jimmy Page’in o efsanevi solosuna bağlanan kısmında aklımın çıktığını çok iyi hatırlıyorum. Böyle bir şeyi o güne kadar hiç dinlememiştim çünkü. Led Zeppelin, o günden itibaren en sevdiğim rock grupları arasında yer aldı. Blues’tan, Orta Doğu müziğine oradan da progressive denemelere uzanan geniş yelpazede dolaşıyordu müzikleri. Sanırım beni kendilerine mıknatıs gibi çeken de onların müzikal çeşitlilikleriydi. Afrika müziği de, eski bir blues motifi de, uzun sololar, aniden değişen ritim de vardı müziklerinde. Şarkı sözlerinde Tolkien göndermeleri, sonu gözükmeyen çöllerde edilen mistik yolculuklar vardı. Şatafatlı oldukları kadar derinlik vardı müziklerinde.
Müziklerin harikulade olmalarının haricinde çok havalı bir gruptu. Led Zeppelin yazılı özel jetlerinin önünde verdikleri pozda dünyanın hükümdarı gibi duruyorlardı, belki de öyleydiler. Jimmy Page’in gitar soloları, John Bonham’ın kendinden geçercesine çaldığı davullar, John Paul Jones’ın mütevazı bir zarafetle çaldığı bas gitar ve elbette eşi benzeri pek olmayan vokalleriyle Robert Plant. Jimmy Page ve Robert Plant’ın şarkılardaki uyumu nadir görülen cinstendi. Plant’in sesini enstrüman gibi kullanması, Page’in kendi has gitar tonları sahnede bambaşka bir şeye bürünüyordu. Maalesef yaş durumundan Led Zeppelin’in en havalı dönemlerini kaçırdım. Canlı seyretme imkânım olmadı haliyle. Büyük, güzel ve şatafatlı bir tarih ben bu dünyada henüz yokken olup bitmiş gibiydi. Herkesin ayıla bayıla anlattığı partiyi kaçırmış gibi hissediyordum her izlediğim Led Zeppelin YouTube konser kaydında.
Tarihi geri almak mümkün mü? Pek kolay değil. Kaçırılmış fırsatlar bir kez daha karşınıza çıkar mı? Eh, bu da pek kolay değil. Ama hayat tesadüflerle doludur ve en beklenmedik anda kayıp zaman sırf siz yaşayasınız diye karşınıza çıkabilir. Tıpkı geçtiğimiz hafta Robert Plant’in Türkiye’ye konser vermesi gibi. Üstelik bu sefer turne ayağında Ankara olacaktı. Galaksinin ücra köşelerinde gezegenler mistik bir eylem olarak aynı şekilde hizalanmış olmalıydı. Robert Plant evime yarım saat mesafelik bir yere geliyordu. Olacak iş değildi ama olmuştu.
Led Zeppelin dağıldıktan sonra grup üyeleri haliyle kendi yollarına gitti. Robert Plant, kendi solo projelerine ağırlık vererek post Zeppelin döneminin en aktif üyelerinden biri olabilir. 1980’li yıllardan itibaren çıkardığı solo albümlerle müziğin içinde kalmaya devam etti. 2000’li yıllarda ise istikametini rock müzikten ziyade country, folk, blues, green grass gibi ekollere kırdı. Bu bir tür müzikal arayıştı. Plant, köklere, Antik dünyanın unutulmuş seslerine döndükçe daha zengin bir materyalle aramıza dönüyor gibiydi. Alison Krauss’la yaptıkları müzikal iş birliği bu anlamda kusursuzdu. Plant’in Suzie Dan’le birlikte çıkardıkları Saving Grace albümü de bu hikâyenin son ayağı oldu. Albüm folk, country ve blues coverlarının yeni ve taze bir müzikal anlayışla yorumlanmasından oluşuyor.
3 Temmuz’da Bilkent Odeon’da gerçekleşen konser Nato zirvesi haftasına denk geldiği için şehirde olağanüstü bir denetim hakimdi. Budanan ağaçları, boyanan binalar, değişen rögar kapakları, asfaltlanan yollarla Ankara bildiğim Ankara’ya hiç benzemiyordu. Taksiyle konsere giderken bambaşka bir dünya bambaşka bir alemin içindeydik. Sanki Alice gibi tavşan deliğinden düşüp bambaşka bir dünyaya geçmiştik. Bizim hikayemizde tek sorun, Kupa Kızı’nın Trump olmasıydı. Yine de konserlerin, etkinliklerin birer ikişer ertelendiği, çorbacıların kepenk kapattığı, esnafın zorunlu tatile çıktığı bir dönemde Robert Plant konserinin de ertelenme riskini taşıyordu. Neticede Macron koşu parku için henüz bir yer belirlenmemişti. Bilkent de onun için iyi bir rota olabilirdi. Benim yıllardır beklediğim konser, Macron’un sağlıklı yaşam ritüelini kurban gidebilirdi. Konser ertelenme anksiyetesi benim için de yeni bir deneyimdi. Neyse ki, beklenen kötü haber gelmedi ve Plant İstanbul Caz Festivali’ndeki konserinden sonra Ankara’ya geldi.
Bilkent Odeon’a geldiğimizde, geriye bir tek zamanı ilerletmek kalmıştı. Her ne kadar dakikalarla Robert Plant’in gelişini kaçırmış olsak da konserin ne kadar güzel geçeceğini düşünerek herkesin herkesi bir yerden tanıdığı bu şehirde tanıdıklara selam vererek zaman su gibi aktı geçti. Işıklar karardı önce. Alkışlar, ıslıklar ardından Robert Plant ve Suzie Dan sahneye çıktı. Yıllar boyu ekranlarda hayranlıkla izlediğim hakiki rock star birkaç metrede öteydi. Sahne hakimiyeti, Zeppelin döneminden aşina olunan mikrofon tutuşuyla neden efsane olduğunu kanıtlıyordu. Suzie Dan’le uyumu harikaydı. Tüm konser boyunca birbirlerini çok iyi tamamladılar. Bunun haricinde Plant’in orkestrasının da muazzam olduğunu söylemek lazım. Kusursuz bir akış içinde şarkıları icra ettiler. Bu konuda daha fazla detay vermek elbette mümkün ama o sıralarda sahneye büyülenmiş bir şekilde odaklanmış olduğumdan yaşadıklarımın rüya mı gerçek mi olduğunu halen pek farkına varabilmiş değilim. Zaten bu yazı o tarz bir müzikal yorum için yazılmıyor. Tam aksine tarihe tanıklık etme çabasının cümleleri bunlar.
Saving Grace’den peşi sıra iki şarkıdan sonra sıra Ramble On’a geldiğinde paralel evrenin heybetli kapıları gıcırdayarak açıldı. Kendimi 1970’li yıllarda Royal Albert Hall’da ön sıralarda konseri izlerken buldum resmen. Elbette Page ve John Paul Jones olmadan şarkının gücü bir nebze azalıyor. Yine Suzie Dan’in akordeonu, parçanın yeni yorumu ve Plant’in iyi bir hikâye anlatıcısı gibi şarkıyı söylemesi çok özeldi. Dünyanın durduğu o küçücük beş dakikada Plant’le birlikte Mordor’un karanlık eteklerinden sonu belli olmayan bir yola çıktık. Yolun varacağı yerden ziyade yolda olmanın keyfiyle.
Bir buçuk saate yakın bir süre sahnede kaldı Plant; bir dakika bile yorulmadan, şarkılarını söyledi. Zeppelin döneminden esintiler taşıyan çığlıkları, yırtıcı vokalleriyle dört dörtlüktü. Ustanın müziğe yaklaşımı özel, seyirciye saygısı kusursuzdu. Gallows Pole ve Black Dog medley’inde şarkıları bize de söyletti. Ritim tutturdu, tipik İngiliz şakalarından bile yaptı, daha ne olsun. Gelmiş geçmiş en büyük rock gruplarından birisinin vokalinin, müziği ön plana çıkardığı daha mütevazi sahnelere geçiş yapması da ayrıca saygı uyandırıcı.
İnsanın hayatının en mutlu anı var mıdır? Muhakkak vardır. Ama bazen mutlu olduğumuz anlar gelecekte kötü gözükebilir bize. Yaşamda kat edilen mesafe arttıkça, yaşanan anlar rüya halini alıyor. Zaman geçtikte demlenip, hatırlandıkça kıymetlenen ufak şeyler sanırım heybemizde taşıdığımız. Böylesine iyi konserler, insana iyi ki oradaydım dedirtecek şeylerden kanımca. Ayrıca böyle anları en kıymet verdiklerinizle paylaşabiliyorsanız zaman hep sizden yanadır. Ez cümle Robert Plant’i, bir rock efsanesini canlı dinleyebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Bu lafı hayatımda pek sık kullanmadığımın farkındayım kaç zamandır: ama size temin ederim ki, çok mutluydum o gece. Zamanı unutturacak ufak mutluluk anlarıdır bize yola devam etme hissi yaratan. Ne diyeyim Ankara’dan rock efsanesi geçti. Gördük, şahidiyiz.

