Dylan’ı Orada Aramayın…

0
17

2016 yılında Nobel Edebiyat ödülü Bob Dylan’a verildiğinde bu durum hem şaşkınlıkla, hem büyük bir şairin onurlandırılmasından duyulan mutlulukla hem de yoğun itirazlarla karşılanmıştı. Bu tepkiler bir yerde müzik tarihinin gelmiş geçmiş en büyük söz yazarlarından, hikâye anlatıcılarından ve müzisyenlerinden biri olan Bob Dylan’ın hikâyesini de özetlemekteydi. Başarılar, beklenmedik müzikal değişim, itirazlar ve eleştiriler; Dylan’ın müzikal yolculuğunda onun karşısında dikilen vaziyetler olmuştu her zaman.

Kökleri Kağızman’a dayanan Zimmerman ailesinin bir ferdi olarak, 1941 yılında Minnesota’nın Buluth şehrinde Robert Allen Zimmerman ismiyle dünyaya gelen müzisyen, zaman içerisinde kendisine çizilen yollardan değil kendi yolundan gitmek isteyecektir. Bunun için de ilham kaynaklarından Kerouac’ın izini takip ederek, üniversiteyi yarıda bırakıp otostopla New York’a gidecektir. Özgürlüğü kazanmanın en önemli şartlarından biri yola çıkmak değil midir? Tek bavulla, sonunu düşünmeden ama pusulanın kontrolünü elinde tutarak rüzgâra karşı ilerlemek, yolun sonunda da başka birine, olmak istediğin kişiye dönüşmek… Allen Zimmerman’ın yolculuğunun sonu böyle bir hikâyeye bağlanmıştır. Zimmerman kendi benliğini sıfırdan inşa ederek elinde gitarı, dağınık saçları ve hiç çıkarmadığı güneş gözlükleriyle Bob Dylan olacaktır. Zimmerman’ın dönüşümünde etkisi olan çok sayıda kimlik ve ilham vardır: İngiliz romantik şiir akımının önemli temsilcilerinden Dylan Thomas, gitarının üzerinde “Bu makine faşistleri öldürür.” yazılı folk müzisyeni Woody Guthrie, Arthur Rimbaud ve Beat kuşağı yazarları… Bob Dylan da ilham aldığı müzisyenlerden hareketle her folk müzisyeni gibi iyi bir hikâye anlatıcısı olarak müzik dünyasında gizemli bir şekilde ortaya çıkar. 1962 yılında çıkardığı albümden günümüze sayısız albüm ve başyapıt bırakır. Müzisyenin son albümü Rough and Rowdy Ways’in bu yaz yayımlandığını hatırlatalım.

Müzikal yolculuğunu, parçalarını, sözlerini kendi isteğiyle şekillendirir. Folk, country, blues, gospel ve rock’n roll hikâye anlatıcılığı sırasında uğradığı türler olur. Özellikle şarkı sözü yazarlığını müzisyenliğinin de önüne koyarak, bir hikâye anlatıcısı olarak öne çıkar. 1950’li yıllardan itibaren Dylan -sonra giderek tüm dünyayı ele geçirecek tek düze bir anlayışa sahip popüler müziğin aksine- folk müziğin güçlü geleneğinden ilham alarak şarkılarında, sokağın sesini, ezilmişleri, aşkları, politikayı, savaşı tüm çarpıcılığıyla anlatır. Amerikan rüyasının pek de anlatılmayan taraflarını aktarır. Parçaları, duruşu, “eyvallah”sızlığı, kendisinden sonra gelen tüm müzisyenleri de etkiler. Dylan’ın kült albümlerinden Highway 61 Revisited’ın hikâyesini anlatan aynı adlı kitabın yazarı Mark Polizzotti, albüm kapağındaki Dylan fotoğrafının sadece ikonik olmakla kalmayıp, isyankâr ve rock’n roll tavrıyla kareden taşarak en başta Punk tarihini etkilediğini aktarır mesela.

Neredeyse mitolojik bir anlatıya dönüşen hikâyesini, yaşarken inşa edebilen nadir kişilerden biri olan Bob Dylan’ın hayatı birçok kez kitaplaştırılıp belgesellere konu olmuştu. Bunların içerisinden en ilginci müzisyenin hikâyesini farklı bir şekilde anlatan, Todd Haynes’in 2007 yılında çektiği I’m Not There (Beni Orada Arama) isimli docu-dramasıdır.

Dylan’ı Orada Aramayın

Todd Haynes, Beni Orada Arama filminde Bob Dylan’ın öyküsünü Dylan’ın müzikal tavrındaki kural tanımaz ruhuyla ele almış. Klasik belgesel anlatı gibi salt arşiv odaklı ya da Dylan’ın hikâyesine tanıklık etmiş olanların anlattıkları üzerinden bir akış belirlememiş. Tam aksine filmi müzisyenin şarkılarından ve hayatının dönüm noktalarından ilhamla Cate Blanchett, Richard Gere, Christian Bale, Ben Shaw, Heath Ledger ve Marcus Carl Franklin’in canlandırdığı altı farklı karakter üzerinden inşa etmiş. Bu karakterlerin hikâyeleri, “Taklit”, “Peygamber”, “Şair”, “Yıldız”, “Kanun Kaçağı” ve “Ozan” alt başlıklarıyla sıralanıyor film boyunca. Bu alt başlıkların her biri de Dylan’ın hayatının bir dönemini ya da şarkılarındaki hikâyeleri imliyor. Dylan gibi yaşayan bir efsaneyi hakkıyla anlatabilmek güç ve onu övgülere boğmak da bir o kadar klişe. Ayrıca Dylan’ı uzun yıllardır herkes görmek istediği gibi görmeye çalışmış: protest, devrimci, âşık, isyankâr, müzisyen… Peki, hangisi Dylan? Todd Haynes tüm bunların yerine yani Dylan’ı bizim görmek istediğimiz şekilde göstermek yerine bize “Onu orada aramayın!” diyerek, başka bir kadraj açmaya çalışıyor. Müzisyeni anonimleştiriyor, adını bir kez olsun filmde geçirmiyor, hayatını bir film şeridi gibi önümüzden geçirmiyor; “Dylan, 1941 yılında ABD’de doğdu, çocukluğunda vişneli dondurma severdi” gibi bilgileri de önümüze sermiyor. Yönetmen, kalıplara, sınırlara uymayan hayatının her döneminde olmak istediği benliğe bürünen bir sanatçının hayatından manzaralar geçidi sunuyor.

Filmin hemen başındaki Ozan’a yapılan otopsi sekansı Haynes’in asıl meramını anlatıyor bir bakıma. Otopsi sahnesi, bir anlamda Ozanın tüm hayatı boyunca heybesinde taşıdığı hikâyelerinin, kimliklerinin ortaya dökümünü yapıyor. Elbette bu parçalı hikâyeler bir tarihsel iddianın peşinden koşmuyor. Tam aksine Dylan’a ilham olan, Dylan’ın ilham olduğu çok katmanlı başka hikâyelerin zincirini taşıyor.

Film boyunca, Dylan’ın folk şarkıcısı olan ilham aldığı Woody Guthrie’ye selam durduğumuz, Hobo kültürüyle, ırkçılıkla, büyük buhran sonrası yaşanan derin yoksulluklara şahit olmasını, yeri geliyor Ozanı kim olduğuna dair sorguya çekilmesini, Ozan lirik cevaplarla, Rimbaud’dan esintili imgelerle karşılık vermesini, üzerine yapıştırılan Rock personasını, protest kimliğinin ehlileşmesine izin vermeden, inandıklarını eğip, bükmeden söylemesini, aşk hayatı çalkantılı bir hale gelmesini, savrulmalar, pişmanlıklar yaşamasını tanıklık ediyoruz. Sonra yeri geliyor, herkes onu istediği şekilde görmek istiyor, kelimelerine, dizelerine, müziğine, dünyaya bakışına karışmak istiyorlar, Dylan tüm o personaları yırtıp bir kenara koyuyor, dünyaya kuralları bir tek kendisinin koyacağını net bir şekilde hatırlatarak, folk müziği terk ediyor, gitarını fişe takıp rock yapmaya başlıyor, tüm bu görkemli hayat fazla geliyor, doğaya dönmek inzivaya çekilmek gerek, bir dağın tepesinden sisli ufka bakmak lazım diyor…  

Bununla beraber, yönetmen bir taraftan Dylan’ın yaşamından manzaralar sunarken diğer taraftan kısa bir 20. yüzyıl turuna çıkarıyor bizleri. Kennedy suikastı, Vietnam Savaşı, Allen Ginsberg, Beatles fenomeni, Nixon dönemi faciası, 1960’lar sanat ortamı ve popüler kültür hepsi bir şekilde filmin akışı içerisinde yer alıp Dylan’ın dünyasına dâhil oluyor.

Peki, gerçek Dylan bunların hangisi? Haynes bunu açıklamıyor elbette. Onu oralarda, o başlıklarda, kimliklerde aramayın, diyor özetle. Dylan, hayatının her anında kendini yeniden inşa etmiş bir müzisyen. Özgürlüğü, yaşamının akışını kendi inançları doğrultusunda şekillendirmesinden geliyor belki de… Hiçbirimiz elimizde tek bilet ve bavulla çıktığımız yola, yolculuğa başladığımız kişi kalarak devam edemeyiz. Hayat bizi değiştirir bir şekilde. Dylan da böyle biri… Çocuksu, gizemli, protest, karakterinden taviz vermeyen, yeri geldi mi gitarını politikacılara, savaşın anlamsızlığına doğrultan ama en önemlisi de sözünü de şiirini hiç sakınmayan birisi. Kendisiyle aynı gezegende aynı anda geçmekten şahsen çok mutluyum. Haynes gibi ben de Dylan’ı görmek istediğim yerde değil bize anlattığı hikâyelerde arıyorum. Hayatta her şey, rüzgârın esişi gibi bir defa olur ve biter. Geride en çok rüzgarın esişi kalır…Tıpkı Dylan’ın dediği gibi:

How many roads must a man walk down
Before you call him a man?
How many seas must a white dove sail
Before she sleeps in the sand?
Yes, and how many times must the cannonballs fly
Before they’re forever banned?

The answer, my friend, is blowin’ in the wind
The answer is blowin’ in the wind

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz