Parmaklarında devasa korsan yüzükleri, kafasında bandanası, ağzında hiç sönmeyen sigarası, gür sesli kahkahası, karşı bahçenin erik ağacına dalmışken bahçe sahibine yakalanmış haylaz çocuk imajı ve elinden hiç düşürmediği gitarıyla Keith Richards’ın akıllara kazınan bu imgesi yıllardır hiç değişmedi. 21. Yüzyılın yaşayan tek korsanı Keith Richards (Hatırlayanlar olacaktır Karayip Korsanları serisinde Johnny Depp’in babası rolünü de üstlenmişti) uzun yıllardır Rolling Stones’la dünyayı sallamaya devam ediyor. Sınırları ve kuralları kendisinin belirlediği bir dünyada kendi bildiği yoldan şaşmıyor; bu konuda en iyi bildiği kılavuz olan Rock’n Roll’dan asla vazgeçmiyor elbette. Böyle bir şöhrete sahip olunca da kendisine dair türlü tevatürler de ortaya çıkıyor. Çılgın uyuşturucu alemleri, kafa kıyakken kütüphaneden alınan ve yaklaşık 50 yıl boyunca iade edilmeyi unutulan kitaplar; yıllardır Richards’a dair komik anılar olarak etrafta dolaşıyor. Richards ise kendisine yöneltilen bu sorulara hep aynı şekilde “kafam kıyaktı, hatırlamıyorum” diye yanıt veriyor. Tam kendisinden beklenilecek bir hareket olsa gerek. Abartılı Rock’n Roll hikâyelerine rağmen şunu unutmamak lazım; Keith Richards dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ritm gitaristlerinden biri. Blues’dan ödünç aldığı tonları ustalıkla rock müziğe yedirebilmiştir. Ayrıca eline gitarı aldığında zamanı durdurabilme kabiliyetine sahiptir ve dünya yıkılsa bile Jumping Jack Flesh’i çalmayı sürdürür.
Bugün 82 yaşında olan Keith Richards, enerjisinden ve müzikten asla vazgeçmiş değil. Hala Rock’n Roll takılıyor ve hayat tarzından taviz vermiyor. Birkaç sene evvel Netflix’te yayımlanan Keith Richards Under The Influence adlı belgesel, müzisyenin birkaç sene önce çıkardığı Crossed Heart albümüne, çocukluğundan beri kendisine ilham olan müzisyenlere ve hayatına odaklanıyor.
Bitmeyen tutku hayat ve müzik
Yaşla ilgili garip kıyasların ve ön yargıların hızla yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Salgın tehlikesi öncesinde de giderek artan kuşak farkına yönelik, ayrımcı ve üstten bir söylemin büyük ivme kazandığını görmekteydik. Keith Richards gibi birisine böyle bir şey yapmaya kalkan her halde ağzının payını en güzel şekilde alır. En nihayetinde kendisinin lugatında yaşlanmak diye bir şey yok.
Richards’ın yaşla, zamanla hiçbir derdi yok. O hayatın her anında bildiği, aşina olduğu yola kararlı bir şekilde devam ediyor. Gitarından, kayıt yapmaktan, konserler vermekten asla vazgeçmiyor, sevdiği müzisyenleri bıkmadan usanmadan dinlemeyi de sürdürüyor. Belgesel boyunca Richards’ın hayatına dair hep böyle anlara tanık oluyoruz zaten. Elinde kadehi, yıllardır hiç sönmemiş gibi duran sigarasıyla 17 yaşında çocuk heyecanı ve telaşıyla blues üzerine konuşuyor. Gitarlarından bahsediyor, yeni yazacağı bestelerden hayatta en çok stüdyoda kayıt yapmaktan keyif aldığını söylüyor bizlere. Arada geçmişe de dönüyoruz, Richards’ı blues’a ve rock’a bulaştıran ilk ilham kaynaklarını öğreniyoruz. II. Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından yoksul ve bitap düşmüş İngiltere’de büyüyen çalışan Richards’ın dünyasını derinden sarsan müzisyen Elvis Presley oluyor. 1960’ların başında yeni kıtada müziğiyle ve dansıyla yeni bir çağı müjdeleyen Kral, Richards’a da erişiyor ve ona büyük bir dünyanın kapılarını aralıyor. Bu kapıdan sadece Elvis Presley değil, Muddy Waters, Chuck Berry gibi efsane blues müzisyenleri de giriyor. Bundan sonrası da asla aynı kalmıyor. Keith Richards da eline gitarını alıyor. Hikâyenin geri kalanını biliyorsunuz zaten; Mick Jagger’la birlikte kurdukları Rolling Stones’la sayısız albüm, konser ve başarı elde etmiş; Rock’n Roll’u yeni baştan yaratıp, sınırsız bir hayat, kurallara karşı isyan ve Diyonisos’a selam çakılan onlarca yaşam dolu an biriktirmişlerdi.
Keith Richards Under The Influence belgeseli, Rolling Stones ya da müzisyenin hayatına odaklanmış bir iş değil. Tam aksine kamerayı alıp Richards’ın peşinde dolaşıyoruz. Onun gündelik hayatına, arkadaşlarıyla yaptığı sohbetlere tanıklık ediyoruz. Yeri geliyor Buddy Guy’la bilardo oynuyor yeri geliyor Tom Waits’le şarkı sözü yazarlığı üzerine hasbihal ediyoruz. Çoğu zaman Richards, ABD’deki ırkçılığı çok sert bir şekilde eleştiriyor. Tüm bun ayrımcılığın saçmalığını hatırlatıyor. Belgeselin serbest seyri, Keith Richards’la bir akşam kafaları çekmek için dışarı çıkıp, sohbet ediyormuşçasına tasarlanmış zaten. Yönetmen Morgan Neville bu noktada çok sıkı iş çıkarmış.
Sadece müziğe odaklanmıyoruz elbette, yaşamın, yaşlanmanın, çoluk çocuk sahibi olmanın anlarına ve Keith Richards için ne anlam ifade ettiği de belgeselin diğer önemli saç ayağını oluşturuyor. 76 yaşını dolduran Richards hayat bitmiş değil üstelik emekli olmayı da düşünmüyor. Elinden geldiğince gitarıyla yeni notalar onun eşsiz ritimlerini bulmaya çalışacağını üstüne basa basa söylüyor; o aşina olduğumuz kalın kahkahasıyla. Yaşam nerede başlar nerede biter bunu kimse bilemez, ön göremez. Lakin, hayatı sevmenin, tutkuyla bağlanmanın zamanla bir alakası yok onu biliyoruz. Keith Richards da bu durumun en şahane örneği bence. Belgeselde Muddy Waters plakları dinlerken 16 yaşındaymış gibi gözlerinin parıldaması, içkisinden keyifle yudum alması kendisinin hayata nasıl tutkuyla bağlı olduğunun en somut göstergesi. Ya da yine belgeselde gördüğümüz gibi, stüdyoda eline gitar aldığında dünyanın kendi etrafındaki dönüşü nasıl yavaşlattığını, kimseyi takmadan müziğe nasıl odaklandığına tanıklık ediyoruz. Yaşasın müzik, yaşasın hayat!
Rock’n Roll’un altın kurallarından biri “asla büyüme”, “asla kurallara” uymadır. Bu kuralları bizzat yazan, Keith Richards büyümeyi reddedip hayatı tutkuyla yaşamaya, sevdiği müzikleri dinleyeme, çalmaya, üretmeye devam ediyor. Kendi Neverland’ın da krallığını ilan edip gemisi Uçan Hollandalı’ya binip blues’u sürdürüyor. Hayata bizi bağlayan tutkularımız, sevgilerimiz, zamana direnen tek şey şu hayatta. Yaşam şurada biter diyenlere inat, hayat her yaşta yeniden tutkuyla bağlanabilir bunu unutmamak lazım. Etrafta dolaşan şu saçma saptamalarından uzaklaşıp asla büyümemek, kendi Neverland’ımızı inşa etmeliyiz. Tıpkı filmde Keith Richards’ın dillendirdiği gibi:
“Hayat çok tuhaf, hep 30’da iş biter diye düşünürdüm. Otuzdan sonra yaşamak korkunç olur, derdim. Ta ki 31 olana dek. O zaman, “Çok da perişan değilim. Daha idare ederim” dedim. Yaşadıkça fark ediyorsun ki olgunlaşma dediğimiz şey aslında şu: mezara girmeden olgunlaşmıyorsun. Asla olgunlaşmıyorsun.”

