Dev Bir Böcek Olmak ya da Olmamak

0
181

“Gregor Samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Zırh gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş, kahverengi, sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle parsellere ayrılmış karnını görüyordu; karnının tepesindeki yorgan neredeyse tümüyle yere kaymak üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibiydi. Gövdesinin çapıyla karşılaştırıldığında acınası incelikteki çok sayıda bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içerisinde, parıltılar saçarak sallanıp durmaktaydı.”

Franz Kafka’nın Dönüşüm adlı eseri bu cümlelerle başlar. İş yerinde patronunun, evde babasının baskısı altında yaşayan Gregor, taşıdığı sorumluluklar ve yükler altında ezilmektedir. Ses çıkaramayan, hayır diyemeyen milyonlarcamızdan biridir. Ve bir sabah yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak uyanır.

Can Yayınları’ndan yayınlanan eserin çevirmeni Ahmet Cemal kitaba yazdığı Sonsöz’de şöyle bir değerlendirme yapar;

“…Daha da genelinde, “çizgi-dışı birey-sürünün dışına çıkanı ezen toplum” çatışmasını en çarpıcı biçimde dile getiren bir öykü gerçekliğidir….Dönüşüm hiyerarşi ve otorite düşüncesiyle temellenen, bu amaçla sözü edilen düşünceyi önce aile kurumu içerisinde odaklaştıran toplum içerisindeki bireyin tragedyasıdır. Gregor Samsa, “dönüştüğü” güne değin çeşitli kölelikler içerisinde yaşamış bir toplum tekidir; işyerinde köledir; aile çevresinde köledir ve zincirleri içerisinde uslu oturduğu sürece de benimsenip sevilir. Başkaldırısı, bilinçaltında başlar; bu bilinçaltı kendine uygun biçimi yaratır.”

Kafka’nın böcek metaforu sürü dışına çıkışı simgeler esasen. İnsan kalmanın sürüyle uyumu, itaati, kabul edişi ifade ettiği böceğe “dönüşümün” ise köleliğe başkaldırı şeklinde kodlandığı bir kurmacadır. Ahmet Cemal’e göre aslında “Burada sözü edilen “hayvan” asıl ya da olması gereken insandır!”

Size sürü dışına çıkmaya cesaret edemeyenlerden, otoriteyi reddedemeyenlerden değil de baskılar karşısında ezilmektense başkaldıran ve bu uğurda dev bir böceğe dönüşmeyi göze alanlardan bahsedeceğim. Zincirleri içerisinde uslu uslu oturmayanların, otoritelerin sevmediği ama uykusundan uyananların kendine yakın bulup kucakladığı Gregorlardan başlayacağım anlatmaya.

Jean Paul Sartre, insanın özgürlüğü kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir dememiş miydi? Gregorların uyumlu bir insandansa bağımsız bir böceğe dönüşümü, kendisine yapılanlara karşı takındığı bir tavır, uğradığı baskılara karşı verdiği bir tepki değil miydi? Nicel birikimlerin nitele “dönüşümü”, kendi içindeki zorunluluğu değil miydi?

Bilir misiniz o zorunluluğu? Hissetmişsiniz eminim zaman zaman. O zorunluluğu kavramak, o zorunluluğun bilincine varmak özgürlüğün ta kendisiydi işte. Ben bu duyguları işimden atıldığımı öğrendiğim gece yaşadım en yoğun olarak. Üstümde hissettiğim otorite baskısı, uğradığım haksızlık kadar büyük ve ağırdı. Bir böceğin kabuğu gibi, zırh gibi ağırdı. Ya sürünün içinde sessiz sedasız “insan” kalıp kalabalığın arasında kaybolacaktım –ki bu kabul etmek olacaktı- ya da bu haksızlığı, emeğimin yok sayılmasını reddedip “dev bir böcek” olarak uyanmayı göze alarak zincirlerimden kurtulacaktım. Tercihimden çok zorunluluğum gibi hissediyordum. Varlık-yokluk arası bir şeydi sanki. Bilincine varmıştım.

Bir kahraman değildim. Ne pelerinim vardı ne de doğaüstü güçlerim. Ortalama her kamu emekçisi gibi sabah işe giden, akşam eve dönen beyaz yakalının biriydim. Sendikacılık yapmaya çalıştığım için bazı akşamlarımı sendikada geçirir, kamu emekçilerinin ve halkın yaşadığı sorunlar üzerine kafa yorardım. Sorunları dile getirmek ve çözmek için pratikte de çabalayanlardandım. Her solcu kadar basın açıklamalarına katılmış, her solcu kadar kitap-dergi okumuşluğum vardı, Daha fazlası değildim.

Bir devrimci değildim. Küçük burjuva sınıfsal özelliklerim vardı. Her insanda var olan kadar korkularım, her insanda var olan kadar kaygılarım vardı. Her insan kadar umutlu, her insan kadar umutsuzdum. Ama geleceğe dair hatta emekliliğime dair her insan gibi hayallerim vardı. İş hayatımda tek hedefim üzerinde yaşadığım topraklara ve insanına faydalı olmak, hakkını-çıkarını korumaktı. Ne makam ne mevki peşindeydim. Her insan kadar onurlu kalarak yaşamak istiyordum sadece. Daha fazlasında gözüm yoktu.

İşyerimde bir yıla yakın süre psikolojik taciz (mobbing) altındaydım. Müteahhitlerin, beton firması sahiplerinin hedefinde olduğum alenen bilinen bir gerçekti. OHAL ve KHK’lar ile arayıp da bulamadıkları bir fırsat geçmişti ellerine. Listelere adımı yazdırıp benden kurtulmak istemeleri çıkarlarına en uygun düşen çözümdü.

İşimden haksızca atılmış, terörle iltisaklı-irtibatlı ilan edilmiştim bir gecede. Kabul edemiyordum. Oturma eylemiyle kendimi ifade etmeye çalışmanın ardında yatan tek gerçek buydu. İşimi, hayatımı, geleceğimi, onurumu savunmak arzusuydu. 2018’den beri mahkeme salonlarında anlatmaya çalıştığım hikayem bir Kafka öyküsü kadar çarpıcı değildi belki ama kişisel bir dönüşümdü en nihayetinde. Bu dönüşüm içten de gelmemişti. Dışardan gelen ve kendini hayatın her alanında dayatan bir zorun sonucuydu. Yoksa kendi halinde, sıradan bir yaşam benim için daha katlanılabilir, daha kabul edilebilir olabilirdi pekala. Bir sabah dev bir böcek olarak uyanacağımı nereden bilecektim?

Ezilmeyi, horlanmayı, dışlanmayı, terörist ilan edilmeyi hazmedemeyen bir tek ben de değildim. Benden önce sokağa çıkanlar vardı, benden sonraları da oldu. Kimisi öğretmen, kimisi sağlıkçı. Kimisi benimle aynı yaşlarda, kimisinin kızı yaşındaydım. İrili, ufaklı bir sürü dev böcek kentlerin sokaklarında görünmeye başlamıştı. Sonraları birbirimizle dayanışma halinde olmamız da dava konusu oldu. Oysa dayanışma bizlerin atar damarıdır, nefes borusudur. Hiç tanımadığı insanlar için bile dövüşebilen solcuların geleneği budur, desek anlaşılabilir miydik? Bilemiyorum.

Sokağa çıkınca öyle yalnız falan da kalmamıştım. Sonuçta OHAL ayrıca Düzce. Üstelik dev de olsa tek başına bir böceklikti benimkisi. Yüzbinlerce insan işten atılıp açlığa, yoksulluğa mahkum edilirken sürünün uyumlu insanı olma korkusu ağır basmıştı sanırım. Sendika başkanlığı yapıyordum. Üye arkadaşlarıma “ben böcek olmayı beceremem ama sen ol” mu diyecektim? Zorunluluğun kavranması meselesi de epey iç çatışma gerektiriyordu. İnsanın önce içindeki çelişkilerle baş etmesi gerekiyordu ki özgür bir böceğe dönüşebilsin. Özgür ve dev bir böceği hiçbir güç ezemez.

Biliyorum, hepiniz oralarda bir yerlerdesiniz. Kafamın üstündeki duyargalarla ısınızı ve hareketinizi algılayabiliyorum.  Gövdenizin çapıyla karşılaştırıldığında acınası ama çok sayıdaki bacağınızla çok hızlı yürüyebildiğinizi kendimden biliyorum. Zırh gibi sertleşmiş sırtınızda daha önceleri hangi yükleri taşıdığınızı da biliyorum. Kubbe gibi şişmiş kahverengi, kubbeli karınlarımız birbirine ne çok benziyor.

Size sesleniyorum Kafka’nın dev böcekleri. Boğuk ve çirkin sesimle size sesleniyorum. Geri kalan yüzbinler gibi uyumlu bir insan olmayı reddedip özgür ve bağımsız birer böceğe dönüştüğümüz için yargılanıyoruz hala. 26 Aralık Salı saat 10:00’da Ankara 28.Ağır Ceza Mahkemesi’nde olacağım ben. Kafka aramızda değil artık. Öykümüzün sonunu yazacak olan bizleriz bu kez. Tek ihtiyacımız olan şey de dayanışma. Dayanışma hepimizi yaşatır,

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz