Göğe Tutulan Ayna: YES’in Son Albümüne Bakış

0
190

1968’den itibaren rock müzik içerisinde yeni bir akımın öncüsü olsanız, defalarca dağılıp farklı kadrolarla müzik üretmeye ve icra etmeye devam etseniz, grubunuzda bugüne kadar 20 farklı müzisyen müzik yaptıysa ve 55 yılı stüdyolar, turneler ve sahnelerde geçirseniz bugün ne yapardınız? Sizi bilmem ama progresif rock akımının kurucu gruplarından biri olan Yes müzik yapmaya devam ediyor hala.

Geçen bu 55 yıl içinde 20 farklı müzisyen yer aldı Yes‘in kadrosunda. Öyle ki, Yes kadrosundaki  müzisyenlerden aynı güçte 2 hatta 3 grup çıkarmak mümkün. Yine de Yes‘in belki de en çok bilinen kadrosunda gitarda Steve Howe, bas gitarda Chris Squire, vokalde Jon Anderson, klavyede Rick Wakeman ve davulda Alan White‘lı kadrodur. Bu kadrodan Rick Wakeman 2004’de sağlığı yoğun tur programını kaldıramadığı için ayrılmış, Jon Anderson ise yine aynı dönemde ağır astım atakları nedeniyle gruptan ayrılmak zorunda kalsa da grup, klavyelerde önce Rick Wakeman‘ın oğlu Oliver Wakeman sonrasında ise Geoff Downess, vokalde ise önce Benit David sonrasında ise Jon Davison ile yoluna devam etmişti. Ancak 2015 grubun kuruluşundan beri grupta olan son grup elemanı Chris Squire‘ın kanserden ölümü sonrası grubun devam edip etmeyeceği belirsizdi. Bu belirsizlik 2021’de çıkan The Quest albümü ile ortadan kalkmış oldu. Yes‘in kaptan köşkünde Chris Squire‘ın ölümünün boşalttığı yeri Steve Howe doldurmuş ve Yes‘in müzikal yolculuğundaki yeni kaptanı olmuştu.

Chris Squire‘ın ölümü sonrasında Yes‘in yeni bas gitaristi zaten gruplar yıllardır bir arada çalışan ve Squire‘ın sağlık sorunları nedeniyle katılamadığı turlarda uzun süredir grupla sahneye çıkmakta olan Billy Sherwood olmuştu. Grup, The Quest‘in kayıtları sırasında ikinci bir albüm için de besteler üretmeye ve kayıtlar yapmaya bu kadroyla devam ederken bu sefer 2022’de grubun davulcusu Alan White‘ın ölümü Yes için yeni bir karar dönemi oldu. White‘ın ölümü ile boşalan davul yükü ise yine grupla yıllardır hem stüdyo hem sahnede perküsyon çalarak grubu destekleyen Jay Shellen‘e devredildi ve Yes 55 yıllık müzik serüvenine devam kararı aldı. İşte 19 Mayıs’da çıkan Mirror to the SkyYes‘in tarihinde daha önce de bir çok kez yaşanmış karışık ve zor zamanların birinin sonucu olarak doğdu.

Albüm, tüm bu zor zamanlar ve pandeminin getirdiği zorluklara rağmen oldukça sağlam. Temelde bir önceki The Quest‘in yapısına benzer bir müzikal yapısı var, ancak bu albüm The Quest‘e göre daha derli toplu. Albümün açılış şarkısı Cut from the Stars‘ın enerjisi çok iyi. Yes müziğinin imzalarından biri olan sert zaman geçişleri, melodi dönüşümleri ve vokaller ile içinde bir yerlerde 70’lerin ortası ve sonundaki Yes müziğini size hatırlatıyor ama tonlar ve melodiler yeni. Oldukça parlak bir albüm açılış şarkısı. Sherwood‘un keskin bas gitarı ve Shellen‘in keskin zaman geçişli davulları Chris Squire ve Alan White‘lı Yes‘i kesinlikle aratmıyor. Şarkının o kadar güçlü bir enerjisi var ki dinlerken bitmesin istedim. Zaten albümün ilk teklisi. Grubun 10-12 dakikalık o uzun şarkılarından biri haline getirilse kesinlikle çok acayip bir şeye dönüşebilirmiş. Ancak, bunu tercih etmemişler belli ki. Daha doğrusu uzun şarkı tercihlerini başka şarkılarda kullanmışlar.

Albümün ikinci şarkısı All Connected ise Yes‘den beklenen o uzun şarkıların ilki. Şarkı 9 dakikalık iki bölümlü bir şarkı gibi. Açılışında Howe‘un gitarı ile biraz melankolik başlasa da vokaller ile birlikte yine o keskin zamanlı ve kemik gibi bas gitarlarla temposunu yükseltiyor. Şarkının sonunda ise baştaki Howe‘un o ağlayan gitarına dönüyor şarkı. Yurtdışı yorumlarda bu şarkı oldukça beğenilmiş. Albümün ikinci teklisi de bu şarkı. Ancak bence albümde bana daha sıcak ve keyifli gelen şarkılar olduğundan ben olsam ikinci tekli olarak bu şarkı ile çıkmazdım. 

Albümün üçüncü şarkısı Luminosity ise bambaşka bir şarkı. Bu şarkı da 9 dakikayı geçiyor ve sanki iç içe 3 bölümü varmış gibi aslında. Şarkının ilk 5 dakikalık bölümü içinde biraz İngiliz folk müziği, biraz pop bir yapıda olsa da sonraki 1,5-2 dakikalık kısmında Howe‘un ağlayan gitarı ile yapı değiştirip bir anda sizi bulunduğunuz ortamdan koparıveriyor. Sanki o dinlediğiniz 5 dakikalık bölüm bu ayrılışa hazırlık gibi. Şarkının son 1-1,5 dakikalık bölümünde orkestranın katılması ile iyice yükseliyor insan dinlerken. Ben şarkıyı çok beğendim. Her şey kararında ve çok keyifli.

Albümün dördüncü şarkısı Living Out Their Dream ise bence albümün en zayıf şarkısı. Şarkının ana riff’i Rolling Stones‘un bir şarkısını andırdı bana ama bir türlü aklıma gelmedi ismi. Hoş, Steve Howe‘da Stones şarkıları gibi anlık bir durumu anlattık bu şarkıda demiş. Ancak, bu kısa aradan sonra albüme de ismini veren yaklaşık 14 dakikalık Mirror to the Sky başlıyor ki, o işte gerçekten tam bir şölen. Yine kemik gibi bas gitarlar ve yüksek tempo ile başlıyor şarkı ancak 2,5 dakikadan sonra başka bir yere eviriliyor Sherwood ve Jon Davison‘un harmonik vokalleri ve Howe‘un gitarı ile. Şarkı ilerledikçe orkestranın da dahil olması ile gerçekten sizi sarmalayan ve o an her nerede bulunuyorsanız bulunduğunuz yerle ilişkinizi kesen bir atmosfere ulaşıyor. Evet, karşımızda bir Roundabout ya da Closer to the Edge yok ama 55 yıllık bir grubun DNA’sında bu şarkıları taşıyan yepyeni bir şarkı var ve onları taklit etmeden yeni bir müzik diliyle üretilmiş. Bu gerçekten hayranlıkla karşılanması gereken bir şey. 

Albüm Davison‘un bestesi olan, oldukça yumuşak Cicles of Time‘ı ile tamamlanıyor. Ben bu şarkıyı da oldukça beğendim. Ruh okşuyor. Sherwood ve Davison‘un harmonik vokalleri ve Howe‘un klasik gitarı ile çok keyifli şarkı. Ancak, albüm burada bitiyor gözükse de albümün 2. bir CD olarak 3 hediye (bonus) şarkısı var. Grup buraya da çok acayip bir hazine gizlemiş. Bu ikinci CD’nin açılış şarkısı Unknown Place‘e ben bayıldım. Bütün albüm ortada pek gözükmeyen Geoffrey Downes burada ortaya çıkıyor. 8 dakikalık şarkının ilk 3 dakikası sonraki bölümlere hazırlık gibi. Downes‘in önce Hammond sonra kilise orguyla devam ettiği ve Howe ile atışarak devam eden bölüm ile bir anda bambaşka bir evrene dahil oluyorsunuz. Albümün bence en iyi şarkısı bu şarkı. Mirror to the Sky ile yarışır.

Albümün bu ikinci bölümü One Second Is Enough ile devam ediyor ve Magic Potion ile bitiyor. One Second Is Enough biraz daha pop tınıları içeriyor. Dinlemesi daha kolay ve akıp giden bir şarkı. Sözlerini ise oldukça sevdim. Sanırım ben de yaşlanıyorum. Neyse… Magic Potion‘da benzer bir şarkı. Pop öğeleri olsa da daha progresif yönü var. Her iki şarkı da biraz Caravan‘ın 80’ler dönemi şarkılarını da andırmıyor değil. Bu iki şarkı ve Living Out Their Dream‘de ben biraz Asia rüzgarları da duymadım değil.

Bu yıl progresif rock akımı içinden bir çok iyi albüm çıktı şu zamana kadar. SolsticeDamanek gibi Türkiye’de pek bilinmeyen grupların gerçekten iyi albümleri çıktı yılın başında. Onlardan daha önceki yazılarımda bahsetmiştim zaten. Jethro Tull‘un RökFlöte albümü de beklentimin ötesinde ve bir önceki albümleri The Zealot Gene‘den daha iyi ve oldukça sağlam bir albümdü. Yes‘de tıpkı Jethro Tull gibi 2 yıl içinde 2 albüm üretti. Onlar da tıpkı Tull gibi bir önceki albümlerinden daha iyi ve sağlam bir albüm üretmeyi başarmışlar. 

Albümün ana problemi Geoff Downes‘in albümün bonus bölümü dışında kendini hiç göstermemesi. Şarkıların üretiminde ise sadece tek bir şarkıda yer almış ki o da albümün en vasat şarkısı. İnsan Yes gibi en önemli alamet-i farikalarından biri güçlü ve uzun klavye geçişleri ve soloları olan bir gruptan çok daha fazlasını bekliyor. Kaldı ki Downes, gerek Asia gerek Yes ile geçirdiği dönemde ya da John Wetton ile ortak projeleri Icon‘da sınırlarını ne kadar öteye taşıyabileceğini göstermiş çok özel bir müzisyen. Albüm içinde bu fırsatları yaratan parçalar da olmasına rağmen Downes bu sefer grubu destekleyici bir yerde durarak kendine bir sınır yaratmış. Unknown Place‘de bu sınırı aştığında ise ortaya bambaşka bir enerji, bambaşka bir müzik çıkmış. Bu albümüm tümüne sirayet etmiş olsaydı çok daha üst düzey bir albümle karşılaşabilirmişiz.

Billy Sherwood‘un bas gitar partisyonlarına ise bayıldım. Yer yer Chris Squire‘ın bas çalış sertliğinin de ötesine geçen kemik gibi bas gitar çalmış. Sanki Tony Levin ile Squire‘ın karşımı gibi. Jay Schellen‘in davulları ve sert zamanlamaları ile bu bas gitar tonu ve çalışı birleşince albüme çok yüksek bir enerji getirmiş. Steve Howe ise daha sert ve sıcak tonlarda çalmış gitarı. Ben Howe‘u caz gitarına yakın gitar çaldığı zamanlarda çok severim ancak bu sefer tam bir rock gitarı çalmış. Ben bu çalış tarzını da beğendim açıkçası. Ancak, aprmakları biraz yavaşlamış mı ne? Jon Davison‘un vokalleri de gayet iyi. Vokalleri dinlerken bazı yerlerde Jon Anderson vokal yapıyor zannediyorsunuz.

Bu albüm grubun FragileCloser to the Edge ya da Tales from Topographic Oceans gibi epik bir albüm değil. Albümü bu beklenti ile dinlerseniz beklentinizi karşılamayabilir. Karşımızda The Quest ile başlangıcını yapmış yeni bir Yes müziği var. Albüme giren şarkıların seçimi ve dizilişi de The Quest‘i andırıyor zaten. Yes‘in bu yeni müzik dili içinde o epik albümlerin enerjisini taşısa ve şarkıların DNA’sında grubun 70’lerdeki bu dönemini hissetseniz de bu yeni bir dil. Kısa şarkılarda bir miktar Asia lezzeti de alıyor insan. Yine uzun şarkıları olsa da artık yeni tonlar ve sesler üzerinden yapıyorlar müziklerini. Grubun en yaşlı elemanı Howe‘un 76, en genç elemanı Davison‘un ise 51 yaşında olduğunu ve grubun geçmişte yarattığı efsaneyi düşününce ve üstüne sayısı belirsiz kadro değişikliği, kavgalar, çekişmeler ve savrulmalara rağmen hala yeni tonlar, yeni müzik dili arayışında olmalarını taktir etmemek mümkün değil. Bu albüm gerçekten iyi bir albüm olmuş. Steve Howe‘un prodüksiyonunu üstlenmesi grubun geçmiş dönemlerindeki sound’a yaklaşmalarına etki etmiş kesinlikle. 

Albümün kapağını ise artık grubun elemanı sayılabilecek Roger Dean çizmiş yine. Dean, bir arkadaşının anlattığı göl kenarındaki bir kamp anısından etkilenip göğün en güzel aynasının bir göl olduğunu hayal edip çizimi gerçekleştirmiş. Her zamanki gibi yine epik bir albüm kapağı. Müzik dijitalleştikçe müzisyenler albüm kapaklarına eskisi kadar önem vermiyor olsa da albüm kapakları bence önemli bir detay ve Yes‘in tarihinde de albüm kapakları önemli bir yer tutuyor. Grubun bu geleneği devam ettirmesi benim için oldukça keyifli bir ayrıntı.

Son yıllarda gittikçe kıraçlaşan müzik dünyasında progresif rock dünyası hala iyi albümlerle direnmeye çalışıyor. Yes‘in bu albümü de bu direnişin bir parçası. Bence genç grupların bu yaş ortalaması 60’ın üstü olan grubun bu çabasını iyi izlemesi ve örnek alması gerek. Zira, bu çaba bile taktir edilmesi gereken bir çabayken bir de böyle sağlam bir albüm üretebilmesi bence gerçekten hayranlık verici ve kıskandırıcı. Göğe tuttukları bu aynada kendi yansımamızı da görmek ve bu yansımayı güzelleştirmenin yolunu bulmak gerek. Bu albümü dinlemenizi öneririm. Size yıldız tozlarından bir parça sunmayı vaat ediyor ve bunu da başarıyor. Bence her rock müzikseverin arşivine girmeyi hak eden bir albüm bu. Kaçırmamanızı öneririm.