Hacer’in Patatesleri…

Üreticinin elinde kalan patates ve soğanların AKP Genel Başkanının talimatıyla yoksul hanelere dağıtılmaya başlandığı haberine verilen tepkiler en çok Hacer’in canını yakmış olmalı ki twitter hesabından “Patatesten yanayım, herkese verin, lütfen insanları rencide etmeyin, açlık var! çığlığını basıverdi. Sonra da verdiği bir röportaja baktım; demiş ki darda olanların yoldaşı canım Hacer, “Bence önemli. Patates doyurucu bir besin. O kadar açlık var ki ben dağıtılan, yapılan hiçbir şeyin neden yapıldığını sorgulamıyorum

Politik muhalefeti, rejimin her yaptığına “olabildiğince okkalı” bir iki laf ekleştirdikten sonra işi kafa bulmaya çevirmekten ibaret bir sosyal medya aktivitesi olarak gördüğümüzden epeydir, işin “derin” boyutu gündemimizde yer işgal etmedi haliyle. İşin “derin” yanı Hacer gibilerin ve bir kaç iyi insan daha bulup iki elektrik faturası, iki mutfak tüpü, iki kilo ayçiçek yağını fazladan aldırıp, ihtiyaç sahibine ulaştırmak için çırpınan yoldaşlarının meselesi çünkü.

Soğana benziyor yoksulluk. Kat kat soydukça kokusu keskinleşiyor acının. Biliyorum bir holding patronunun ilgisini çekmeyecek Hacer’in patatesleri ama bu satırlarda göz gezdirenlerin burnu, kendi katmanlarındaki acı kadar sızlayacak. Bir şekilde ayağımızı atıverdiğimiz bir üst basamaktan geriye bakmak hiç birimizin hoşuna gitmese de hala kadim kodları bir yerlerimizde işliyor olmalı insanlığımızın. En azından bir dilim ekmeği yerken, o bir dilim ekmeği bulamayanların bir gece kapımıza dayanabileceği korkusu galebe çalar belki. Kim bilir, insanlığın dayanışmacı yanı değilse bile elindekini koruma bencilliği işe yarar… Hacer’e sormalı bir daha… Neden yoksul pencerelerinden kafanı uzatıp tencerede ne kaynadığıyla dertleniyorsun bu kadar?

Yüksek siyaset meraklısıyız çoğumuz ve pandemiyi “evden çıkamamaktan mütevellit” “aşşırı” can sıkıntısından ve ekşi mayalı ekmek pişirmekten bitap düşmüşlerin cehennemi olarak görüyoruz bir miktar. Oysa instagramda pişirdiği cevizli ekmeği, can sıkıntısından yaptığı şirinlikleri sergilemeye mecali olmayan, “bizim şahane politik çözümlemelerimizden de ne yazık ki haberi olamayan” (!) milyonlarca emekçi her sabah yüzlerce, binlerce “kader arkadaşıyla” birlikte aynı toplu taşıma araçlarına binip, aynı atölyelere, fabrikalara doluşmak zorunda.

“Maske, Mesafe, Hijyen” nakaratını milyonlar yerine telefonu kaldırıp kabine arkadaşı Çalışma Bakanına veya “lebaleb elhamdüllilah” sözleri ile kongre memnuniyetini her fırsatta dile getiren Genel Başkanına söyleyemeyen Sağlık Bakanımızı üzmek istemem lakin, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin raporu da şuracıkta gözümüze gözümüze bakıyor.

Mart 2020’den 2021’e kadar bizim “ayol çıkmayıverin, kırın kıçınızı, oturun evinizde” dememize ne yazık ki kulak as-a-mayıp sırf eve ekmek götürebilmek için işe giden 861 işçi Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetmiş işte!

Sadece “açken biz biz olmaktan çıktığımız” için pizzamızı en acilinden yetiştirmeye uğraşan 190 motokurye ölmüş yollarda! Ki muhtemelen çoğumuz pizzamızı sabırsızlıkla beklerken açtığımız TV de “hayat eve sığar” diyen Bakanlarımıza siyaseten muhalif olmakla birlikte içimizden “e canım adam haklı” diyorduk… Tabii tespit edilebileni bu. Yoksa dünya genelinde 3 milyon, Türkiye’de 35 bin ölünün lüks rezidanslarda maksimum hijyenle antin kuntinli ekmek pişirirken ölmediğini tahmin edebiliyoruz hepimiz. Tahmin ediyoruz etmesine de iş “sorun etmeye” gelince derin bir sessizliğe bürünüyoruz.

Dünya genelinde korkunç bir kırım yaşanıyor oysa. Yoksul kırımı! Emekçi kırımı!

Düşünsenize, 1 yıl içerisinde çok büyük bir bölümü yoksul ve emekçi, 3 milyon insan sadece corona pandemisinden, yaklaşık 4 milyon insan farklı bulaşıcı hastalıklardan öldü…

851 milyon insan aç ve bu satırların yazıldığı dakikada Worldometers sitesi sadece bugün 23 bin insanın açlıktan, evet açlıktan öldüğüne işaret ediyor.

792 milyon insan sağlıklı içme suyuna erişemiyor ve 2020 nin ilk 3 ayında temiz ve sağlıklı suya erişemediği için ölenlerin sayısı 244 bin.

Aslında ülke olarak payımıza düşeni yaşadığımız ağır, korkunç bir kırımla karşı karşıyayız. Egemenlerin Birleşmiş Milletler’i soykırımı etnik ve dini sebeplere bağlamamızı söylüyor fakat ya sınıfsal kırım? Bakın etnik, dini temelli hiçbir soykırımı küçümsemiyorum, yüzlerce yıldır kesintisiz biçimde yaşamakta olduğumuz büyük kırıma işaret etmek istiyorum sadece…

Misal, aklıma takılıyor… “Çalışabilir iş gücünü” ayırıp geri kalanını yoksunlukla ve yoksullukla ağır ağır ve üstelik hayatta kalabilenlerin kayıtsız bakışları altında katletmek neden ağır bir “kırım” sayılmıyor? Burada kriter doğrudan ve dolaysız “yok etmek” mi? Yoksulların “üremesini”, daha çok üremesini, daha çok asker, daha çok ucuz iş gücü için teşvik etmiyor mu egemenler? Ah doğru, türcü bakış açımızla üretip beslediğimiz hayvanlara uyguladığımız vahşeti de soykırımdan saymıyoruz biz. İnekleri mezbahalarda bacaklarından asarak kesip yediğimiz gerçeğini hafifletiyor mu onları çoğaltıp besliyor olmamız? Tavşanları besliyor, çoğalmalarını sağlıyor olmamız, onları laboratuvarlarda katlettiğimiz gerçeğini maskeliyor mu? (Evet, tavşan Ralphi ben de izledim)

8 milyara dayanan dünya nüfusunda her ırktan, her dinden, her dilden ama sadece bir avuç zenginin servetine servet katmak için; o servetten pay talep etmediğimiz, o servete tehdit oluşturmadığımız, o serveti koruma işlevi gördüğümüz sürece hayatta tutulmuyor muyuz? O servetin katlanarak büyümesi için “yasalar çerçevesinde”, zehirledikleri havayı soluyarak, kirletip üstüne parayla sattıkları suyu içerek, aşılara ilaçlara kobaylık ederek ceremesini çekmiyor muyuz? “Üretim değerimiz” yoksa, “tüketim kapasitemiz” yoksa;  “asker olmayı”, “çoğalmayı” ve “çalışmayı” reddediyorsak… O pek kutsal olduğuna inandırıldığımız hayatlarımızın kutsiyeti kalıyor mu acaba? Öyleyse nasıl ve neden her gün, her yıl “sinek gibi” ölmesi infiale yol açmıyor milyonlarcamızın?

Tarih boyunca süregelen, kanıksanan ve kanıksatılan ve fakat yokmuş gibi davrandığımız en büyük kırımın bileşenleri değil miyiz sahiden?  Louis Rene Villerme in 1820’lerdeki araştırması, çok daha eski verilerle bakabilmemizi de sağlıyor. Kabaca fikir sahibi olmak için tıklayın isterseniz.

Hacer diyordum, patates çuvallarının önünde tören fotoğrafları çektirenlere saydırıyorken biz, Hacer “taze sebze meyve de lazım, daha çok lazım” diye dövünüyor.

Biliyor çünkü Hacer, insanlar patatese onurdan daha fazla aç ve insanın onurunu koruyabilmesi için önce karnının doyması gerekiyor.

Ne diyorduk biz bir zamanlar Brecht’in yalın sözleriyle“İnsan insan olduğundan acıkan karnı doymalıdır/ boş laflarla karın doymaz/ yiyecek ekmek olmalıdır!” Çoğumuzun bilgiç bilgiç aç insanlara akıl verdiğimiz bir iklimde yoksul evlerini kapı kapı dolaşıp, yoksul aşına bir tutam tuz katma telaşındaki Hacer’ler yaşayan birer Brecht dizesine dönüşmüyor mu? Peki ya bizler? Vazgeçtim şiire dönüşmekten, şiir okumaktan da mı vazgeçtik çoktan?

Hayır aşktan da efsunlu İstanbul anılarından da lezzetli yemeklerden de söz etmek istemedim bu hafta. Ama olur da elektrik faturası ödenmişse; en kolayından, en ucuzundan bir patatesli borekitas tarifi vereyim diyorum.

Yokluğu, açlığı görmüş Yahudi kadınların hediyesi Borekitas. Ucuz, kolay, doyurucu, bereketli…

PİŞİR:

BOREKİTAS

MALZEME: 1 ölçü sıvı yağ, ½ ölçü su, 1 tatlı kaşığı tuz, 2 orta boy patates, (Arzuya bağlı biraz peynir), Alabildiği kadar un

YAPILIŞI: Patatesleri haşla, çatalla ez. Varsa evde biraz peynir eklersen şahane olur da, yoksa dert etme. Yağı, suyu, tuzu karıştır. Alabildiği kadar un ekleyerek yumuşak bir hamur elde et. Ceviz büyüklüğünde hamur parçalarını aç, ortasına ezilmiş patatesi koy, kapat hamuru. Bir çay bardağının ağzı yardımıyla yarım ay biçiminde poğaçalar elde et. Ver 180 derece fırına. 30 dakikada tamam. Afiyet olsun. (1 su bardağı yağ/ ½ su bardağı su ölçüsüne genellikle 2- 2 ½  su bardağı un gider)

Eh Yahudi mutfağından bir örnek verdiysek Klezmer müzikten de bir örnek dinleyelim:

DİNLE:

Rise Up (I ain’t afraid)  / The Klezmatics

Pek içimden geldi… Bir de şiir mi dinlesek bunun üstüne? Genco Erkal’ın sesinden: Akrep Gibisin…

GÖZ AT:

Pandemi ve Eşitsizlik DİSK GENEL-İŞ

Türk Tabipleri Birliği Raporu: Türkiye’nin Covid19 Pandemisi Gölgesinde Kalan Sağlığı-2020

Covid19 ve İşçiler  Salgının İlk Döneminde Sanayi İşletmelerinde Çalışan Sendikalı İşçiler (Mavi Yakalılar)

Benzer İçerikler
Devamı

Başarmaktan Başka Çaresi Olmayanlar…

Türkiye’de engelli yurttaşların yeteneklerini ortaya çıkarabildiği ender alanlardan biri Paralimpik sporlar olarak kabul edilebilir. Hatırlayanlar mutlaka olacaktır. Tekerlekli…
Devamı

Müzik Ne İle Yapılır?

Merhaba. Uzun süredir radyodan da müzik yazmaktan da uzaklaşmıştım. Pandeminin başlarında ara ara korsan radyo yayınları yaparım diye…
Devamı

“Ayna” ile Aramızdaki Uçurum

Geleneksel tıp bozuklukları etiketlemeyi ve etiketlenenleri yaşamın dışına çıkartmayı sever. Bu yaklaşım, sorunları çözmemizin önündeki en büyük engeldir.…