Yeraltı ve Zirve Arasında Karanlık İki Öncü: Black Sabbath ve Pentagram

0
43

Sanırım kendi başıma yapmaktan en büyük keyif aldığım ritüellerden biri, kapıyı dünyaya kapatıp, Bourbon içip – iyi albümlere ait plakları baştan sona dinlemek. Geçen hafta bayram tatilinde havanın da azizliği ile Bourbon ve plak alemime şahane vakit ayırabildim. Nedense elim ilk Pentagram’ın Curious Volume albümüne gitti. 2015’te çıkan sondan bir evvelki bu kayıt klasik “doom”cuları hüsrana uğratsa da – benim için oldukça yenilikçi bir ses hamlesi olarak sevdiklerim arasına girdi. Bu albüm çıktığı yıl, Metal dergisi  Decibel, Flexi Series içinden Pentagram’ın 1971 yılında kaydedilmiş bir demosunu okurları ile paylaşmıştı “Bang It Out” parçasını. Bu kayıt Black Sabbath’ın muhteşem “debut”undan sadece bir yıl sonra kaydedilmiş ki Pentagram’ın parça üretimi neredeyse Black Sabbath ile kafa kafaya aynı dönemde başlıyor. “Bang It Out” öyle akıcı ve kirli bir kayıt ki tam bir yeraltı cevheri. Kaydı dergiyi alıp, uyduruk flexi 45’likten ilk dinlediğimde kafamdaki Pentagram ve Black Sabbath kıyası daha da harlandı. Malignant öncesi Lord adıyla Sabbath coverladığımız hatta Gebze’de Sabbath konserleri verdiğimiz vakitlerden beri Black Sabbath’ın yeri bende bambaşkadır ama Pentagram da benim müzikal ilgimin tepelerindedir. Birkaç yıl evvel “Bang It Out” kaydı ile ilgili bir Instagram postu paylaştığımda; Pentagram’ın da Black Sabbath kadar önemli bir öncü olduğunu yazdığımda – bazı müziksever arkadaşlar “hadi lan ordan” dese de iddiam baki. Curious Volume’i dinlerken de bu iki büyük gruptan biri neden evrensel bir efsaneye olmuşken, diğeri neden bir yeraltı kültü olarak – sadece bileninin sevdiği bir grup oldu diye bol bol düşündüm.

Pentagram ile Black Sabbath arasındaki tarihsel paralellikler, “doom” metalin evrimi üzerine yapılan en ilginç karşılaştırmalardan biri. Her iki grup da 1970’lerin başında benzer estetik ve müzikal yönelimlerle ortaya çıkmış olsa da, kaderleri dramatik biçimde ayrışmıştır. Bu ayrışmanın temelinde yalnızca müzikal tercihlerin değil, aynı zamanda kolektif üretim kültürü, endüstriyel fırsatlar ve süreklilik gibi faktörlerin yattığı bariz. Neticede Sabbath “debut” albümünü 1970’de yayınladı arkasından aynı yıl fırtına estiren ikinci albüm Paranoid geldi. Pentagram ise 70’lerde onlarca önemli kayıt yapmışken, ilk resmi albümü olan Pentagram’ı (sonradan Relentless olarak yeniden yayınlanıyor) anca 1985 yılında yayınlayabildi yani grup kurulduktan ve onlarca okkalı kayıt yaptıktan tam 15 yıl sonra. Bazı müzik eleştirmenleri bugün hala Pentagram’ı “doom” sınıfından çok heavy hard rock gibi tuhaf bir tanımla, Sabbath’tan ayrıştırmaya çalışsa da Pentagram gümbür gümbür bir “doom” grubudur ve “proto- doom”u yaratan öncülerden biridir.

Pentagram’ın durumunu anlamak için grubun kurucu figürü olan Bobby Liebling’in rolüne bakmak gerekir. Liebling, Pentagram’ın hem en güçlü hem de en zayıf halkası. Karizmatik vokali, karanlık söz yazımı ve sahne enerjisiyle “doom” estetiğinin erken formunu şekillendirmiştir. Özellikle Forever My Queen, Dying World, 20 Buck Spin, Sign Of The Wolf gibi erken dönem parçalar, “doom” metalin gelecekteki karakterini neredeyse eksiksiz biçimde haber verir. Ancak aynı Liebling’ın istikrarsız yaşam tarzı, bağımlılık sorunları ve karar alma süreçlerindeki kaotik tutumu, grubun bir birey projesi olarak kalmasına neden olmuştur. Bu durum, Pentagram’ın hiçbir zaman tam anlamıyla bir grup kimliği geliştirememesine yol açtı. 2011’de yayınlanan Pentagram belgeseli Last Days Here’da Liebling’ın hayatını nasıl telef ettiğini birinci elden izlemiş olduk.

Sabbath cephesine dönecek olursak, Tony Iommi liderliğindeki grup, kolektif üretimin gücü ile büyümüştür. Iommi’nin “riff” yazımındaki dehası (ne diyordu Rob Zombi: “En iyi metal gitar rifflerinin hepsi Black Sabbath tarafından yazıldı; geri kalan her şey ise sadece bir taklit ya da varyasyondur.”), Geezer Butler’ın söz yazarlığı ve bas yürüyüşleri, Bill Ward’ın caz etkili davulları ve Ozzy Osbourne’un karakteristik vokali birleşerek bütünlüklü bir ses inşası kurmuştur – Technical Ecstasy’e kadar genişlemiş kusursuz bir kimya. Bu sinerji, sadece teknik yeterlilikten değil, aynı zamanda sürekli birlikte üretme disiplininden doğdu. Örneğin Black Sabbath ve Paranoid gibi albümler, kısa sürede ve yoğun bir kolektif enerjiyle üretilmiştir. Bu albümlerdeki parçalar, bireysel katkıların ötesinde bir grup bilincinin ürünüdür.

Pentagram ise bu noktada sürekli parçalanan ve yeniden kurulan bir yapı sergiler. 1970’lerde kaydettikleri demolar — özellikle First Daze Here derlemesinde toplanan kayıtlar — aslında grubun potansiyelini açıkça ortaya koyuyor. Be Forewarned gibi parçalar, Sabbath’ın karanlık tonuna paralel bir estetik sunar; hatta bazı açılardan daha ham ve proto-doom bir karakter taşır. Ancak bu kayıtlar, dönemin müzik endüstrisiyle buluşamaz. Tabii şunu atlamayalım, O dönem Led Zeppelin, The Rolling Stones ve The Who gibi gruplar devasa turnelerle stadyumları dolduruyordu. Amerika’da müzik endüstrisi bu dönemde büyük ölçüde turne gelirine ve yüksek plak satışına dayalı bir süper grup ekonomisi kurmuştu. O dönem için oldukça deneysel olan Pentagram’ın müziği plak anlaşmaları için çok uygun değildi, fırsatlar kaçtığı için de grup bir türlü resmi bir albümle sahneye çıkamadı. Şimdi burada İngiltere’deki 70’lerin sosyo-politik iklimi Sabbat açısından bir karanlık da olsa bir avantaj haline geliyor. İngiltere’deki en kritik fark, sınıfsal ve endüstriyel arka plandır. Black Sabbath üyeleri Birmingham gibi ağır sanayiyle tanımlanan bir şehirde büyümüşlerdi. Fabrikalar, duman, işçi sınıfı hayatı ve gündelik sertlik, grubun estetiğini doğrudan şekillendirmişti. Tony Iommi’nin fabrika kazasında parmaklarını kaybetmesi bile sadece bireysel bir hikâye değil, bu endüstriyel gerçekliğin bir parçasıydı. Bu ortam, müziğe doğal olarak karanlık, ağır ve tehditkar bir ton kazandırmıştı. Amerika’da ise rock daha çok 60’ların izini sürdüğü özgürlük ve bireysel ifade temaları etrafında şekillenmişti.

Black Sabbath’ın en büyük şansı, Vertigo Records gibi önemli bir label ile anlaşarak müziğini geniş kitlelere ulaştırabilmesi oldu. İngiltere’deki müzik basını ve turne ağı, Sabbath’ın kısa sürede uluslararası bir fenomene dönüşmesini sağladı. Pentagram ise Amerika’da, özellikle Virginia çevresinde, yerel bir fenomen olarak kaldı. Eğer ki Pentagram, 1970’lerin başında Sabbath benzeri bir plak anlaşması yapabilseydi, doom metalin coğrafi ve estetik dağılımı sil baştan değişecekti. Bu noktada alternatif bir tarih yazımı yapmak mümkün. Diyelim ki Pentagram, 1972 civarında güçlü bir label ile anlaşmış ve Relentless’i o dönemde yayımlamış olsaydı. Bu durumda Amerikan “doom” sahnesi çok daha erken şekillenecekti. Bugün 1980’ler ve 90’larda Amerika’da ortaya çıkan Saint Vitus, Trouble ve Candlemass gibi gruplar, doğrudan Pentagram’ın erken döneminden beslenecekti. Oysa bugün bu gruplar, daha çok Sabbath’ın dolaylı etkisiyle gelişmişti. Kesinlikle Iommi ile kıyaslamayacağım ama Victor Griffin de oldukça önemli bir “riff” yaratıcısıdır – Pentagram ile yolları çok sonra kesişti – daha yolun en başında Griffin Pentagram’ın içinde olsaydı mevzu çok farklı olurdu (Last Rites gibi yıllar yıllar sonra gelen işleri erken dönemlerde düşünüyorum).

Pentagram’ın resmi olarak yayımlanan ilk albümü olan Relentless, aslında 1970’lerin ruhunu taşıyan ama çok fazla gecikmiş bir manifestodur. Albümdeki “riff” yapıları, tempo seçimleri ve vokal melodileri, Sabbath’ın ilk dönemine son derece yakındır; ancak aradaki 10-15 yıllık gecikme, bu müziğin öncü değil takipçi olarak algılanmasına neden olur. Bu da Pentagram’ın tarihsel konumunu zayıflattı. Bir de bu gecikme, 1985’de ortalığı yıkan metal müziğin birçok farklı türü ile korkunç bir uyuşmazlık yarattı – Thrash, Glam, NWBHM hatta proto-Extreme metal albümleri peşi sıra endüstriyi ele geçirmişti. Öyle ki Sabbath bile artık kendi yarattığı türle baş edemiyordu. 1979’da Ozzy Osbourne’un ayrılması, Sabbath’ın en büyük kırılma noktası oldu. Yerine gelen Ronnie James Dio ile yapılan Heaven and Hell (1980), aslında güçlü bir geri dönüş olmuştu. Albüm hem ticari hem de sanatsal olarak başarılıydı. Ancak  burada kritik bir şey yaşandı: ortada artık klasik Sabbath yoktu. Tony Iommi hala grubun omurgasıydı, ancak Dio’nun epik ve fantastik vokal yaklaşımı, grubun karanlık, şehirli ve varoluşsal tonunu değiştirmişti. Yani Sabbath devam etti ama kimliği dönüştü.

70’lere geri dönecek olursak; Sabbath’ın diskografisi, sürekli bir evrim ve çeşitlilik göstermiştir. Master of Reality ile “doom”un temel formu daha da ağırlaşırken, Vol. 4 ve Sabbath Bloody Sabbath gibi albümler progresif unsurlar ve deneysel yaklaşımlar ihtiva eder. Bu çeşitlilik, Sabbath’ı sadece bir türün kurucusu değil, aynı zamanda onun sınırlarını genişleten bir aktör haline de getirir. Pentagram ise uzun süre aynı estetik çerçevede kaldı; bu da onların etkisini derinleştirse de genişletmedi.

Iommi bir “riff” dehasıdır iddiası bu noktada merkezi bir rol oynuyor. Gerçekten de Iommi’nin gitar yaklaşımı, sadece teknik değil, aynı zamanda yapısal yenilikler sunmuştur. Down-tuning kullanımı, triton aralıklar ve minimal ama etkili “riff” tekrarları, sadece “doom”un değil metal müziğin temelini oluşturmuştur. Pentagram’da ise “riff” yazımı güçlü olmasına rağmen, bu kadar sistematik ve yenilikçi bir yaklaşım görülmez.

Sonuç olarak, Pentagram’ın Sabbath kadar eski olmasına rağmen aynı seviyeye ulaşamamasının nedeni, sadece bireysel yetenek farkı değildir. Asıl fark, bir grubun kolektif üretim gücü ile diğerinin bireysel bir vizyon etrafında dağınık kalmasıdır. Eğer Pentagram, tarihsel olarak doğru zamanda doğru fırsatları yakalayabilseydi, “doom” metal bugün iki ana damar üzerinden gelişebilirdi: İngiliz kökenli Sabbath çizgisi ve Amerikan kökenli Pentagram çizgisi. Bu durumda türün estetik çeşitliliği çok daha erken bir dönemde ortaya çıkabilir ve metalin bugünkü formu bambaşka bir evrimsel yol izleyebilirdi.

Pentagram’ın hikâyesi bu açıdan bakıldığında bir kaçırılmış ihtimaller tarihidir. Doğru zamanda doğru fırsatlarla buluşamamış, kendi iç dinamiklerini istikrarlı bir yapıya dönüştürememiş ve bu yüzden tarih yazımında hak ettiği merkezi konumu hiçbir zaman elde edememiştir. Buna karşılık Black Sabbath, kolektif üretim gücü, doğru endüstriyel bağlantılar ve süreklilik sayesinde yalnızca bir türün kurucusu değil, aynı zamanda onun evrensel referans noktası haline geldi. Ancak mesele yalnızca kim daha büyük oldu? sorusundan ibaret değil. Pentagram’ın eksik kalan tarafları, aynı zamanda onun karakterini de belirledi. Dağınıklığı, gecikmişliği ve hamlığı; müziğini cilalı bir endüstri ürününe değil, gerçek bir yeraltı ifadesine dönüştürdü. Bu yüzden Pentagram hiçbir zaman geniş kitlelerin sahiplendiği bir grup olmadı, ama onu keşfedenler için çok daha kişisel ve derin bir bağ kurulan bir yapı haline geldi.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz