“İnsan neyi anlatır insana”*

0
232

Rivayet odur ki Behri Rahmi Eyüboğlu bir gün Bursa hapishanesinde tutsak edilen Nazım Hikmet’i ziyaret eder. Ve ardından Zindanı Taştan Oyarlar şiirini yazar. Yani hepimizin Zülfü Livaneli’nin sesinden dinleyip sevdiğimiz Yiğidim Aslanım’ı. “Mezar arasında harman olur mu/ 13 yıl hapiste derman kalır mı?”  Başka bir rivayet Bedri Rahmi’nin bu şiiri Nazım açlık grevindeyken kendisi de yurtdışındayken yazdığı. Her ikisinde de şiirin Nazım için yazıldığı kesin.

Şiir, roman ya da öykü hapislikle yanyana gelmez gibi görünse de memleket tarihimiz usta yazar ve şairlerin mahpusluklarıyla dolu olduğundan bu konuda her dönem oldukça bereketliyiz. Şairini, yazarını, gazetecisini hapse sokmaktan hiç imtina etmeyen bir sistemimiz var malum. Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Enver Gökçe, Ahmed Arif, Sevgi Soysal, Feride Çiçekoğlu, Emirhan Oğuz…  Ve sanıldığının aksine yaratıcılıkla hapislik öyle ters orantılı falan değildir. Denizin kirlendiğini görmezsin ama maviliği hiç unutmazsın. Gökyüzüne havalandırmadaki ufkun kadar bakabilirsin ama bulutların içinden geçersin. Vapur düdüğünü duymazsın ama güvertede demli çay yudumlar, iskelede ilk sen atlarsın. Kırmızı ışıkta geçmezsin belki ama senin de acelen olur. Metal çatalın bile yoktur ya kahkaha atan çocuklarla gökyüzüne uçurmalar salar, top koşturursun. Ayağın betondan gayrısına basmaz lakin toprağın dokusunu, kokusunu hiç unutmaz, çimenlere uzanırsın. Ağacın yeşilini, kuşun kanadını, denizin mavisini, nehirleri, dağları, uçsuz bucaksız ovaları ve hatta lavanta tarlalarını düşünmeni engellemeye duvarların grisi ya da yüksekliği yetmez. Parmaklıklara, kilitli kapılara, yüksek güvenlikli duvarlara, yedi yirmi dört nöbetlere, sayımlara, aramalara rağmen düşünceleriniz, hayalleriniz sürekli firardadır. Ve yaratıcılığı hapsedecek, düşünceleri durduracak bir duvar, parmaklık henüz icat edilmemiştir. Selahattin Demirtaş’ın hapishaneden yazdığı kitaplar bunun en güzel ispatlarından biri değil mi? Bir başkası da geçen gün kapımı çaldı. Birkaç gün gün önce “Özgür yarınlarda buluşmak dileğiyle” yazan bir kitap geldi. “Cengiz adına ablası Sevim” yazıyordu. “Serdesten” isimli Ayrıntılı Yayınları’ndan çıkan şiir kitabı Cengiz Sinan Çelik’e ait. Sanırım şiirlerin tümü hapishanede yazılmış. Çünkü 1997 yılında siyasi nedenlerle tutuklanan Çelik hâlâ hapiste. Yani 25 yıl var ki uçsuz bucaksız gökyüzünü görmemiş, denizde taş sektirmemiş, betondan gayrısına basmamış. Parmaklıktan ötesini görmemiş. Yine de ve rağmen müebbetle yargılı Cengiz Sinan Çelik’in hayatın her anına yazılmış şiirleri var. “Ben geldim!/ Cürmüm hayata tutunmak diyor” mesela. 22 yıllık hapisliğe rağmen hayata tutunmakta inadını her şiirine işlemiş.

Üstelik Cengiz Sinan Çelik hasta. İleri derecede mesane kanseri ve tahliye edilmiyor. 13 yıl hapiste derman kalır mı ya 25 yıl? Üstelik hasta isen? Kalıyor. Çelik’ tüm yaşadıklarına rağmen dizenlerinde “aşkın ve hürriyetin dilini” söylüyor.” Direniyorum” diyor. Ne parmaklıklardan, ne çeyrek asırlık mahpusluktan bahsetmiyor. Bunun yerine Hrant’a “Kunduram’da Kan Çiçeği” ile selam ediyor, Roboski’ye ağıt yakıyor ve 13 yaşında 13 kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz için “çocuktum”, “vuruldum” diyor. Hasılı biraz dışardakilerin yerine de dertlenip, dışarıdakilerin yerine de direniyor.

Dünya kör sağır bir kuyu sesime

Ama direniyorum! Güzel düzlüklere dal verecek ağaçlarım

Kuşlara gökyüzü olacak omuzlarım

Suyun serinliğine uzatacağım kollarımı

Çocukların ekmek yüzleri için direneceğim!”

Şiirleriyle çeşitli ödüller alan Çelik aynı zaman da resim de yapıyor. Resimleri yurt içi ve yurt dışındaki sergilerde yer almış. Kitapta da çizdiği resimlerden birkaçı var.

25 yıl… Yani 100 mevsim, 300 ay…Çelik tutuklandığında doğan çocuklar çoktan faturalarını ödeme derdine düştü. İklim değişti, dünyanın ekseni değişti, iktidarlar değişti, teknoloji gelişti ama 25 yılın yaklaşık 12 yılını hasta olarak geçiren Cengiz Sinan Çelik’e uygulanan merhametsizlik değişmedi. İleri derecede mesane kanseri olan Çelik’in tedavisi gerektiği gibi yapılmıyor, tahliye de edilmiyor. Ve o bütün bunlara rağmen “şafağın uzun kollarına atılmış çocukların hevesiyle” göğsünden kuşlar uçurup ağız dolusu gün aydın’lı şiirler yazıyor. Bu hayatı hiçbirimiz dilediğimiz gibi yaşamadık ya bazılarımızın alacağı çok daha fazla. Umarım Çelik çok geç olmadan tahliye edilir ve tedavisi yapılır. Yoksa insan neyi anlatır insana?

Kargo:

Buraya Serdestan kitabından Uyanırsa Uykusu şiirinden birkaç mısra bırakıyorum. Umutsuza umut, yaralıya merhem olsun diye.

“Şeceremde kırk dağ doruğu yazılı.
Kırk göze kırk kırık ah!
Eyvah ki eyvah!
Yangın yeri yüreğim
Kül tutmaz olur dört dağ içinde.


Gücenirim incinirse bir ot parçası
kırılırsa diken.
Kenger döngüsü vakitte kırlangıçlara açarım avuçlarımı
Yüzümü suyun insafına dökerim.
Pepûk! pepûk! pepûk!

Su ne dese

İşte oyum ben herkese

Zel Dağı öyküsüyle oğullara kızlara…

Taş kadar suskun yılan gibi kıvrak

Hoyrata düşmüş söz keskini atalarımdan

Sır saçarım çocuklarımın avuçlarına

Bilinmez yol giderim

Topuklarımdan ezilir garp!

Yıldızlar ve yüreğim ve insan Mameki!

İşte bu

Ben’im!

Boynumda asılıdır taze yarası öykümün.

*Başlık Cengiz Sinan Çelik’in “Süveyde” isimli şiirinden alıntıdır

**Kapak fotoğrafı Birgün Gazetesi’nde Zeynep Kuray’ın haberinden alınmıştır.