Oyun Oyun İçinde…

0
170

Ortadoğu gelgitleri olan bir bölge. Bugün doğru olan yarın eğri olabiliyor. Suyundan mıdır havasından mıdır bilemiyorum, bu tarihin derinliklerinden beri böyle… Düşünecek olursak, esas itibarı ile bunun nedenlerini listelemek olası : Asırlar boyunca Osmanlı idaresi altında göreceli olarak pastel bir hayat yaşamış bölgeye geçtiğimiz yüzyıl başlarında değişik bir siyasi ilgi yüklenmiş : Londra – Kahire – Delhi hattının merkezinde bulunması, bir yandan Britanya’nın ilgisini çekerken, öte yanda Fransa ve Almanya’nın da katıldığı bir güç oyunun sahnesi olma durumuna getirmiş buraları.

Bölgenin müdavimleri, feodal bir yapı içinde göçebe olarak yaşayan Araplar bu güç savaşında ne yapacaklarını tam olarak kestirememişken, İngilizler 1915’te McMahon mektupları ile onlara yön vermişler. Dönemin Mısır Genel Valisi Henry McMahon ile – II. Abdülhamid tarafından 1908’de Hicaz Emiri olarak atanan – Hüseyin bin Ali El Haşimi arasında gidip gelen bir dizi yazışmada, Arap halkı kendilerinden “hilafeti gasp eden”, onları şu kadar yüzyıldır ezen Osmanlı’ya karşı ayaklanmaya davet edilmiş.

İstanbul hükümetinin angaje olduğu büyük savaş öncesi, Arapça konuşan Osmanlı alemini Britanya’ya karşı kışkırtmak ise, Max von Oppenheim tarafından önceki yüzyıl sonundan beri tasarlanan Alman Ortadoğu politikasının temelini oluşturmuş. Söz konusu coğrafyadaki Müslüman halkı Britanya ve Fransa’ya karşı kışkırtarak cihat çağrısında bulunmak, Kaiser Wilhem ile II. Abdülhamit arasındaki dostluktan esinlenen Alman hayranlığının, Padişah Mehmet Reşat zamanında Osmanlı’ya dikte ettiği bir durumdu… Tabii ki bunda İttihat ve Terakki’nin – özellikle Enver Paşa’nın payı yok değildi…

Günümüz dış siyasetinin dayandırıldığı tarih, bu detayların üzerinde pek durmaz. Avrupa’ya sığmayan Britanya – Almanya çekişmesini Londra lehine kurgulayan “Sykes – Picot Anlaşmasına” da hak ettiği önemi vermez. Fransa ile Britanya’nın geleneksel husumetini bitiren, aralarındaki güç savaşını, stratejik bir diplomatik ve siyasi birlikteliğe eviren bu anlaşma, çökmekte olan Osmanlı Devletinin bölgedeki mirasının hangi esaslara göre pay edileceğini ortaya koymaktaydı.

1919 Paris Barış görüşmeleri ve hemen sonrasında, 1920’deki San Remo toplantısı neticesinde ortaya çıkan tablo bunun kanıtıdır bir yerde : Haşimi soyunun büyük oğlu Faisal’a verilen Irak Krallığı ve onun kardeşi Abdullah’a hediye edilen Ürdün Krallığı… Ürdün nehrinin karşı tarafının kontrolü ise Britanya’ya kalır… Filistin olarak adlandırılan coğrafyadaki Manda idaresi, Milletler Cemiyetinin Haziran 1922’deki onayı ile böylece tesis edilir.

Bu durum, bir yanda MacMahon mektubunu doğrularken öte yanda Sykes – Picot Anlaşmasının maddelerine de uyulduğunu teslim eder.

Burada zararlı çıkan, çıkıp da başına gelenleri anlamayan iki toplum vardır. Biri, bu tarihten itibaren İngiliz Manda idaresinin yönetimi altına giren Arap halkı ise, diğeri aynı kaderi paylaşan ve 1917 Balfour Deklarasyonu ile ağzına bir parmak bal sürülen Yahudi halkıdır.

Arap halkı, Arap milliyetçiliğinin tavan yapacağı 1936 yılına dek başına nelerin geldiğini çok fazla anlayamadı. Kendisine kurtarıcı rolü biçtiği Faisal’ın Britanya himayesi altında yaşayan halkına karşı hiçbir ilgisi olmadı. Oysa, onlar kendisini Büyük Suriye’nin kralı, halkının kurtarıcısı olarak görmekteydiler.

Keza, Ürdün Kralı Abdullah da kendisine “al ve yönet” şeklinde bahşedilen topraklarda – muhtemelen – o denli güvence altındaydı ki, dönüp de Şeria nehrinin diğer kıyısında ne olup bitiyor diye bakmadı bile.

Toplamda, Filistin diye adlandırılan topraklarda, Londra’nın zoraki yönetimi altında yaşayanlar burada ayrıştırıldılar, kolonyalist bir siyaset güden Britanya tarafından düşman kamplara bölündüler… Ve bunun farkına varmadılar… Vardılarsa da yapabilecek çok şeyleri olamadı.

İsrail Devletinin kuruluşunu duyuran gazeteler

Arap tarafı 1917 Balfur deklarasyonu ile kendisine haksızlık edildiğini bağırdı durdu. Oysa bu deklarasyonla Yahudilere verildiği söylenen her neyse, defalarca yayınlanan ve her biri bir öncekinden daha sert “Beyaz Kitaplarla”, geri alınmıştı… Tarihin en kanlı döneminde milyonlarca Yahudi Avrupa’da yok edilirken, Britanya Filistin’e göçü yılda 15.000 kişi ile sınırlamıştı. Bu kota Londra Hükümetinin Arap desteğini elde etmek için, o dönemlerde hiçbir siyasi getirisi olmayan Yahudiler üzerinden verdiği bir tavizdi.

Gelin görün ki bu taviz, Arapların Hitler’i kucaklamalarına engel olamadı. Nazizm’in Yahudilerden arındırılmış bir dünya hedefi, Filistin’deki Arap halkının kanaat önderi olarak kabul ettiği Kudüs Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni tarafından heyecanla karşılandı. İroniye bakın ki, kendisi o makama, Balfour Deklarasyonunun yayınlanması sürecinde önemli bir rol oynayan, Manda idaresinin ilk genel valisi Sir Herbert Samuel tarafından atanmıştı… Samuel, Yahudi idi…

Arap isyanının Alman antisemitizminden de ilham aldığını, El-Hüseyni’nin, 1941’de Berlin’de Hitler’le bir araya geldiğini, o ziyareti esnasında Arapça konuşan bir radyo kurduğunu ve Yahudi karşıtı propaganda yaptığını, toplama kamplarını ziyaret ettiğini, not olarak bırakmak gerekir.

Savaş sonrasında, Yahudiler İngilizlerle kavgalıydılar, kotayı kaldırmadılar diye. Araplar İngilizlerle kavgalıydılar, Yahudilere yerleşim hakkı verdiler diye… İngilizler ise Filistin’de ne aradıklarından artık emin değildiler : Ne İsa’ya yaranabilmişlerdi ne de Musa’ya…

***

Geçtiğimiz 14 Mayıs’ta İsrail Devletinin 73. kuruluş yılı kutlandı. Tarihin bir tarafından bakıldığında  bir bayramdır, bir coşkudur bu; öte tarafından bakılırsa Nakba’dır, felakettir. Şimdi sormak gerek, tarihi yorumlamadaki bu derin çatlak kimin eseridir ?  O günü değerlendirirken, bugünü referans almak doğru mudur ?  1948’den bu yana akıp gelen koca 73 yılda, Arap başkentleri, Faisal ve Abdullah’tan daha ne kadar değişik davranabildiler Filistin’de yaşayan kardeşlerine ? Son tahlilde, bir taraf hatalıydı da diğeri hep mi doğruydu ?

Günümüzdeki İsrail – Filistin sorununun basite indirgenemeyecek kadar girift bir yapısı vardır ve bunun izlerini uzak olmayan tarihte sürmek olasıdır. Bölgeye refahın geri dönüşsüz olarak gelmesi için gerekli olan, tarihi referans alarak uzlaşı platformu oluşturmak olsa gerek : güven, saygı ve fedakarlık üzerine kurulmuş, kinle, nefretle beslenen düşmanlıklardan arınmış bir platform.