Savaş ve Elma

Yaklaşık 13 yılını Suriye, Irak ve Lübnan’da geçiren bir gazeteciyim. Yıllardır herkes aynı soruyu sorar; kim kazandı, kim kazanır? Ya da kim kaybeder, niye kaybetti? Çok irrite edici bir yorum olacak ancak mevzu skor!

Elbette soranların hepsi skor derdinde değil ancak bu kan, barut hatta korku kokusunu hiç bilmeyen hayatların ahkâm kesme konforu değil de ne?

“İnsanlar nasıl ve neden bir savaşı destekleyebilir hatta taraf tutabilir?” diye sormayacağım. Ben de biraz öyleydim savaşın bin bir yüzü ile tanışana kadar!

Vahşi Batı’ya dair filmlerde Amerikan yerlilerini, Red Kit’te Dalton kardeşleri, ABD işgali döneminde Iraklı direnişçileri desteklerdim. Gerçi çok sonraları direnişçi diye El Kaide’yi desteklediğimi öğrenip bu gerçekle baş etmek hiç kolay olmadı.

Peki konforlu hayatlarından çıkmamış insanlar ki,-  burada konfor paşa dedenin konağında büyümek değil, savaşın tek bir yüzüyle karşılaşmamış olmak- savaşlara neden taraf olur? Bence hangi ideolojiye, dünyevi ve uhrevi fikre iman ediyorlarsa onu desteklemek için.

Sonuçta ‘iyilerle kötülerin mücadelesine’ indirgenen savaşlarda kendinizce ‘iyi’ olanı tuttuğunuzda her şeyiyle romantize edilmiş savaşlarda yüce değerlere hizmet etmiş oluyorsunuz!

Yıllardır duyduğum ‘kim kazanacak?’ sorusuna nasıl cevap verdiğimi merak eden olur belki…

Aslında aklımdan geçen hep aynı cümle olur; savaşları kimse kazanmaz!

Ancak sorduğu sorudan bile savaşlara bakış açıları ortaya dökülen insanlara bu nasıl anlatılır ki? Haliyle mecburen siyasi boyutuna dair birkaç şey söyleyip geçiyorum.

Halbuki gerçekten savaşların kazananı olmaz. İşgal altındaki ülkelerin istiklal savaşlarında bile ülkeyi, vatanı, halkı kurtarmak on yıllara yayılan bedellerle gelir.

Ama ne hikmetse bizzat savaşın tarafları ya da savaşın mağdurları değil de uzaktan ahkâm kesenlerin sesi daha çok duyurulur. Bir de binlerce kilometre uzaktan savaşlar başlatıp sınır değiştirmeye girişenler var. Gerçi ikisi de nicedir gözüme aynı görünüyor yani ahkâm kesenle, savaş başlatanlar!

En çok onlar konuşur, onların sesi çıkar hatta kendinizi mağduriyetlerine ağıt yakarken bile bulabilirsiniz!

Yıkılan koca bir ülke Irak’ı değil, ABD’nin Irak’a gönderdiği askerlerin psikolojik çöküşlerini konuşur hale gelirsiniz.

Bana “en çok kim kaybeder savaşlarda?” diye sorsalar kadınlar ve çocuklar derdim. Gerçi bu soruyu şimdiye kadar soran hiç olmadı.

Yok “anarşik”, “feminik” filan olduğumdan demiyorum, sulu sepken tasvirler de benlik değil. Zaten savaşı romantize edenlere gıcığım. Savaş romantik bir şey değil aksine canlı her şeyin çürümeye bırakıldığı devasa bir hangar düşünün, savaş işte öyle kokar. Benimki de laf mı şimdi; düşünülerek kokunun anlaşılması, idrak edilmesi mümkünmüş gibi.

Savaş romantik değil mide bulandırıcıdır. Acı ve yıkım da insanı saniyeler içinde kangren edecek kadar soğuk…

Peki savaş karşısına çıkan her şeyi, herkesi ayrım yapmadan ezip öğütüyorsa kadınla erkek arasında fark olur mu? Olur.  Suç savaşın değil, bizzat savaşa sahne coğrafyaların kültürel kodlarıdır. Bu kodlar savaşı kadınlar ve çocuklar için daha bir ağırlaştırır.

Görünüşte laik de olsa katı dini kurallar altında da yaşasa, Orta Doğu ve Arap dünyasında bütün kadınların hikâyesi birbirine benzer. Müslümanı, Hristiyanı, Yahudisi de çok fark etmez; söz konusu kadınlar olduğunda doğal bir mutabakat ile buluşan tarafların yüz yıllardır birbirini boğmaya çalışması durumu değiştirmiyor.

Savaştan önce kadın, kadın olarak değil birilerinin kızı, kız kardeşi, eşi, annesi, ablası olarak vardır toplumda. Ayaklarının üstünde durmaya çalışan kadınları toplumlar el ele verip törpüler, olmadı aforoz eder. Zaten aforoz korkusundan çoğu kadın aklından geçenleri hayata geçirmeye girişemez bile.

Çocuklar da ezelden beri kadınlara zimmetlidir.

Savaştan önce kadına zorla kesme camdan bardak muamelesi yapılır. “Sen yapamazsın, edemezsin, gidemezsin; zaten ne gereği var ben hallederim. Ayrıca sen her şeyi kendin yaparsan maazallah bir de ayaklarının üstünde duracak kadar güçlenirsen benim zayıflığım ortaya çıkıverir” diyen erkeklerle sarılıdır etrafı.

Sureti, cinsiyeti ne olursa olsun her şey, herkes; devlet, dini otoriteler, aile kurumu, iş dünyasının yazılı olmayan kuralları, kanunların asık yüzü kadını zapt-u rapt altına almaya çalışır.

Sonra savaşlar başlar. Irak’ta olduğu gibi kadınları koruyamayan erkekler IŞİD’in zulmüne rağmen hayata tutunmuş kadınlara “kirli, orospu, namussuz” yaftasını yapıştırıverir.

“IŞİD’in elinden kurtulmasaydın keşke”, “Kendini öldür ama gelme”, “Piçi istemiyoruz”!

Erkeklerin kıskacı altına sıkışmış kadınlar erkekler tarafından korunamadığı için yine erkek dünyasınca mağdur edildiğinde, babalar-kocalar-ağabeyler hatta oğullar için tek ve en önemli şey bu dipsiz mağduriyetler ve acılar değil eline başka erkeklerin elinin değmiş olması. Ya da sistematik tecavüzün ne önemi var ki; kucağında piçlerle geldi mi gelmedi mi?

Bir de bunun azıcık daha şefkatli, medeni versiyonu var; yıllarca kadınlar kadına değer kisvesi ile cam fanuslara sıkıştırılır. Yine savaşlar patlar, erkekler iki taraftan birine katılır. Geri dönen de olur ancak dönmeyen sayısı daha fazladır elbette. Çünkü savaş bu! Üniversite öğrenimi, elinde diploması olsa da kendi ayaklarının üzerinde durmayı bilmeyen kadınlar çocuklarıyla baş başa kalıverir.

Yüz yıllardır kadınlara camdan, altından, çamurdan artık zihniyeti her neye müsaade ediyorsa ondan kafesler ören toplum, kadınların kendilerini, çocuklarını, ailelerini doyurmasını bekler. Yani ‘sen kadınsın’ diye diye ataerkil sistemin en ateşli savunucularına dönüşmüş milyonlarca kadının belki bir günde belki birkaç ayda dört başı mamur erkeğe dönüşmesi istenir.

Elbette bu toplumlarda ‘başında erkek olmayan kadınların’ yaşaması da ayrı bir savaştır kadınlar için. Erkeksiz kadın mı olur?

Taciz edilir, iş bulamaz, bulsa resmen karın tokluğuna çalışmaya mecbur edilir çünkü hem muhtaçtır hem de kadın!

Kimi kadınlar erken pes eder ve hiçbir şekilde eşit olmadıkları, mutlu olamayacakları erkeklerle evlenmeyi kabul eder karın tokluğu karşılığında. Hele de doyurulacak çocuklar varsa kimi fuhuşa yönelir kimi metres olmayı, azıcık şanslı olanlar ikinci-üçüncü eş olmayı kabul eder. Üstüne bir de minnettar olur erkeklere çocuklarının hatırına.

Göç yolları en çok kadınlar için tehlikelidir. Göç edilen yerde her şeyini kaybetmiş erkekler bütün hırsını, öfkesini, ezilmişliğini kadından çıkarır. Bu yüzdendir göçmen kadınlar erkeklerden daha geç dil öğrenir. Çünkü dışarı çıkmaz pek, zaten yabancı topraklardadır, erkek ne derse inanmak zorundadır, haklarını öğrenmek aklına bile gelmez!

Savaşlar biter ama kadınların savaşı bitmez. Bu defa da erkekler hem iş dünyasına girmeyi başarmış hem de kendi ayaklarının üstünde durmayı becerebilmiş kadınlara döner. Kadınlar için eski zayıf, korunmaya muhtaç, göstermelik çalışan hayatlara ve kimliklere dönme vaktidir. Bir kısmı bunu kabul etse de başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu denemiş ve tatmıştır.

Bu defa başka türlü bir savaş başlar kadınlar için!

Ne güzel diyor Sezen abla “Alt tarafı bir elma yedik beraber!”

Kapak Görseli: Rostyslav Savchyn/ Unsplash

Benzer İçerikler
Devamı

Gölgelerin gücü adına…

“İnsan, anlamsız bir hayata dayanamaz.” Carl Gustav Jung İnternet en başında anonim bir sahneydi. Sonra hepimiz Andy Warhol’un öngörüsünde olduğu gibi “15…
Devamı

Golf ve Lüks Markalar

Güzel manzaralar, taze kesilmiş çimlerin kokusu, etrafınızdaki doğanın sesi, dinlenmek için mükemmel bir kaçamak. Lüks ile özdeşleşen sporların…
Devamı

Güzellik Faşizmi

Sabahın bir vakti. Saatlerdir konuşuyorlar. “İzleyenler ne buluyor böylesi programlarda” diye içten içe düşünürken “alışkanlık yaratır mı acaba”…

Reportare, dünyada ve Türkiye’de yaşanan sosyal, çevresel, ekonomik ve siyasal olayları analiz eden, bu alanlarda farklı görüşlere sahip programcı ve konukları ile yaşanan sorunlara yapıcı çözümler sunmayı amaçlayan tam bağımsız bir ortak yayın inisiyatifidir.

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli içerikler sunabilmek için desteğinize ihtiyacımız var. Youtube KATIL botunu üzerinden bize katkıda bulunabilirsiniz.

KATIL