The Rolling Stones’un Son Taşı: Hackney Diamonds

0
219

The Rolling Stones, rock and roll’un rock’a evrildiği dönemden, bu dönüşümü başlatan gruplar içinde hala sahnede olan tek grup. 1962’de kurulmuş olan grup 60. yılını da devirdi. Blues ve rock and roll’un Atlantik’in doğusuna ulaşıp İngiliz gençliği ve işçileri arasında yeni bir forma dönüştüğü dönemde o dönüşümün en önemli aktörlerinden biriydi Stones. Bu yeni formun Amerika’ya ulaşarak The Beatles ve The Yardbirds ile birlikte Amerika müziğindeki İngiliz istilasının da başlamasını sağlayan gruplardandı. 60’ların başında sırf Muddy Waters ile tanışmak için kapısında bekleyen bu kolejli gençler bugün bir rock imparatorluğu kurmuş durumdalar. Rock tarihinde gezinirken herhangi bir döneminde onlardan bahsetmeden geçebileceğiniz neredeyse hiç bir dönem yok.

Rock müziğin prehistorik çağlarından beri hayatta olan grubun uzun süredir bir albüm çıkartma ihtimalinden konuşuluyordu ancak özellikle grubun davulcusu Charlie Watts’ın ölümü sonrasında albümün çıkıp çıkmayacağı oldukça belirsizdi. 80 yaşına gelmiş Mick Jagger, 79 yaşında ellerindeki arterit ile uğraşan Keith Richards ve 76 yaşındaki Ron Wood için artık zamanın bittiği düşünülse de diğer yandan grubun o kendine has enerjisi nedeniyle albüm bir şekilde çıkar mı diye de bir beklenti yok değildi. Bu bekleyiş, grubun 61. yılında, bu yılın Ekim ayının sonlarına doğru Hackney Diamonds’u yayınlaması ile sonuçlandı.

The Rolling Stones en son 2005’de yayınladıkları A Bigger Bang’dan sonra çok uzun zamandan beri yeni şarkılardan oluşan bir kayıt yayınlamamıştı. Grup 2005’den 2023’e kadar çeşitli konser albümleri ve toplama albümler ile ara ara görünmeyi ve bol bol turneler yapmayı tercih ediyordu. Bu süre içinde bir 2016’da stüdyoya girerek grup tarihinin ilk tamamı düzenlemelerden oluşan albümü Blue & Lonesome’ı yayınlamıştı. Bu albüm çok beğenilse ve oldukça başarılı bir satış grafiği yakalasa da içinde hiç orijinal Stones şarkısı barındırmıyordu.

Hackney Diamonds ise 2005’den beri grubun ilk kez güvenli alanından çıkıp tamamen yeni parçalarla ürettiği bir albüm. Albümün üretim süreci de oldukça uzun bir süreye yayılmış. Bu albümle ilgili ilk stüdyo çalışmaları aslında 2016’da, Blue & Lonesome zamanında başlamış ancak o dönem eski blues şarkılarını yeniden düzenleyerek kaydetmek daha eğlenceli gelmiş gruba. Ardından grup bu süreyi bol bol turne yaparak geçirmiş. 2016’dan 2023’e kadar geçen süre içinde ise grup sadece 3 yeni şarkı yayınlamıştı. 2012’de çıkan ve grubun 50.yılını kutlamak amacıyla çıkartılan toplama albümleri GRRR! için yeni şarkı olarak Doom and Gloom ve One More Shot’u kaydeden grup, 2020’de ise 45’lik olarak çıkardıkları Living in a Ghost Town dışında grubun yeni şarkı üretmemiş. Bu son 45’liğin kayıt çalışmaları sırasında grup tekrar aşka gelip başka yeni şarkılar da kaydetmiş olsalar da araya giren pandemi sonrası bu çalışmalar kesilmiş. Ardından 2021’de grubun davulcusu Charlie Watts’ın ölümü ise Keith Richards ve Mick Jagger’i yeniden stüdyoya dönme konusunda ana motivasyonları olmuş.

Paul McCartney - Andrew Watts


Albümün hayata geçmesinde eski bir Beatle’ın da etkisi yadsınamaz. Grubun eski yapımcısı Don Wes’le yolları ayırması sonrası kayıtları elden geçirecek, yeni şarkı üretimini disiplin altına alacak ve prodüksiyon işlerini halledecek kişi olmadığından da bol bol tavsayan stüdyo kayıtlarını toparlayacak prodüktör önerisi Paul McCartney’den gelmiş. Gruba son dönemin genç ve yıldız prodüktörlerinden Andrew Watt’ı öneren Cartney olmuş.

Andrew Watt gerçekten son dönemde yıldızı parlayan prodüktörlerden. Geçe yıl Iggy Pop ve Ozzy Osbourne’nun son albümün, Eddie Vedder’in solo albümünün de prodüktörü. Sadece rock müzisyenlerinin değil Justin Bieber, Miles Cyrus gibi yeni dönem pop müzik ikonlarının da prodüksiyonlarını üstlenmiş biri. Halen Pearl Jam’in çıkacak son albümünün de prodüktörü kendisi. Oldukça genç yaşına rağmen yaptığı prodüksiyonlardaki kayıtlardan, konuk olan müzisyenlere, düzenlemelerden, mikslere kadar her yerde etkisi hemen anlaşılan bir prodüktör. Aynı zamanda bir çok müzik aletini de çalabiliyor. Hem prodüktör, hem de müzisyen olarak bu albümde de etkisi ciddi şekilde hissediliyor zaten. Bunun dışında albümün ilk 45’liği ve açılış şarkısı olan Angry dahil albümün ilk 3 şarkısının bestelenmesine de katılmış. İsviçre çakısı gibi prodüktör yani.

Hackney Diamonds’un uzun ve aralıklı üretim dönemine rağmen beklentimin de ötesinde iyi bir albüm olduğunu söyleyebilirim. Albümde hem 60’lar sonu, hem 70’ler hem 80’lerin Rolling Stones’una yakın şarkıları bulabiliyorsunuz. Ancak, albümü asıl farklı ve keyifli kılan albümdeki her şarkının içine sinmiş olan Stones’a has blues. Albümdeki şarkıların hepsinde Keith Richards’ın aykırı ritmli blues riff’lerini duyabiliyorsunuz.

Albüm sadece şarkılar ile değil konukları ile de özel bir albüm olmuş. Öncelikle Charlie Watts ölümünden önce kaydı yapılmış olan 2 şarkı ile albümdeki yerini almış. Böylece grup Watts’a çok güzel bir saygı duruşunda bulunmuş. Albümdeki Mess It Up ve Live by the Sword şarkılarında davulları çalan kişi Watts. Albümdeki bir başka süpriz ise grubun çok uzun yıllar bas gitaristi olan Bill Wyman’da albüme konuk olmuş. Wyman, 1993’de gruptan ayrıldıktan sonra sadece 2010 ve 2011’de gruba konuk olarak çağırılmış, o konukluğunda da bir Bob Dylan düzenlemesi için grupla beraber kayıt yapmıştı. Wyman’da Live by the Sword’da kadim dostu Watts ile birlikte şarkının ritm aksında beraber çalmışlar.

Albümün ağır konukları Wyman ve Watts ile sınırlı değil. Albümdeki ağır misafirlerden biri Elton John. O da albümde Get Close ve Live by the Sword’da piyano çalmış. Diğer bir ağır misafir ise albümün hayata geçmesinde de payı olan bir isim olan Paul McCartney. Eski Beatle’da Bite My Head Off’da bas gitarları çalmış. McCartney’in bu seçimi Jagger’ı bile şaşırtmış. Zira, bu şarkı belki de bas gitarları en hızlı, bas gitar tonu en sert şarkı. Şarkıyı dinlerken ben de “Bu bas gitarı Paul McCartney mi çalmış.” demekten kendimi alamadım. Dinlediğinizde sizin de şaşıracağınızdan eminim. McCartney neredeyse heavy metal tonlarında ve sertliğinde bir bas gitar çalmış. Sırf bunun için bile bu albümü alıp bir kenara koymak gerek bence.

Albümdeki ağır misafirler bu isimlerle sınırlı değil. Bu isimlere ek olarak biri bugünün mega starı, diğeri ise her dönemin en büyük isimlerinden biri olan biri. Bu iki isim de Sweet Sound of Heaven şarkısına misafir olmuş. Bu isimlerden biri Lady Gaga, diğeri ise Stevie Wonder. Lady Gaga, Jagger’in geri vokallerini üstlenmiş şarkıda. Wonder ise şık bir solo ile katılmış. Şarkı uzun, 7 dakikayı geçen oldukça iyi bir şarkı. Şarkının 5 dakikasının ortasında bitti zannettiğiniz yerde Mick Jagger, “Hadi bize bir şeyler çal Stevie” diyor ve son 2 dakikası Stevie Wonder’ın da katılımı ile başka bir yere savruluyor.

Albümdeki kalan tüm davulları ise grupla son dönemde konserlerde beraber sahne alan Steve Jordan çalmış. Bas gitarlarıb ve klavye bölümlerinin bazılarını ise çalan albümün yapımcısı Andrew Watt. Yine bir başka önemli konuk da Tom Petty and the Heartbreakers’dan Benmont Tench. O da Depending on You’daki klavyeleri çalmış albümde. Şarkıya da bambaşka bir hava katmış katılımı ile.

Albüm, albümden ilk olarak piyasaya sürülen 45’lik şarkısı da olan Angry ile açılıyor. Get Close ile devam ediyor. Her iki şarkı da tam bir 80’ler Stones şarkısı. Whole Wild World’de yine 80’ler ve 90’lar Stones’u dönemlerinden çıkıp gelmiş gibi. Bu şarkılar arasındaki Depending on You ile ise biraz daha 70’ler ortası Stones’a doğru bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Dreamy Skies ise neredeyse 60’lar sonundaki Stones’un belki de en özel dönemindeki şarkıları lezzetinde. Slide gitarla süslenmiş, çok güzel bir blues şarkısı. Mick Jagger’in serseri vokalleri ve armonikası ile de sizi bir anda günümüzün dijital dünyasından transistörlü radyoların, jukbeboxların, geniş yaka gömlekli zamanlara götürüyor.

Charlie Watts’ın davullarda olduğu ilk şarkı olan Mess It Up tam bir 90’lar ve 2000’ler Stones şarkısı. Arkada Ketih Richards’ın blues akorları üzerinde büyüyen tipik bir Stones usulü pop rock şarkısı. 80’ler ya da 90’lar diskolarında baya popüler olurmuş o dönem çıkmış olsaydı. Live by the Sword da ise daha enteresan bir hikayeyi kulaklarınız yakalıyor ama şarkı sonrasında bambaşka bir yere doğru açılıyor. Şarkının vokalleri başladığında daha ilk cümleden sonra şarkıyı Honky Tonky Blues’a bağlayabiliyorsunuz kafanızda. Ancak, şarkının gitar solosu başlayınca şarkı daha rock bir yerlere doğru değişip modern bir Honky Tonk Blues yorumunun ötesine geçip bugüne demir atıyor.

Driving Me Too Hard ise tam bir Stones şarkısı. Herhangi bir yerde duyduğunuz anda bu şarkıyı ancak Stones’a yakıştırabilirsiniz. bu şarkıyı takip eden Tell Me Straight’de ise vokallerde Keith Richards var. Albümün bence Rolling Stones Blues ile birlikte bana en sıcak gelen şarkısı bu diyebilirim. Şarkı yavaş tempolu olsa da doğrudan içine işliyor insanın. Keith Richards, şarkının sonunda “Bana dosdoğru söyle, Gelecek aslında geçmişte miydi? Bana bir şarkı çal, hayat çok hızlı ilerliyor.” derken hayatı yakalamaya çalışan ama artık 80’ine gelmiş müzisyenin yorgunluğunu ama diğer yandan hayatın içinde kalma çabasını hissediyor insan.

Albümün bence en epik şarkısı ise kesinlikle Sweet Sound of Heaven. Tam bir Stones usulü blues şarkısı. Bu şarkıyı 60’ların ortası ya da sonunda yapsalardı kimse şaşırmazdı. Şarkı adım adım yükseldikçe sizi de bu dünyadan kendi dünyasına çekip alıyor. Ancak, Lady Gaga’nın vokallerine ben çok ısınamadım. Sesinin gücüne ve yeteneğine söyleyebileceğim bir şey yok. Şarkı da o kadın vokallere ihtiyaç duyuyor açıkçası. Ancak, daha sihayi bir gırtlak daha soul blues söyleyecek, o blues’u sesinde hissettirecek bir ses olsaydı daha iyi mi olurdu acaba diye düşünmeden edemiyor insan. Ancak, bir albümde Lady Gaga varsa doğal olarak genç pop dinleyicinin de albüme çekileceğini hesap etmiş Watt. Bu konuda da hiç haksız sayılmaz. Stevie Wonder’ın sahne aldığı bölüm ise sanki şarkıya sonradan eklenmiş gibi. Eh, şimdi “Hem albümün en epik şarkısı diyorsun hem de şarkıyı göme göme bitiremedin.” diyebilirsiniz bunları okuduktan sonra. Ancak, tüm bu söylediklerime rağmen şarkı gerçekten sizi içine çekiyor. Yani, o derece iyi.

Stones, albümün sonunda belki de albümün en samimi, en içten parçası ile bize veda etmiş. Şarkı bir Muddy Waters şarkısı ama Stones dışındaki hiç bir gruba bu kadar yakışamazdı zaten; Rolling Stone Blues. Muddy Waters bu şarkıyı Rolling Stones için yazsa anca bu kadar olur. Saf blues çalıyor burada grubun kalan üçlüsü. Sadece Wood ve Richards’ın gitarları, Jagger’in harmonikası ve vokali. Tertemiz ve tüm albümde dinlediğimiz şarkıların tümünün özü. Bence her açıdan şahane bir kapanış olmuş albüm için.

Son yazımda müziğin nasıl içine kapandığı ve geçmişte yakaladığımız ruhu artık yakalamakta zorlandığımızdan, müzik üzerinden bir araya gelmemizin giderek zorlaştığından bahsetmiştim. Bu albümde her ne kadar günümüz kayıt teknolojileri ile daha steril hale gelmiş olsa da o arayıp bulmakta zorlandığımız şeyi buldum ben. Belki de bu yüzden Tell Me Straight’de Keith Richards’ın sorduğu “Gelecek aslında geçmişte miydi?” sorusu bana gerçekten içten sorulmuş bir soru olduğunu hissettirdi. Hackney Diamonds, bence uzun zamandır The Rolling Stones’un yaptığı en samimi ve en sağlam albüm olmuş. Her parçanın Stones tarihinde bir karşılığı var ve karşılık geldiği dönemdeki herhangi bir albüme girebilecek şarkılar bunlar. Prehistorik çağlardan bugüne kalmış bir fosilden doğmuş o döneme ait ama bugüne dair şarkılar hepsi. Biraz, müzikal bir Jurassic Park. Ancak, bu sefer bize şiddet ve korku değil o döneme dair bir ruhu getiriyor bugüne.

Tam bu yazıyı hazırlarken son The Beatles şarkısı Now and Then’de çıktı. Açıkçası ben Now and Then’den aynı etkiyi hissedemedim. 1977’de John Lennon’un başlayıp bitirmediği şarkı geçtiğimiz günlerde Paul McCartney ve Ringo Starr tarafından George Harrison’un geçmişteki bazı gitar kayıtları da eklenerek tamamlandı. İlk düzenlemelerini de ELO’dan Jeff Lynne’nin yaptığı şarkıyı McCartney ve Ringo Starr son kez elden geçirip orkestra bölümleri da ekleyerek tamamlayarak son kez düzenlemiş. Bazı yerlerde AI desteği de kullanılmış. Açıkçası, şarkı güzel şarkı. Tatlı bir saykodelik balad. Ancak, bu kadar çok elde düzenlenirken The Beatles tonları kaybolmuş bence. Hackney Diamonds’da hisettiğim “Evet, bu bir Stones albümü.” hissini alamadım ben bu 45lik’te.

Ancak ne gariptir ki bir çok yeni grup ya da müzisyen her gün yeni kayıtlarını yayınlasa da bir önceki yazımda bahsettiğim his, o içine kapanma, geçmişteki o ortak ruh arayışı, bu eski grupların yeni yayınlarının daha çok merak edilmesine çok farklı bir heyecan oluşmasına sebep oluyor. Now and Then bence yarattığı heyecanı karşılayamayan ama güzel bir şarkı. Hackney Diamonds ise sadece yarattığı heyecanı karşılamakla kalmayan, o heyecanın ötesine geçebilen bir albüm. Bence Briges to Babylon’dan beri grubun yaptığı en iyi albüm. Prehistorik zamanlardan bugüne gelmiş bu albüm arşivlerde yer almayı fazlasıyla hak ediyor. Sadece McCartney’in çaldığı o bas gitarlar ve konuklar için bile değer arşive girmeye ama bunun dışında her şarkısı dolu dolu ve çok iyi kotarılmış bir albüm olduğu için hak ediyor bunu.

Geçmişi ararken o geçmişi bugünde bulmak oldukça keyifli. Acaba Keith Richards’ın sorusuna biraz daha mı dikkat etmemiz gerekli? Yoksa gelecek aslında gerçekten geçmişte miydi?

HACKNEY DIAMONDS ALBÜM PUANI: 8,31 / 10
NOW AND THEN 45’LİK PUANI: 7,31 / 10

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz