Neyi Kutladık Biz?

0
227

Yüzüncü yılımızı da yüzümüzün akıyla kutladık. Hem de nice sorunlara rağmen patırtı gürültü olmadan kutladık, şahlanış gösterileriyle dolu bir Türkiye yüzyılını başlattık. Çok şükür…

Egemen düzenin temsilleri “cumhuriyet” kelimesinin arkasına sığınarak kendini, kurulu olan şu kara düzeni sana bir kere daha onaylattı ya, helal olsun! Çağdaş, müreffeh, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bir devletin vatandaşlarıyız nihayet, hamdolsun. Sen de bir cumhuriyet idaresinde yaşadığımız zannıyla hayatına devam edebilirsin tekrar, pek dert etme, canın sağ olsun.

Öyle ya, yıllardır olduğu gibi yönetimin, politik iktidarın, gücün oluşmasında payının olduğunu düşünüyor ve hala “temsilcileri ben seçiyorum, beni temsil ediyorlar, yönetim yetkisini benden alıyorlar” diye iç geçiriyorsundur büyük ihtimalle. Hayırlı günler…

Sana eğip bükmeden doğrudan söyleyeyim arkadaşım. Yaşadığımız şey düpedüz bir oligarşi. Küçük ve ayrıcalıklı bir azınlığın politik iktidar ve devlet yönetimini belirlediği ve onlar üzerinden ülke yönetimini, kontrolünü elinde bulundurduğu bir düzen içindeyiz. Üstelik bu sorun yalnızca bugüne ilişkin bir sorun değil. Kurulduğundan bu yana devam ediyor… Ve şimdi günümüz koşullarında bu oligarşi uluslararası kapitalist sömürü düzenini elinde tutan oligarklarla iş birliği içinde işlerini yürütüyor. Cumhuriyet ambalajlı bir oligarşidesin, aç gözünü bir zahmet.

Şimdi birçoğunuz, hele hele düzen partilerinin propagandalarına yıllarca maruz kalmış olanlar “olur mu ama, cumhuriyet kuruldu, saltanat son buldu, halk idaresi tesis oldu” diyecek. Kiminiz de “E kardeşim seçimle yöneticileri biz belirlemiyor muyuz yani” diyecek. Laf-ı güzaf…

Şu yaşadığımız topraklarda siz gerçekten bir cumhuriyet içinde yaşadığınıza inanabiliyor musunuz? Kaçınız meclisteki temsilcilerin seçiminde kime oy verdiğini biliyor, kaçınız seçimlerin gerçekten dürüstçe olduğunu düşünüyor? Kaçınız toplumdaki herkesin temsil edildiğini kabul ediyor, kaçınız siyaset yapmanın anayasal bir güvence altında olduğuna inanıyor?

Tabi bütün bu yorum ve sorular cumhuriyetten ne anladığınıza bağlı. Cumhuriyetin neyi sağlaması gerektiğini bilmenizle ilgili…

Bak şimdi, kimine göre cumhuriyet, “cumhur”un yani Türkçe anlamıyla halkın, ahalinin “cumhurbaşkanı”nı seçmesi. Bu yeterli… Yani seçtin işte, gittin sandığa oyunu verdin. Bundan sonra neye maruz kalırsan kal, seçim senin seçimin. Ötesi yok. Daha ne istiyorsun, ülkenin başını seçmişsin kardeşim, bundan daha büyük hak mı var? Dört yılda, bilemedin beş yılda, o da mı olmadı yedi yıl verelim, gider bir oy daha verirsin. Sonra seni sevseler razı geleceksin…

Evet bu sığlıkta görenler olmasına karşın konu tabii ki böylesi bir bakışla açıklanamaz. Cumhuriyetin hangi nedenlerle ortaya çıktığını, neyi sağlamaya çalıştığını ve bu amaçla nasıl bir düzeni gerektirdiğini anlamak lazım.

Cumhuriyeti Nasıl Anlamalı?

Cumhuriyet ile ilgili hâkim görüşlerin kökleri Roma Cumhuriyeti’ne kadar gider. İngilizce cumhuriyet kelimesinin karşılığı olan “republic” yani “halka ait olan”, “halk işi” kelimesi dönemin önemli kişiliklerinden Cicero tarafından ilk kez kullanılmış. “Res Publica” demiş. O da Antik Yunan’da devlet yönetimini ifade etmek, halkın iyiliği için çalışan hükümetleri vurgulamak için kullanılan “politea” kelimesini bu şekilde çevirmiş. Anlayacağınız cumhuriyet çok eski bir yönetim anlayışı, mevzunun milattan önce 6’ncı yüzyıla kadar giden bir yolculuğu var. Yeni bir konu değil.

Tabi eskilerin cumhuriyet uygulamaları bugünün demokrasi anlayışıyla bütünleşmiş nitelikte değildi. Köleler, kadınlar ve oy kullanamayan, söz sahibi olamayan çok sayıda kesim vardı. Toplumun yok sayılan üyeleri… Ancak halkın idarede söz sahibi olmasına yönelik uygulamaları içermesi nedeniyle cumhuriyet konusu yine de eskilere dayanıyor.

Hoş o günleri koyalım bir kenara bugünün cumhuriyetle yönetildiğini söyleyen devletlerine bir baksak, hepsinin demokratik olduğunu söylemek ne mümkün? İran mı, Çin Halk Cumhuriyeti mi, Kuzey Kore mi cumhuriyet oluyor? Ya da Orta Asya’da kurulmuş Türk devletleri mi? Ortadoğu, Afrika’da var olanlar mı? Ya biz?

Onca yıl geçmiş olmasına karşın demokrasisi hiç gelişmemiş, adına cumhuriyet denen devletlerin olduğu bir dünyadayız. Bu yüzden cumhuriyet adını kullanmak bu kadar ucuz olmamalı. Cumhuriyetin demokrasiyle ilişkilendirilmesi gerektiği açık olduğu halde çoğunun demokratik olmadığı bal gibi ortada…

Demokrasi ile cumhuriyetçiliğin ilişkilendiği, birleştiği dönem 18’inci yüzyılın sonlarına denk geliyor. Kavramsal olarak demokrasiden ayrı olmasına rağmen, cumhuriyetçilik halkın onayıyla yönetim ve halkın egemenliği gibi temel prensipleri içerdiğinden, kral ve aristokratların gerçek yöneticiler olmadığını, asıl yöneticilerin halkın tümü olduğunu savunduğundan, cumhuriyetçilik bir yöntem belirlememiş olsa dahi günümüzde demokrasisiz düşünülecek bir mevzu değil…

Zaten bizim içinde bulunduğumuz temel tartışma da burada başlıyor. Demokrasisi olmayan bir cumhuriyete nasıl cumhuriyet diyebiliriz?

Uzun lafın kısası bir cumhuriyetten bahsetmek için de ölçütler olmalı. Her önüne gelenin göstermelik seçimlerle “cumhuriyetiz” demesi ne kadar anlamlı olabilir? Üstelik seçimleri etkileyen, seçimler üzerinde baskı oluşturan tüm koşullardan arınmış bir doğrudan demokrasinin sağlanamadığı, günümüzden bakılırsa çoğunluğun değil çoğulculuğun sağlanamadığı bir devlette hangi tip cumhuriyetten bahsedebiliriz? Oylama cumhuriyeti. Verdim oyu, biz cumhuriyetiz…

Cumhuriyet açıkça ve net olarak halk iradesinin temsil edilmesinden bahsediyorsa bu iradeyi ortadan kaldırabilecek tüm unsurların da ortadan kaldırılması gerekir.

Laiklik de cumhuriyetin niteliğini oluşturan unsurlardan biri. Yani dinin devlet düzeninden arındırılması… Din üzerinden oluşmuş bir takım güç odaklarının insan üzerinde kurmuş oldukları baskılar hangi özgür iradeyi sağ bırakır? Batıda din kurumlarının ve temsillerinin devletle yolları boşuna mı ayrıldı sanırsın?

Dolayısıyla bu iki temel niteliğin olmadığı bir cumhuriyet gerçek manada cumhuriyet değildir.

Gelelim Bize

Şu yüz yıllık tarihe kısacık bir göz atalım da neler olmuş bir görelim. Neyi kastetmişim?

Evet cumhuriyet, Osmanlı’nın yıkıntısı üzerine kuruldu, ne olduğu yoksul halk kesimleri tarafından bilinmeksizin kuruldu, yönetici egemen sınıfın isteği üzerine kuruldu. O günün dünyasında yükselen ulus devletlerin niteliklerine uygun olarak kuruldu. Osmanlı’nın yapamadığı modernleşme hareketini gerçekleştirecek bir amaçla kuruldu. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda kuruldu. Batıcılık anlayışı üzerine kuruldu.

İlerici bir lider ve lider kadrosu vardı, bu kuşkusuz. Lakin herkes ilerici değildi. Cumhuriyet fikri etrafında bütünleşmiş bir politik sınıf yoktu. Üstelik cumhuriyetin nasıl oluşacağı konusunda da hiçbir şekilde birlik yoktu. Cumhuriyetin ilan edildiği gün Meclis’te oylamaya katılan milletvekili sayısı 158. Toplam milletvekili sayısı ise 286. Evet yanlış okumadınız. Yani İkinci Meclis üyelerinin tamamı cumhuriyet yanlısı değildi. Saltanat yanlısı olan da vardı, halifeliğin şemsiyesi altında monarşi düzeninin devamını isteyen de. Muhalif olanların oylama günü meclise alınmamasına yönelik önlemlerin alındığı söylenir. Kısacası cumhuriyet zaten içselleşmiş bir konu değildi.

Bunun daha bir geçmişi var. Cumhuriyet fikri Osmanlı’da da konuşulan bir politik konuydu. Zira batıdaki gelişmelerin farkına varılmıştı. Lakin taassup ve monarşinin yapısı bu değişime hiç müsait görünmüyordu. Değil halkta saray bürokrasisinde dahi batılılaşma konusu içselleşmemişti.

Osmanlı’da ilk anayasayı hazırlayan kurulun başkanlığını yapan, Ziraat Bankası’nın kurucusu Ahmed Şefik Midhat Paşa cumhuriyet fikrini dillendiren ilk Osmanlı devlet adamlarından biri olarak dikkati çeker. “Cumhuriyet ilan edemezse Osmanlının yıkılışı durdurulamaz” diyen dönemin önde isimlerinden Karl Marx’ın Osmanlı’nın geleceği için Ahmed Midhat Paşa’nın desteklenmesi gerektiği yönünde görüşler ifade ettiği söylenir. Meşrutiyet, yani padişahın kontrolü altında bir parlamento ve yasalar ile idarenin oluşması, Kanun-u Esasi ve Meclis-i Mebusan gerçekte Sadrazam Mithat Paşa’nın uzun yıllar süren çalışmalarının ürünüydü. Ahmed Midhat Paşa’nın sonu hepimizin malumu. Önce sürgün sonra Abdülhamid tarafından ikinci sürgün yeri olan Taif’te boğdurtulması…

Osmanlının Birinci Dünya Savaşı sonucunda yıkıldığı yanılgısına kapılmayalım. Savaş bahane. Dünyanın gelişimine, fabrikanın yarattığı yeni üretim ekonomisine ayak uyduramadığı için sonu geldi. Geç de olsa bir meclis, yapay da olsa temsili partiler yaratmış olması onu bu sondan kurtaramamıştır.

1923 yılında cumhuriyeti kuranlar Osmanlı’nın neyi yapamayarak yok olduğunu iyi bilen Osmanlı bürokrasisi, sermayesi ve aydın kesiminin isimleridir. Nihayetinde cumhuriyet kurulmalıydı yoksa kurulacak yeni devletin varlığı da mümkün olamazdı.

Evet kâğıt üzerinde kurulu olan cumhuriyet bu geçmişin eseri olarak ortaya çıktı. Ancak dediğim üzere cumhuriyet olarak var olamadı. Bir oligarşi doğmuştu. 1935 yılına kadar devam eden oligarşi batılılaşmaya yönelik hamleler yaptıkça var olan rejim her defasında onandı. Neden onanmasın? Yıllarca gecikmiş, çağın gerçeklerine uygun bir dönüşüm tabii ki kucaklanacaktı. Aslında gerçekleşen önemli reformlar bugüne kadar hep cumhuriyet rejiminin bir sonucuymuş gibi algılandı. Oysa bütün olan biten cumhuriyet rejimiyle ilgili değildi, yeni yönetimin memleketi yeniden ayağa kaldırma çabasının bir sonucuydu.

Bu türden reformları ilerici her kadro yapar. Bunun için cumhuriyet rejimine ihtiyacınız yok. Tabi ülkenin şansı kurucu kadronun ilerici olmasıydı. Yönetim biçimiyle ilgili bir konu değil açıkçası. Üstelik ilk kadrolar olması gereken devrimlerin hepsini de yapmamışlardı. Hatta yapılanlardan bazıları iyi işler değildi. Diyanet İşleri’nin bir devlet kurumu olarak yapılanması düpedüz dinin devlet idaresi ve halk üzerindeki etkisinin büyümesine sebep oldu. Din üzerinden siyaset yapanların devlet eliyle finans bulmasını kolaylaştırdı. Başkaca ve daha önemli yapılmamış devrimler vardı. Özellikle toprak mülkiyeti konusu bunların başında geliyor. Bu konu doğal olarak ileride “yoksul ekonomik kesimlerin doğumu, ağalık ekonomisi ve siyasal katılımda eşitlik sorunları” gibi başkaca sonuçları doğuracaktı.

Kurucu kadroların yaptıkları bu ifadelerimle yadsınmamalıdır. Asla. Ancak siyasal rejim anlamında gerçekleri de görmemiz gerekiyor. O dönemin dinamikleri yönetimin öyle olmasını gerektiriyor olabilir ama günümüzden bakarsak pek iyi düşünülmemiş konular olduğunu da anlamak gerekiyor. Gömleğin ilk düğmesi nasıl ki yanlış iliklenince sonuçlar iyi olmaz ise o yıllardan bugünlere gelen bir dizi soruna tanık olmamız da kaçınılmaz hale geliyor.

Cumhuriyet halk iradesiyle bir yönetim ise halkın yönetimi belirleme gücünün olması gerekir. Yani halk devleti idare edecekleri belirler, devletin yönetimine ilişkin kararlarda katılım gösterir. Bundan dolayı demokrasi ve laiklik bir cumhuriyet yönetim anlayışı için olmazsa olmaz koşullardır.

Kontrgerilla Cumhuriyeti

Cumhuriyetin kuruluşundan İkinci Dünya Savaşı bitimine kadar tek parti rejimi egemendir. Yapılan seçimler ise tek partinin milletvekillerinin onanmasını kapsar. Suni ikinci partilerle yapılan birkaç denemenin dönemle ilgili yanlış algı oluşturmasına, seçimlerin olduğu demokratik bir dönem havası vermesine gerek yok. Bugün bile demokrasi konusunda şüphelerimizi dillendirdiğimize göre o gün için neden böyle dediğimiz kolayca anlaşılabilir sanırım.

Savaş sonrası ise bir facia. 1945 yılı İkinci Dünya Savaşı sonrası kazananlar arasında başlayan Soğuk Savaş sürecinde adeta ABD ve Batı müttefiklerine teslim olurcasına yapılan anlaşmalar, çok partili demokratik düzene geçiliyormuş havası verilerek oluşturulan düzen partileri dönemi… 1952 yılında daha önceki yazılarımda bahsettiğim üzere genel kurmay içinde kurulan NATO hedeflerinin ürünü “kontrgerilla” ile başlayan yeni süreçte ülkedeki tüm siyasi, askeri ve bürokratik yapılar “kontrgerilla hedeflerine uygun” bir siyaset çizgisine çekilir.

1950-1980 arasında bir askeri darbe, bir askeri muhtıra ve çok sayıda başkaca milli güvenlik müdahaleleri gören ülkede var olan tüm politik aktörler bu çizginin eseri olarak doğar. Bazıları da yok olur… Size de sunulanlar arasından seçim yapmak kalır.

Artık yeni oligarşiyi de bu dönemin egemenleri belirlemektedir. Yapılan seçimlerin hepsi dönem oligarşisinin kontrolünde, üstelik seçim uygulamaları da gerek oy verme gerekse temsil oranlarına bakılınca evlere şenlik bir görünümdedir. Bütün bu olan bitenlerin tarih anlatılarında “Türkiye’nin Demokrasi Tarihi” şeklinde sunulması kadar gülünç bir şey yoktur sanırım.

1980 askeri darbesi ise daha önce ele alınmamış boyutu ele alır, tüm sivil yapıları hizaya çeker. Sendikalar, dernekler, üniversiteler ne varsa… Artık yerli oligarşinin küresel ağabeylerine yani kapitalizmin devleşmiş oligarklarına bağlanması için bir engel kalmamıştır. Sovyetler yıkılmış yeni bir dünya düzenine geçilmiştir.

Bugün yaşadığımız demokrasi dünün demokrasisinden farklı değil. Niteliksiz, hürriyetler bakımından sığ bir politik dünya devam ediyor. Üstelik çoğunluk demokrasisi ayaklarına yapılan her uygulama bugünün ihtiyacı olan çoğulcu, katılımcı demokrasiyi boğuyor. Muhalefet partileri de aynı düzenin bir parçası. Hiçbir siyasi partide parti içi demokrasi göremezsiniz. Bunlar cumhuriyeti idare edecekler öyle mi? Hepsi küresel oligarşinin ihtiyaçlarına uygun bir devlet yönetimi için sıraya girmiş siyasi partilerdir.

Velhasıl ortada bir cumhuriyet yok. Bir an önce uykudan uyanırsanız sizin için iyi olur. Yakın dönemde kurulan “Cumhurbaşkanlığı Başkanlık Sistemi” ile de zaten bir cumhuriyetin olmadığı onanmış durumda. Meclis işlevini yitirmiş, vatandaşın temsilini sağlayan bir irade ortada yoktur.

“Eh tamam abi de neyi kutluyoruz o zaman” diyenleriniz olacaktır. Sizi bilmem ama kutlayanların büyük bir kısmı aslında cumhuriyetin ilk yıllarında doğan çağdaşlaşma rüyasını yeniden görme arzusuyla kutlama yapıyor. O dönemde kazanılan hakları kaybetmeme kaygısıyla, sanki bir cumhuriyet varmışçasına “çağdaş kalmak istiyoruz” diyerek seslerini yükseltmek istiyor.

Gerçekte bir cumhuriyetin olmadığını hepimiz biliyoruz ama onu da konuşamıyoruz…

Kutlu olsun…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz