Bir Azizin Çıplak Kadınlarla İmtihanı: Yerden Göğe Yükseltilen Arzunun Tarihi 

0
195

Âşık olduğumuzda veya tamamen tensel dürtülerle birisini arzuladığımızda kontrolü bazen kaybederiz. Çocuksu bir hâl bizi ele geçirir. Ya da gururumuzu ayaklar altına alıp yalvarırız. “Aklımı başımdan alıyorsun!” deriz. İlişkimiz bittiğinde hayıflanıp “Ah! ne salaklıklar yapmışım.” diye üzülürüz. Bilginler için de beden, aşk ve arzu başa bela olmuştu hep. Aklın geri plana düşmesinden ve kontrolü ele geçiren bedenden rahatsız oldular. Felsefi kuramlar ürettiler. Bir çare aradılar. Eros’un okları bazı Yunan filozofları rahatsız ediyordu. Olympos Dağı’nda koskoca tanrıların aralarında dönen aşk entrikaları, seks oyunları ve aldatma mitleri bilginlerin tepkisini çekiyordu. Bu mitlerin insan usuna kötü örnek olduğunu düşünüyorlardı. Aristoteles, Eros’un yıkıcı ve tutkulu halinden rahatsız oluyordu. Ona göre, aşk erdemli ve ölçülü olmalıydı. Akıl ve sağduyu yitirilmemeliydi. Aristoteles özellikle gençlikteki o cinsel dürtüden hoşlanmadığını şöyle belirtiyordu: 

Gençler cinselliğe çok düşkün, cinsel sevgi ise çoğunlukla tutkuya ve hazza bağlı. Bunun için çoğu kez aynı gün içerisinde duyguları değiştiğinden, çabuk sevip çabuk vazgeçerler. 

Platon ise erotik aşkın ve arzunun insanın aklını başından alan hallerini yok saymaz fakat bunlara karşı temkinlidir. Platon aşkı tanrısal olana, kutsal olana aktarıp başka bir arzu türünü kurar. Eseri Şölen’de konuşan Pausanias, bir değil iki Aphrodite’nin varlığından bahseder: 

Gök’ün kızıdır ve biz ona Uranos kızı Göksel tanrıça diyoruz. Öteki, yani genç olanı ise Zeus ile Dione’nin kızıdır. Biz buna Pandemos tanrıçası, yani popüler tanrıça adını veriyoruz… Popüler Aphrodite’ye özgü aşk, tam anlamıyla avamcadır ve rastgele davranır: Sıradan insanların aşkı böyledir… Bu tür insanlar muratlarına ermekten başka bir şey düşünmezler… Bu yüzden de iyiye ya da kötüye çatmaları rastlantıya kalmıştır… Öteki aşk ise Göksel Aphrodite’ye bağlıdır. 

Platon’un göksel ve kutsal olana duyulan aşkı öne çıkarması daha sonra Hıristiyanlık ve diğer dinleri de etkiledi. Platon’un takipçileri, dünyevi olmayan bir aşk anlayışla aşka göksellik kazandırdılar. Platonik aşk böylece sahneye çıktı. 

Aziz Jerome’un Çilesi 

Jerome dördüncü yüzyılın ünlü bir Yeni Ahit çevirmeni ve yorumcusudur. Roma’da Papa tarafından yüksek bir mevkiye getirilmeden önce hayatının bir döneminde çöllerde çileci bir keşiş olarak dolaştı. Yazdığı bir mektupta bu çöl yıllarında bir türlü bastıramadığı tensel arzu ve düşlerinden şöyle bahseder: 

Engin bir yalnızlık içinde çölde yaşarken… güneşin yakıcı ısısıyla kavrulmuş bir biçimde, kendimi kaç kez Roma’nın zevklerinin ortasında düşledim! Cehennem korkumdan dolayı kendimi, yegâne dostlarımın akrep ve yırtıcı kuşların olduğu bu cezaevine mahkûm etmeme karşın çevremi sık sık dans eden kızlar sarıyor. Oruçtan dolayı tenim solgun ancak vücudum ürperse de usum arzuyla yanıyor ve bedenim zar zor hayattayken şehvet ateşi fokurduyor. 

Dünyanın kirliliğinden, insanı yoldan çıkaran ayartıcılardan kaçabilmek, tanrıya yaklaşabilmek için çöllere kaçan keşişler hiç ummadıkları bir sorunla baş başa kaldılar: Arzularını bastıramıyorlardı. Hem rüyalarda hem de uyanık düşlerde en ilkel dürtüler sahneye çıkmaya devam ediyordu. Sofunun dünyadan ve bedensel zevklerden kaçma girişimi onu, feragat etmeye çalıştığı haz imgeleriyle baş başa bırakıyordu. Çöl fiziksel olarak maddi dünyadan kaçışı sağlıyor ama zihinde dansçı kızların imgeleri yaşamaya devam ediyordu. Bilinçaltındaki kösnül itkiler pratikte kolay kolay bastırılamıyordu. Çölde inzivaya çekilen keşişlerin çoğu, düşünde “melekler tarafından hadım edildiği” gören keşiş Abba Elias kadar şanslı olamadılar. Gündüz kendilerini ibadete adadıkları o yoğun anlarda bile zihinlerinde kent yaşamındaki kadınlar belirmeye devam ediyordu. 

Aziz Jerome sadece tensel anlamda değil entelektüel anlamda da acı çekiyordu. Bir zamanlar çok severek okuduğu pagan bilginlerin kitaplarından bir türlü kopamıyordu. Yine bir rüyasını şöyle anlatır: 

Aniden bir ruha bulaştım ve gereksiz yere bir yargıcın önüne çıkarıldım… Kimliğim sorulduğunda “Bir Hıristiyan’ım,” diye yanıt verdim. Ve o kürsünün arkasında oturan, “Yalan söylüyorsun; sen bir Cicerocusun, Hıristiyan değil; hazinen neredeyse yüreğinde oradadır,” dedi. Aniden, dayağın ortasında sesim soluğum kesildi, çünkü dövülmemi emretti … Eğer pagan edebiyat kitaplarını okuyacak olursam daha fazla işkence yapılacaktı… Onun ismini tanık göstererek ant içmeye başladım, dedim ki “Tanrım, eğer gelecekte herhangi bir zamanda pagan kitaplarım olacak olursa ya da okursam, seni inkâr etmiş olayım.” Bu anttan sonra serbest bırakılarak üst dünyaya geri döndüm… 

Jerome bu düşten çok etkilenir. İddiasına göre bu boş bir düş değildir; uyandığında vücudunda dayak sonrası morlukları görür. Fakat Jerome pagan bilginlerden asla kopamaz. Rüyasında verdiği sözü tutamaz. Yaşamının daha sonralarında pagan edebiyatın Hıristiyanlarca “sağduyulu” kullanımı konusunda bir kuram oluşturur. Nasıl Kilise bilginleri ileride Platon ve Aristoteles’i okumaya devam ettiyse, Jerome da rüyadaki yeminini bozup pagan külliyattan yararlanmaya devam eder. 

Pagan edebiyat ile Hıristiyanlığı bir şekilde bağdaştıran Jerome, tensel arzulardan ve dünyevi uyarıcılardan da tamamen kurtulamayacağını anlamıştı. Böylece Jerome’un arzuyu dönüştürme serüveni başlar. Jerome bu mektupları yazdığında artık Roma’da aristokrat Hıristiyan kadınların nasihatçisi konumundaydı. Mektuplarında yazdığı o rüyalar ve çileler geçmiş deneyimini anlatıyordu. Kösnül arzularla nasıl başa çıkılabileceği konusunda bu zengin kadınlara öğütler veriyordu. Bu kadınlarda biri Eustochium idi. Aziz Jerome ona yazdığı mektuplarla yol gösteriyordu. Jerome’un formülü şöyleydi: “Arzu, arzuyla söndürülür”. Tensel istek yokmuş gibi hayata devam edilemezdi, onun yerine bir şey koymak gerekiyordu. Sofuluğu böylece arzunun uzlaştırılabileceği tinsel bir alana taşıdı. Jerome kadın bedenini tenle Tanrı arasında arabuluculuk yapacak şekilde kavramsal olarak yeniden düzenlemeye karar verdi. Jerome geçmişte bir türlü kurtulamadığı ıslak düşlerinin farkında olarak erotizmi yeniden değerlendirdi. Jerome Eros’un tedavisinin inkâr değil yer değiştirme olduğunun bilincine vardı. 

Jerome uzamda bir değişiklik yapıp cinselliği yerden göğe yükseltti böylece. Bedenin kösnül arzulardan dil aracılığıyla kurtulabileceğini düşünüyordu. Vazgeçtikleri dünyayı iyileştirmek ve denetim altında tutabilmek için yeni bir dil yaratmaları gerekiyordu. Kendi deyimiyle Jerome sözcüklere âşık birisiydi. Böylece dünyevi tutkuyu tinsel bir alana dönüştürmek için dile başvurdu. Jerome’a göre biyolojik dişilik ve erkeklik silinemez ya da yenilemez; ancak kutsal metinlerin içine çekilerek dönüştürülebilir. Aziz Jerome Eustochium’a yazdığı mektuplarda dili dönüştürmek için kutsal metinlerden aldığı metaforları kullanır. Kutsal kitaplardaki imgelerle Eustochium’un fiziksel bedenini tinsel olana dönüştürerek yeniden yapılandırır. Jerome’a göre fiziksel olarak bekareti korumak da yetmez, insan zihinsel olarak da bekaretini yitirebilir. İşte dönüştürücü dil böylece “zihnin bekaretini” de korur. Ona göre fiziksel beden hiçbir şeydir, onun dönüştürülmesi gerekmektedir. Eustochium’a öğütler verirken dinsel metaforlardan yararlanmaya devam eder. Jerome sık sık Eustochium’un “Tanrının gelini” olduğunu ve “bekâret cennetinde” yaşadığını söyler. Eustochium’a gelinliği bahşeder ama ölümlü bir erkeğin yatağında bekaretini kaybetmek yoktur artık. Dünyevi cinselliğin silindiği tinsel bir düğündür bu. 

Yıllar önce gençliğinde çöldeki kadın görüntülerinden kurtulamayan Jerome, kuramsal ve şiirsel diliyle kadın bedenini fiziksel varlığından uzaklaştırıp sofuca bir bağlama yakınlaştırır. Jerome’un mektuplarındaki en ilginç detay, çölde çektiği ıstırapları anlatırken bunları sansürlememesi, tüm kösnül detayları anlatmasıdır. Tüm bu erotik detaylar yokmuş gibi davranmaz, hatta en ince detayına kadar kadınlara anlatır. Arzu kavramını oluştururken bunlardan faydalanır. Niyeti kafasını kuma gömmek değil, hep arzuladığı o dilsel dönüşümü gerçekleştirmektir. 

Bu dilsel dönüşümün en net etkilerini Aziz Jerome’dan 1000 yıl sonra yaşamış rahibe Santa Teresa d’Avila’nın cümlelerinde görebiliyoruz: 

Bir keresinde bana bedensel yapısıyla dokunulabilir bir melek göründü, güzeller güzeliydi ve ben onun elinde uzun, altın ok görüyordum ki, ucunda bir ateş noktası vardı. Melek iliklerime kadar dek okuyla girdi ve geri çektiğinde beni Tanrı aşkıyla yanıp tutuşmuş halde bıraktı. Yaranın acısı öylesine canlıydı ki, hafif iniltiler beni paralıyordu… 

Oldukça erotik hatta pornografik denilebilecek cümleler var anlatımda: Bir melek ucunda ateş olan bir “okla” rahibenin içini giriyor. Rahibe bu deneyimde bir acı hissediyor. Fallik bir sembolizm var burada. Rahibe sanki bir kadının ilk cinsel deneyiminde yaşadığı acıyı anlatıyor. Tarih boyunca sembolizmde ateş ve cinsellik yan yana durmuştur hep. Avustralya’nın yerlileri Aborijinlerde yeni evlenmiş damada kaynanası tören sırasında meşaleler verir. Meşaledeki alevler damadın libidosunu simgelemektedir. Kızını veren kaynana, cinsellik ateşini kontrollü kullanması için damadı sembolik olarak uyarmaktadır.   

Bir başka rahibe, Salesiani tarikatından Fransız Marguerite Marie Amacoque (1647-1690) on beş yaşındayken kendini “İsa’nın nişanlısı” olarak kabul etmeye başlar. Bir gün İsa’nın tüm ağırlığıyla bedenini bedeni üzerine koyduğunu ve onun itirazlarına rağmen İsa’nın şu yanıtı verdiğini bildirir: 

Bırak seni zevkimce kullanayım çünkü her şey zamanında yapılır. Ben şimdi senin aşkımın nesnesi olmanı istiyorum, benim irademe bırak kendini, senden direnç gelmesin, öyle ki senden zevk alayım. 

Tanrının oğlu tarafından “arzu nesnesine” dönüştürülen bir rahibe… Üstelik bu betimlemede İsa, birleşme için kadını zorlayan sabırsız bir fani gibi rahibeden direnmeyi bırakmasını talep ediyor. Umberto Eco bu görü ya da düşlerdeki eril ilahla birleşmenin sadece rahibelerde göründüğüne dikkat çekiyor. Aslında keşişlerden de Meryem Ana’yla ilgili erotik deneyimler bekleyebilirdik ama onların anlatımlarında böyle bir deneyim yok. Eco’ya göre erkeklere erotik ilişki kurmaları yasaklanmamıştı ve bekârlığı/keşişliği özgür seçimle seçiyorlardı, oysa kadınlar evlilik dışı her türlü cinsel deneyimden zorunlu olarak uzak tutuluyorlardı ve ilahi birleşmede bastırılmış arzularını tatmin ediyor olmaları mümkündü. 

Fransız filozof Louis Lavelle soyutlamanın, hayal gücünün ve yalanın üçlü etkisi altındaki zihnin dili suiistimal edebilmesinin kaçınılmaz olduğunu söyler. Böylece dil gerçek dünyadan farklılaşan bir evren yaratır ve kandırmakta sahip olduğu bu güçten de haz alır. Lavelle devam edip dilin bu büyülü yönüne dikkat çeker: 

Farklı biçimleri olan yalanın meziyeti ve sarhoşluğu bizi bir büyücü yapmasıdır. Tanrı gibi bizim de bir dünya yaratmamıza -bu elbette bir yanılsama dünyasıdır- ve en azından bir an için başka insanları orada yaşamak zorunda bırakmaya imkân tanımasıdır. Yalana belli bir noktaya kadar katılmayan dil yoktur; ve şiirsel dilde görüldüğü gibi, her dil gerçekten bir büyüdür. 

Aziz Jerome bedeni, aşkı ve arzuyu tövbelerle, çöle kaçmakla, oruç eziyetiyle yenemeyeceğini anlamıştı. Silah olarak mecaza başvurdu. İçindeki çalkantıları kavrayıp ona bir çıkış yolu gösterecek yeni bir dile ihtiyacı vardı. Kelimelerle oyun oynayarak, eğretilemelerle arzuyu ve erotizmi dünyevi kimliğinden sıyırıp tinselliğe taşıdı. Artık yatak odası yeryüzünde değildi, göğe taşınmıştı. İlahi bir cinsellikti bu. Peki ya biz? Arzumuzu yönlendirecek bir insan bulamadığımızda ya da aynı azizler gibi bundan bilerek kaçtığımızda içimizdeki o sönmeyen ateşi neye veya kimlere yöneltiyoruz acaba? 

Kaynakça 

İrat, A. M. (2021). Aşkın Tarihi. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi. 

Eco, U. (2019). Devlerin Omuzlarında. Çev. Eran Yücesay Cendey. İstanbul: Doğan Kitap. 

Lavelle, L. (2023). Söz ve Yazı. Çev. Işık Ergüden. Ankara: Fol Kitap. 

Miller, P. C. (2015). Geç Antikçağda Düş Görme. Çev. Medet Yolal. İstanbul: Kabalcı Yayınevi. 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz