Manzaraya Bakan Hülyalı Gözler 

0
66

Simone Weil aynı renkleri görüp aynı sesleri duyduğumuzu ama bunun aynı tarzda olmadığını söyler. Hepimizin içinde imgeler üreten bir düş değirmeni var. Hayallerimizden, anılarımızdan, okuduğumuz kitaplardan, arzularımızdan besleniyor bu değirmen. Her insan farklı bir dünyadır ve iç dünyasında kendi mitolojik sistemi vardır. Biz “oyun oynayan” bir canlı türüyüz. Hepimizin kurguya ihtiyacı var. Üst üste çok fazla araştırma kitabı okuduktan sonra zihnimi dinlendirmek için bir süre başka tür kitaplara geçerim. Hayal gücümün, ruhumdaki oyun oynayan insanın körelmesinden korkarım. Çok sevdiğimiz insanlar bizi daha yakından tanır ama bir düşünürün dediği gibi, bir insanı tamamen tanımak imkansızdır. Kendimize özel bir hayal ırmağımız var ve bazen bu ırmaktaki düş perilerini biz bile dile getirirken zorlanıyoruz. Zihnimiz manzaraya bakışımızı da etkiliyor. Weil’in dediği gibi aynı ağacı, aynı dağı görüyoruz ama farklı tarzlarda algılıyoruz. 

Karşıyaka’da deniz kenarında hep oturduğum yerde, körfezin diğer yakasında bir dağ manzarası var. Yan yana duran iki küçük zirvesi nedeniyle bu dağı bir kadına benzetiyorum. Sanki sırt üstü uzanmış ve ilahlara özgü bir dinginlik ve heybetle orada duruyor. Başka bir insan belki o benzetmeyi yapmayacak, dümdüz dağ görecek veya sırtını çevirip cep telefonuna bakarak manzaraya ilgisiz kalacak. Filozof George Santayana doğal manzaranın belirsiz bir nesne olduğunu söyler; göze kendi öğelerini seçme, vurgulama ve gruplamada büyük bir özgürlük sağlayacak kadar çeşitlilik içerir. Benim zihnim uzanmış bir kadın yaratırken, başka bir zihin başka detayları algılayacak. Santayana manzaraya böylesi bir kimlik kazandırmaya “gündüz düşlerinin şiirleştirilmesi” diyor. Ona göre böyle bakmada hülyaların ve fantezilerin payı var: 

Gelişigüzel doğal manzaranın keyfini başka hiçbir şekilde çıkaramazsınız. Manzara, gerçek bir birliğe sahip olmadığından fantezinin getireceği şu veya bu biçime girmeye ihtiyaç duyar. Bu daha kolay yapılabilir çünkü çok fazla olası biçim vardır ve nesnedeki sürekli değişiklikler göze farklı telkinler sunar. Aslında psikolojik olarak manzara diye bir şey yoktur; manzara dediğimiz şey, art arda verilen sonsuz sayıda ayrışık parça ve anlık bakıştır. 

Manzara aslında çoğu zaman yere saçılmış Lego parçalarına benzer. Her insana istediği parçaları seçip bir imge yaratma şansı yaratır. Boya, fırça ve tuval olmadan bize ressam olma imkânı verir. Her göz farklı bir detayı yakalar. İçimizdeki ressam kendi hikâyesini o manzaraya çizer. Manzara aynıdır fakat iç dünyamızın bireyselliği kendi yolundan gider. Manzaradaki bir renk, bir kaya şekli ya da nedenini tam olarak bilmediğimiz bir sebepten dolayı içimizde bize özel çağrışımlar uyanır. Yıllardır hatırlamadığımız bir olay, anı müzesinin tozlu deposundan çıkabilir. Kant’a göre saf bir görmeden bahsedilemez. Görmek kurgulama ve tasarımlama etkinliğidir. Dış dünyayı nesnel değil, öznel bir şekilde görüyoruz. Bireysel yaratıcılığımız devreye giriyor. Gördüğümüz nesne bizde bir şeyler duyumsatıyor. Özgür Taburoğlu bakma ve imgelemin arasındaki ilişkiyi Merleau-Ponty’nin fenomenolojisi üzerinden şöyle anlatıyor: 

En iyi ifadesini Merleau-Ponty’nin çalışmalarında bulan bir başka yaklaşımda imgelem, dünyayla karşılaşmanın temel aracı sayılır. İmgelemin araya karışmadığı bir algı, görü, duyum, büyük olasılıkla anlamsız seslerden, işaretlerden, renk lekelerinden menkûl olurdu. Bellek kayıtlarının, algı parçalarının, bilinçdışı niyetlerin ve başka dolayımların bir aradalığı olarak imgelem, anlamanın ve duymanın temel aracıdır. İmgelemin yarattığı bu geniş ilintiler ağında, örneğin en ‘saf duyum’ bile, bilinçdışı itkilerden ve zihinsel tasarımlardan pay alır. Aynı şekilde ruhsal süreçlere, hatırlama ve derin düşünme edimlerine, güncel yer ve zamanın algısı duyusal veriler karışır. 

Merleau-Ponty’nin dikkat çektiği imgelem dürtüsü kadim inançları ve mitleri de şekillendirdi. Atalarımız manzaralarda tanrısallık, şifre ve mesajlar gördü. Dünyayı insanileştirmek bizim en ilkel alışkanlığımızdır. Evrene metaforsuz bakamayız. Bugün hâlâ evcil kedi ve köpeklerin davranışlarına insani anlamlar yükleriz. Manzara bizim ilk felsefe kitabımız oldu. İlkel bir felsefeydi bu ama evrenin “şifrelerini” burada gördük. Beynimiz şekil tanıma ustasıdır. Psikologlar rastgele şekillerde bir bütünlük görme eğilimine pareidolia diyor. Zihnimiz yabancısı olduğu bir görüntüde tanıdık bir şey algılamaya çalışarak gerilimi ortadan kaldırmanın yolunu arıyor. Bu görüntüler çoğu zaman dinsel bir nitelik taşıyor. 

Dağların tepesine tanrıları oturttuk, yıldırımda ilahın kudretini gördük, denizi su perileriyle doldurduk, ormanları canavarların meskeni yaptık… Avustralyalı Aborijinler doğa şekillerinde yaratıcı kahramanlarının izlerini görür. “Rüya Zamanında” yani yaratılış zamanında dünyayı dolaşan kültürel kahramanların bıraktığı izlerdir bunlar. Yılın belli zamanlarında buralara hac yürüyüşleri düzenlerler. Ergenliğe adım atan gençler kutsal nehirlere, kuyulara, mağaralara getirilir. İlahlarla tanıştırılırlar. Bu mitolojik sistemde doğa her olayda insandan “bir şey” bekler, kendisinin sayılmasını ister. Bilimsel düşüncenin gelişmesinin ardından manzaraya böyle bakmıyoruz artık. Hartmann bu noktada bizi eski çağların insanlarından ayırır; eskiden evren böylesine kayıtsız bir biçimde görülmüyordu. Üst dünya ile orta dünya birbirine bağlıydı. Doğa fenomenlerinde tanrıların insanlara gönderdiği mesajlar vardı. Ulaşılmaz gökyüzü dünyanın daha yüce bir versiyonuydu.  Eski ilahlar, periler ve canavarlar öldü. Fakat manzara bizim düş gücümüzü etkilemeye devam ediyor. Gündelik hayatın yıpratıcı koşuşturmasından kurtulduğumuzda, huzur verici bir doğaya kavuştuğumuzda içimizdeki o eski hayal mekanizması hemen yeniden çalışmaya başlıyor. Düşlere ve düşüncelere dalıyoruz. Kendi romanımızı yazmaya başlıyoruz. Nicolai Hartmann yaşlı bir ağacın bizi düşlere nasıl sürüklediğini şöyle anlatır: 

Ormanda bin yıllık bir meşe ağacı karşısında dururken, bugünün insanı, bu zaman içinde onun çevresinde olup bitenleri hayal eder. Akıp giden kuşaklar belki oralarda dans etmiş, bayramlar kutlanmıştır. Ona bunları sanki yaşlı gövde anlatıyor gibidir. Kuşkusuz bu şairane bir düşüncedir. Yoksa ağaç tam anlamıyla suskundur, hiçbir şey anlatmaz. 

Bir antik kentin kalıntılarına bakarken ben de aynı hayallere kapılırım. Zihnimdeki düşsel inşaat mühendisi o kentin harabelerini ayağa kaldırıp yeniden inşa eder. Tiyatronun basamaklarında oturan eski insanları hayal ederim. Önümde konuşup gülüşmeye başlarlar. Yıkıntı halindeki tapınakları eski halleriyle düşünürüm, içeriyi temizleyen pagan rahibelere yeniden vücut veririm. 2000 yıl önce uzaktaki bir ağacın gölgesinde gizlice öpüşen sevgililerin aşkını yeniden diriltirim. Manzara bizimle konuşmaz, kayıtsız durur. Fakat biz onu konuştururuz.  

Hartmann manzaradaki bu kayıtsızlığın bizi büyülediği söyler. Örneğin biz acı ve özlemle kıvranırken çevremizde ilkbaharın coşkusunu yaşanır. Kişisel tarihimiz kedere boğulmuşken ağaçlar çiçeklenir, yıldızlı gökyüzü her zamanki ihtişamıyla başımızın üstünde durur. Yıldızların insanlığa karşı kayıtsız ihtişamına bakıp büyüleniriz. Ben yine de bazı ilkel hislerin belli belirsiz içimizde yaşamaya devam ettiğine inanıyorum. Yıldız kaydığında dilek tutmaya devam ediyoruz. Sanki evrenin bizim için yarattığı özel bir anmış gibi. Marteniçka bilekliğini bağlamak için gökten geçecek kuşların zamanını bekliyoruz. Şans oyunlarının sembolü bir kuştur. Kuşun kanatlarına yüklenmiş “göksel mesaj” sembolü modern çağda da yaşamaya devam ediyor.  

Yıllar önce ilk Yunan mitolojisi kitabımı Akdeniz’in minik bir sahil kasabasında okumuştum. Her sabah kitabımı alıp deniz kenarındaki kafeye gittim. Mitolojinin büyülü dünyasına kendimi bıraktım. Akdeniz’in o güzel mavi rengi karşımda duruyordu. Bitirdiğim her bölümden sonra denize baktım. Akdeniz benim için bir tiyatro sahnesi olmuştu. O masmavi zeminin üzerinde Zeus, Poseidon, Aphrodite ve deniz perileri dans ediyordu. Eski çağların insanları gibi onların gerçek olduğuna inanmıyordum. Sadece gerçekliği geçici olarak askıya aldığım bir oyun kurgulamıştım kendime. Manzaraya hülyalı gözlere bakıyordum. 

Kaynakça 

Nicolai Hartmann, Estetik, çev. Tomris Mengüşoğlu, Doğu Batı Yayınları, 2024. 

George Santayana, Güzelliğin Felsefesi, çev. Yeşim İpekçi, Fol Kitap, 2023. 

Özgür Taburoğlu, Resim, Söz ve Yazı, Doğu Batı Yayınları, 2016. 

Ergun Kocabıyık, Aynadaki Narkissos, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2014. 

Simone Weil, Tanrı’yı Beklerken, Fol Kitap, 2020. 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz