Şampiyon Olan Kendi Ülkesinin Milli Takımı Yerine Rakiplerini Desteklemenin Düşündürdükleri

0
366

Türkiye Kadın A Milli Voleybol Takımı oyuncularımız 2023 FIVB Milletler Ligi’nde rakiplerini devirerek dünyanın en iyi takımı olmayı başardılar ve ardından 2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nı da tarihlerinde ilk kez kazanarak çok büyük başarıların altına imza attılar. Hepsiyle ayrı ayrı gurur duyuyoruz elbette ancak böylesi büyük bir başarıya rağmen birileri aynı gurur ve övünç hissini paylaşmıyorlar.

Mesela İlahiyatçı Sadık Tanrıkulu, “İçinde kâinatın Rabbini inciten unsur bulunan şeyler bin madalya alsa bütün dünyayı sevindirse bizi sevindirmez.” diyor. Yine İlahiyatçı vaiz İhsan Şenocak, “Hilaliyle “Lâ ilahe illellah”ı, yıldızıyla “Muhammedurrasullah”ı remzeden BAYRAĞIMIZIN renginde ceddimiz Alparslan’dan Hüdavendigar’a bütün şehitlerin kanı var. BAYRAK bize ne için yaşayıp, hangi gaye uğrunda öleceğimizi hatırlatır. LGBTcinin üzerinde olması şeref değil, zillettir.” diyor. İlahiyatçı Prof.Dr. Ebubekir Sofuoğlu, “Hani sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olması önemliydi? Lezbiyenlik ahlaklılık mıdır? Yavrularımızı tehdit eden lezbiyenliğe bulaşmış bu kupayı reddediyorum. Lezbiyenlik şampiyonlukla meşrulaşacaksa, dünya çapında başarılı bir hekim de organ mafyası ile çalışabilir öyle mi?” diyor.

AKP milletvekili Bahadır Yenişehirlioğlu, “LGBT propagandasının yasaklanması gerektiğini düşünüyorum. Bunun dünyada örnekleri var. Rusya’da var, Macaristan’da var pek çok ülkede var. Çünkü kendi nesillerine, kendi evlatlarına bu küresel organizasyonun nasıl musallat olduğunu gördüler. Bu tehlikenin farkına vardılar ve önlemler almaya başladılar.” diyor. İsmailağa tarikatı vaizlerinden Ömer Faruk Korkmaz, “Bu din, bir kadının moda ve spor adı altında mahremiyeti ihlâl etmesine müsaade etmiyor. Millilik takıları da bunu dinimizce meşru bir hale getirmiyor. Bizler de İslam’ın geçit vermediği şeylere Müslümanların sempati duymaması gerektiğini söylüyoruz.” diyor.

Böylesi yorumlardan yüzlercesini iktidar bloğuna yakın kişilerden ve anonim sosyal medya hesaplarından görmek mümkün. Tartışma özellikle LGBTİ kimliğini özgürce yaşayan ve genç yaşına rağmen baskılara boyun eğmeyen Ebrar Karakurt üzerinden yürüyor. Kimileri Ebrar’ı sırf LGBTİ kimliğinden dolayı milli takımda görmeye tahammül bile edemiyorlar ve Ebrar’ın yıllar içerisinde gösterdiği sportif başarıların onların nezdinde hiçbir anlamı yok. Aslında Ebrar’a LGBTİ birey olmasından ziyade cinsel yönelimini saklamamasından ve kapalı kapılar ardında gizlice yaşamamasından dolayı kızıyorlar. Ebrar’a saldırıyorlar çünkü onun özgürlüğünü ve yaşam biçimini kendilerine büyük bir tehdit olarak görüyorlar.

Bu durum Türkiye’nin 22 yıllık AKP iktidarında toplumsal kutuplaşma olarak geldiği nokta ve son seçimlerden sonra radikal dinci gerici ittifakın güç ve siyasal mevzi elde etmesiyle direkt ilgili. Tahayyül ettikleri yaşam biçiminde kadınlara sadece eş ve anne olma rollerini layık gören, kadınları sahip çıkılması gereken bir mal olmaya indirgeyen ve toplumsal hayatın her alanından “dini hassasiyet” kisvesi altında kadınları soyutlayıp evlere hapsetmek isteyen gericiler için elbette Avrupa ve dünyanın en iyisi olan başarılı ve modern bir kadın voleybol takımı en büyük tehdit!

“Bu ne oynadığımız ilk final, ne de verdiğimiz ilk psikolojik savaş”

Ebrar Karakurt

Çalışan kadın, başaran kadın, ekonomik özgürlüğü olan kadın, kocasının eline bakmayan kadın, modern kadın, özgür kadın, eğitimli kadın, yabancı dil bilen kadın, özgürce dilediği gibi giyinen kadın, cinsel kimliğini saklamayan kadın olgusunun bu iklimin genç kızlarına rol model olması gerici yobaz zihniyetin uykularını kaçırıyor çünkü böylesi rol modelleri olan kadınları kolay kolay kendi tahakkümleri altına alamazlar! İşte Ebrar Karakurt’un sosyal medya hesabından paylaştığı “Bu ne oynadığımız ilk final, ne de verdiğimiz ilk psikolojik savaş” cümlesi tam da bu olguyu ortaya koyuyor.

Gerçekten de durum toplumun farklı kesimleri arasında yürüyen bir psikolojik savaş haline dönüşmüş durumda. Bu psikolojik savaş öyle bir hale geldi ki toplumun bir kesimi Avrupa Voleybol Şampiyonası final maçında kendi milli takımı yerine alenen Sırbistan takımını destekledi. Daha önce çeşitli müsabakalarda kulüpler bazında yabancı takımları destekleyenler hep oldu ancak milli takım seviyesinde böyle bir şey daha önce Türkiye’de görülmüş şey değil ve bir ilk niteliğinde. Kendi milli takımı yerine rakip milli takımı desteklemek öyle basitçe üstünden geçilecek bir olgu değil.

Bu konuda en çarpıcı örneklerden biri İran’da yaşandı. Geçtiğimiz yıl Mahsa Amini’nin katledilmesi sonrasında geniş protestolar devam ederken İran futbol milli takımı Dünya Kupası maçlarını oynuyordu. İran’daki toplumsal kutuplaşmadan dolayı futbolcular hedefteydi; rejim yanlıları bazı futbolcuları ülkenin milli marşını okumadıkları için kıyasıya eleştiriyordu, rejim muhalifleri ise milli marşın ülkenin değil rejimin marşı olduğu savıyla bu marşı okuyan bazı futbolcuları linç ediyordu. Böylesi bir ortamda İran’da bir ilk yaşandı; bazı İranlılar alenen kendi ülkelerinin milli futbol takımını değil de rakip takımları desteklediler. Hatta İran takımının kaybettiği maçlarda rakip ülke takımının bayraklarıyla şehirlerde sanki kendileri galip gelmiş gibi sevinç turları attılar. Evlerinin camlarından İran milli takımının aleyhine tezahüratlar yaptılar.

İran örneğinin de ortaya koyduğu üzere; bir ülkede halkın bir kesiminin şampiyon olan kendi milli takımı yerine rakiplerini desteklemesi normal ve alelade bir durum değil ve bazı toplum kesimlerinde psikolojik kırılma ve kopuşlara işaret ediyor. Kadınlar Milli Voleybol Takımı’nın başarılarını görmezden gelmeye varıncaya kadar ortaya çıkan nefreti sadece LGBTİ karşıtlığına indirgemek eksik bir okuma olacaktır. Sonuçta milli takımının oyuncularının tamamı LGBTİ bireylerden oluşmuyor. Burada mesele 22 yıllık bir süreç içerisinde siyasi iktidar ve şürekâsının adım adım oluşturmaya çalıştığı toplumsal mühendisliğin getirdiği kutuplaşmanın bir sonucu olarak gerici ve ilerici toplum kesimlerinin kadın olgusu üzerinden karşı karşıya gelmesidir.

Bir tarafta kadınları sosyal yaşantının her alanından uzaklaştırıp evlere hapsetmek isteyen bir gericilik, bir tarafta da kadının kendi kimliği ve benliğiyle toplumun her alanında başarılı bir varlık göstermesini isteyen bir ilericilik var. Böylesi bir toplumsal kutuplaşma böylesi bir seyirle yükselmeye devam ederse ilerleyen zamanlarda kendimizi çok daha sert tartışmaların ve psikolojik savaşlarının içinde bulmamız kaçınılmaz…